Şeyh Nazım el Kıbrısiden Tasavvuf sohbetleri _ 2

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 2

1975,  İSTANBUL

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bismillahirrahmanirrahim’in hikmeti nedir?

 Seddimiz, kılıncımız, aynı zamanda bütün mane­vi füyûzat kapılarını bize açacak bir taht, zahirî ve batını gazalara karşı bizi muzaffer kılacak Allah’ın inayeti manasınadır. Biz, Bismillahirrahmanirrahîm deyip ondan ibret alıyoruz. O peygamber (A.S.V.), bize öyle vasiyyet etmiş. Her işte o Besmele-i şerife, size o işi ikmal etmek hu­susunda lazım gelen zahirî ve manevî bütün esbabı hazırlamaya ve ikmal etmeye vesiledir. Maddî ve manevî bütün hazain, bu Bismillahirahmanirrahîm’in içerisindedir. Fahri Kâinat Aleyhi Efdalussalatü vesselam Efendimiz, her defasında Sahâbe-i Kirâm’a bir şey söylemek istediğinde bir izah olarak,

اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ   اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ

«Eddînûn nasiha, eddînûn nasiha»[1] buyururdu.

Fahrü Kâi­natın her hadisi şerifinin kıymeti nedir? Hadis dedi­ğimiz vakitte nasıl bilmek lazımdır?

Mürşidim Hazretleri bu ha­disin hakîkatine dair öyle mana veriyordu; Efendimizin her hadîs-i şerîfi, “ulumû’l evvelîn vel ahirinin camî” dir diyor. Her hadîs-i şerifte ondan, hakikat ehli peygamberimizin varisi olan evliyalar, ulumû’l evvelîn ve’l ahirin bir tek hadisten olabilir. Hepsi, bütün geçmişlerin ve gele­ceklerin ilmi bir hadiste topludur. Peygamber (A.S.V) o kuvvetle veriyordu. Allah’ın kelamına yaklaşma daha. Peygamber kelamını biz anlamaya, dünyanın evve­linden ahirine bize ömür verilse bir tek hadisin hakîkatine inemeyiz. Bir tek hadisin hakîkatini bilen pey­gamber olur. Peygamber bir tanedir, iki tane değil ki. Peygamber de, lâ şerikeleh’tir. Allah’ın şeriki ol­madığı gibi peygamberin ikincisi yoktur.

لاآله الا الله محمد رسول الله

 Lâ ilâhe İl­lallah Muhammedün Resulullah (S.A.V.).

وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا محمد رسول الله  

«Ve kefâ billahi şehidâ,[2] Muhammedün Resulullah»

Orada Resul dendiği va­kitte mutlak manasıyla Peygambere aittir, ikinci peygamber yok. Allah bir, Muhammed (S.A.V.) bir. O, Muhammedün Resulullah’ın sırrını Allah’tan gayrı kimse bilemez. Onun için Peygamber-î zîşanın mü­barek kelâmında, evvelkilerin ve geleceklerin ilmi haşrolunmuş, cem olmuştur. İkinci olarak, Efendimizin her hadisinde yüksek rütbe olan nübüvvetle ikiz manasına gelen, manevi kuvvette vardır. Bir kimse bir hadisi amelle hıfz eylese, ona âmir olarak o hadisin gösterdiği yola sülük edip yürüse; nübüvvetin ikiz manası de­mek olan ve kulların yetişebilecekleri en yüksek vi­lâyet mertebesi olan ferdâniyet makamına kadar yol verilir. Biz hangi hadîse tabi olursak, hepsine tâbi olmadan bir tanesine hakkını verip tâbi olsak, o hadis o kimseyi o rütbeye yetiştirir, o rütbe­den sonra Peygamber­lik gelir. Peygamberlik kesbî değil vehbidir, bizim çalışmamızla elde edilen bir makam değildir. Nübüvvet, Allah’ın ezeldeki tayin ve tahsisidir. O nurları onlara giydiriyor. Nübüvvet paye­leri çalışmakla kazanılmaz, lâkin vilayet mertebeleri kulların gayret ve işti­kakına bağlıdır.

Bir kimse bir hadîs-i şerîfe kendisini uydurup ittibâ ile onu takip ederek, onu amel ederek yürüye­cek olursa muhakkak o hadîs-i şerif onu ferdanî makamına kadar yetiştirir. Bütün hadisler de yetiştirir. Peygamberin hadislerine böyle kıymet vereceksin, böy­le takdîm edeceksin, böyle tâzim edeceksin ki;

Onun bereketine eriveresin,

Onun zarafetini üzerine giyebilesin,

Ondaki manevi kuvveti temsil edebilesin.

Peygamber-i Zişan’ın hakiki ümmeti olmuş ola­sın.

Eddînün nasiha, «din, nasihat demektir»

 Bu bir denizdir. Denizden çıkan cevherlerin nihayeti bulun­maz ki; onun gibi bu peygamber sözünün içerisinde­ki manalardan olarak Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri de öyle demiş. Onun içerisinden bir cevher almış, bi­zim idraklerimize göre onu bize bildirmiş: «Tarikatinâ es-sohbe ve’l hayru’l fi’l-cemiyye» demiş. «Bi­zim yolumuz sohbetle kâim ve hayrı da cemiyetle­dir, cemaattedir » buyurmuş. Hayatı boyunca Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri, onikibin defa bunu söy­lemiş. Ehemmiyetine binaen bu mübârek sözünü onikibin defa tekrar etmiş. Yolumuz sohbetle kâimdir.

Sohbet nedir?

Hakîkat ehli, bizim daha iyi idrak edebileceğimiz sûrette manasını veriyor. Biz saati kurmasak, saat çalışır mı? Bu saati yirmidört saatte bir kur­mak lazımdır. Bazıları haftalık, aylık, yıllık, bazıları ömür müddetince olur, lakin kurulmaya muhtaçtır. Bu saat kurulduğu takdirde çalışır.

Sohbet; hazır olan müminleri kurmak yerinedir. Kalpler, Allah yolunda olan hiz­mete kuruluyor. Böyle tabir ediyorlar, böy­le mana veriyorlar.

Sahâbe-i Kiram, nasıl Sahâbe-i Kiram oldular?

Fahr-û Kâinat Efendimizin sohbet’i seniyyelerinde otura otura Sahâbe oldular. Sahâbe manası, sohbet’i peygamberî de bulunmuş olan zatlar demektir. Peygamber (S.A.V.) onları ka­lem kâğıtla talim ettirmedi, onları sohbetle terbiye edip sahâbe rütbe­lerine oturtturdu. Ve her sahâbe, o sohbet’i peygam­berî bereketine ilimde deniz oldular. Sahâbe-i Kirâmın olduğu mecliste hiçbir kimse ağzını açmazdı. Onun için bizde de usûl, Sahabede olan ilme ihtiram ederekten kalpleri uyandıracak sohbetle o mec­lisi ve mecliste olanları ihyâ etmektir.

Cemiyette ha­yır ve bereketin zuhûruna vesiledir. Tek başına ol­muyor da, iki kişi olduğu zaman o hayır ve bereket ora­ya inzâl olur. İki kişiden itibaren ne kadar fazla olursa, bizim cemiyetimiz iki kişiye mün­hasır kalmaz.  İki kişi ile beraber bütün dünyada ne kadar peygamber yolu, Allah’ın yolunu takip eden kimse varsa o za­man hepsi bizimle beraber oluyor. Onların üzerine inzâl olan rahmet ve inayete biz de müşterek oluyoruz. Onun için «Ve’l hayru fi’l-ce­miyye»: «Hayır cemiyettedir» Hakk üzerine olan cemiyette mabeyne’l mağribi ve’l-maşrığın arasında olan ehli Hakk üzerine gelmekte olan inayet ve füyûzatın hepsi bizim üzerimize de aynen gelir. O inayete müşte­rek ve müşerref olunur, bizi terakki etti­ren odur. Onun için olur ki, bir kimse yüz sene hal­vette ibadet eder de, yüz senede alamayacağı rüt­beyi bir saat içerisinde olan sohbetten alır. Sultanü’l ârifin Ebu Yezid el Bestâmi Hazretleri diyor ki:

«Benim asrımda binlerce mükâşif olan, keşif hakîkatine yetişmiş bulunan evliyalar var iken kutbaniyyet makamı, kutubluk, henüz keşfe ermeyen bir demircide idi. » diyor.

Kutup ne demektir?

Kutup: Bütün inâyet üzerine inzâl olup içinden ge­rek ulvî âlemlere, gerek süflî âlemlere, gerek semâvata, gerek yerlere dâir ve içerisinde olan bütün mahlûkatı yaşatacak, gayelerine döndürecek, onları vücutta tutacak inâyeti taksim eden zat demek­tir.  O asırda binlerce evliya olsa da, o bir tek olur. Vaktin kutbu odur

“Allah’ın hikmeti kutupluk o demirci zatta idi, henüz keşfe varmayan okur-yazar değil ümmî kimse idi” di­yor. Onları okutanlar başka, on­lar hepsini okutur. Bir gün Bayezid-i Bestâmi Hazretleri,

«O kutbu ziyarete gideyim diye kalbime geldi, gittim Beni görünce hemen dövdüğü demiri bırakıp bana koştu, elime sarıldı, ellerimi öpmeye başladı. Ben dedim ki»:

 « Sen benim elimi öpme, ben senin elini öpeyim»

 «Ah sultanım benim elimi öpmekle be­nim içerimde olan ateş sönmez ki»

 «Sendeki ateş nedir?»

«Ya sultanûl ârifin, ya Ebu Yezid, Ya Seyyidenâ, ey Sultanımız; benim içimde olan,  beni bir lahza rahat bırakmayan, kal­bimi dâima mahzun eden alev alev tutuşan ateş, mahşer gününde bunca isyanları ile ümmeti Muhammedî kullarının hali nice olacak?» Diyerek başlamış küçük çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya.

 “Benim kalbimi tutuşturan alev, kıyâmet gününde bunca isyan ve tuğyan ile bu Allah’ın kulları, Habibullahın ümmetleri ne çekecekler, neler başlarına gelecek, ne sıkıntıya uğrayacaklar, onları o sıkıntılardan ne yapsam, na­sıl etsem kurtarsam diye benim kalbim o ateşle ya­nıyor. İçerimde yangın var.”

Diyerek hüngür hüngür ağlamış. O zaman o anda Hatîfü’r Rabbâni gel­di. Evliyalara Hatîfü’r Rabbâni ile hitap olunur. Veli dedin mi; Allah’ın hitâbını işiten kimsedir.

«Yâ Eba Yezid! Bunlar nefsî nefsî çağıran de­ğiller, bunlar ümmeti ümmeti diye çağıranlardır»

 “Di­ye hitap geldi. O ümmî demirciye niçin kutupluk­ ve­rildiğinin sırrı o zaman bana zâhir oldu, kutbun ne gibi bir yaratılışta olduğu, bu kimsenin bu kutupluk ile taksir oluşu bana zâhir oldu” dedi Ebu Yezid-i Bestâmi Hazretleri. Her insanın bir sırrı vardır. Allah(C.C.), her in­sana bir sır vermiştir.

Kimisinin sırrı zâhir olmuştur.

Kimisinin zâhir olmaya doğrudur.

Kimisinin sırrı ka­palıdır.

Lakin muhakkak ve muhakkak herkeste olan sır;

è  Dünyada sırrı zâhir olmasa dünyadan giderken,

è  Dünyadan giderayak sırrı zahir olmasa kabrinde,

è  Kabrinde sırrı zâhir olmasa mahşerde

 Muhakkak o insanlara verilmiş olan sır zâhir olacaktır. Biz henüz kendi sırrımıza agâh değiliz. Biz henüz kendimizi tanımış değiliz.

─ Kendimi tanıyorum!

─ Kimsiniz siz?

─ Ben filancayım

─ Sen kimsin ve nesin, sırrın nedir? Allah ile olan muaheden nedir? «Elestü, Birabbiküm kâlu be­lâ» da Allah-u zülcelâl seni çağırdığı günde, hangi isimlerle çağırdı seni, biliyor musun? Kaç isimle ça­ğırdı? 

Trablusşamda bir kimse âlimim diye cevap verdi,

─ Âlim misin? Dedim.

─ Evet, Ezher’den mezun âlimim.

─ Şu ağacın kaç yaprağı var söylesene bana? Dedim, söylemedi.

─ Bilemiyorum, dedi.

─Bilemiyorsan, biliyorum diyerek o ismi nasıl taşıyorsun? Âlim demek bilici demektir. Onu bırak, kendinde olan sakalının tüylerinin sayısını söyle ba­na. O ağaç sana uzaksa sakalında olan tüyler kaç tanedir? Sakalında kaç tel var? Onu haber ver,

─ Saymadım.

─ Öyle beleşten âlimim deme bana!

─ Ne diyelim Hoca Efendi?  Dedi.

─ Tâlibim de! Hiç olmazsa tâlibim de, âlimim diye iddia etme!

 Öğrenmeye tâlibiz,  peyderpey öğ­reniyoruz.   Bizim öğrendiğimiz bu taraftan gelirse, o taraftan fazlası çıkıyor. Yani unutuyoruz, içeride birikmiyor.

Âlim kimdir?

Âlim; ârif-i billâh olan kimsedir.

Ârif kimdir?

Bütün masiva, bütün yaratılmış olan her şeyi adedi ile hikmeti ile ihâta edebilen kimse­dir. Çünkü mahlûku bilmeden hâlıkı bilmeye yol yok ki. Nasıl ârif olacaksın? Yarattığını bilmezsen, o azamet ve kudret sahibi Allah azze ve celle’ye ne­reden yol bulacaksın? Bu âlemleri bileceksin, içeri­sinde olanları tanıyacaksın. Zerre be zerre, cüz’ün lâ yetecezza’yı da bileceksin, ismiyle, hikmetiyle tanıyacaksın. Ondan sonra onu yaratana yol bulur­san ârif olursun. Âlimlik kolay değil. O, velî olan kimse ve onların içerisinden bu kutbâniyyet makamında duran zatların hepsi; nûr’u Nübüvvetten kendilerine tahsis olan nurlarla kalpleri böyle açılan kimselerdir. Eğer onlar bu de­recede ümmeti Muhammedîyeyi şefkatle kucakla­mayacak olsalardı, peygamber vârisi olup kutup makamına oturamazlardı. Kutup dediği vakitte, ken­di asrında olan ümmeti Muhammedî’nin yerine ken­disini fedâ eden kimsedir. Mahşer gününde:

 “Bunlara olan suali bana, bunların cevap veremediği meselede bana sual edin Ya Rabbi! Bunların noksanını bana yükle. Bunlara verilecek azabı bana yükle. Bun­ların yerine beni cehenneme koy!”

 Diye habibin üm­metlerini bu derecede kayırmayı kendilerine fedâ et­mese o rütbeyi onlara giydirmezler. Onlar, Estaîzübillâh,

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

«Vema erselnâke illa rahmetel lil âlemin»[3] sır­rında olanlardır. Peygamberler (A.S.V.) bütün âlem­lere rahmet olarak geldi. Kutuplar ve evliyalar on­lar da ümmetlere rahmettir.

Sultânü’l ârifin Beyazid-i Bestâmi Hazretleri öy­le söyler. Der ki:

“Âlimlerin bu insanlara bakışları ilim gözüyledir. Evliyaların nazarı hakîkat gözüyledir. İlim gö­züyle halka bakan, bu insanların kabahatlerini gö­rür. Kabahatleri hep onlara yükler ve onları kaba­hatli bulursa onlara buğz eder, onlara karşı hep kinleşir. Eğer onların eline teslim olunursa, onların hepsini birden cehenneme doldurur. Bu ilim gözüyle baktığı vakittir” diyor.

Evliyalar hakîkat gözüyle bak­tığı zaman halkı mazur görür, mazurdurlar der. Ma­zur olduğu vakitte; biz bile mazur kimse gördüğümüzde zararı yok mazurdur, kendine malik değildir deyiveririz. Mazur olduğunda şefkat olunur, kalbine merhamet ge­lir. Evliyaların nazarı bütün bu halkı mazur görerek onlara şefkat etme­lerini gerektirir.

Sırf ilim gözüyle bakan kimseler halkı kabahatli görür, onlara şiddet gösterir ve onlardan intikam al­mak ister ve onları cezâlandırmak isterler. Bu pey­gamberde var mı? Peygamber’in sıfatı böyle mi? Eğer (A.S.V.)’ın sıfatı öyle olsa idi,

 «Şefaati ehlü’l kebâir-i ümmeti»[4] demeyecekti.

«Ümmetimin kebâire sahibi olan ferdlerine şefaat edeceğim» diyor. Eğer peygamberin bakışı da bizim bu günahkâr diye saydığımız kimselere bakışımız gibi olsaydı, bırak ce­hennemin dibine kaynatsınlar diyecekti. O peygam­berin hadîs-i şerîfi yazılmayacaktı. «Şefaati ehlü’l kebâir-i ümmeti», bu hadis Hakk değil mi? Efendimiz ümmetlerime şefaat edeceğim buyuruyor.

Kime şefaat edecek?

 “Ağır günah, kebire günah, büyük günah sahiplerine şe­faat edeceğim, onları kayıracağım, ya Rabbi! Cehenneme atma bunları diyerek, bağışla diyerek duracağım” diyor. Peygamberin Allah’ın huzurun­da şefaat dilemesi o manadadır. Bizde o sıfat var mı? Biz ne kadar darılırız; yolda, sokakta gezen­lere, kendimize darılırız. Onlar elimize verilse, hepsini akıntıya atacağız. Yok, o değil. Niçin Allah Azze ve Celle Peygambere, Estaizübillah,

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

 «Ve inneke lealâ hulukin aziymin»[5] dedi? Allah-û Zülcelâl,

«Hiç şüphesiz ey Habibim, senin şânın hakkı için, pek azim bir ahlâk-ı seniyye üzerinesin » diyor.

Peygam­ber ahlakı bu, peygamber kılıçtan geçirecek olsay­dı, Mekke-i Mükerreme’nin fethi gününde hepsini kı­lıçtan geçirecekti.

“Ne ümit ediyorsunuz ey Kureyş böyle?”

Ku­reyşliler, Harem-i şerifte toplanıp hem acâletten, hem utanmaktan, hem korkmaktan başlarını nereye saklayacaklarını bilemeden yer bizi yutsa da görünmesek diyorlardı. Peygamber-i zîşanın bir işaretine bakıyordu. Kılıç ile mimbere çıkıp makama teşrif ettiklerinde,

Ne ümit ediyorsunuz Ey Kureyş? Ben­den size ne muamele edeceğimi bekliyorsunuz?” dedi, Allah söyletiyor on­lara. “Ehlü’l kerîm, kerim olan bir kardeşimizsin, senden lütf-u kerem­den,  aftan başka bir şey ümit etmeyiz” dedirtti Allah Azze ve Celle.

   Onlar öyle söylediği vakit, öyle zannettiği vakit onları yalana çıkartması peygamberin şanından değildir.

“Ben de Yusuf’un kar­deşlerine söylediğini size söylerim.”

قَالَ لاَ تَثْرَيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّهُ

Estaîzübillâh: «…Kale la tesribe aleykumül yevm yağfirullah»[6] dediği gibi. Size serzenişte de bulunmam. Yani sizin yap­tığınız kabahatleri sizin yüzünüze vurarak sizi azarlamam. Allah sizi affeylesin, herkes affolunmuştur, herkes hürdür” dedi.

O peygamberin ahlâkı budur. Hepsinin başını orada almak elinden gelmez miydi? O peygamber ki: «Kavmımın bana verdiği eziyeti, zahmeti hiçbir kavım kendi peygamberine çektirmedi. Bütün enbiyaların içerisin­de zahmet çeken, ezâya, cefâya uğrayan ben oldum» diyor. Böyleyken Peygamber (A.S.V.) burada intikama durmadı, hepinizi affettim dedi. Bunların hepsi benim ümmetimdir dedi.

Demek ki pey­gamberde ilim gözünün o sertliği yokmuş. Peygamberinki evliyalarda olan nazardır. Evliyaların nazarı peygamberden almadır. Sonra biz, “evliyalar mazur görür” dedik. Onu nereden icat et­tin? Derlerse, onu da gene Peygamberimizin söz­lerinden, peygamberimizin hal-û şanından bildiriyo­ruz.

Uhud gazasında Peygamber (A.S.V.) Efendimize, Sahâbe-i Kiramlar açılıp düşman hücum ettiğinde yağmur gibi taş ve ok yağdırıyorlardı. Zırhın demiri mübarek vech-i şerifine battı, dudağı yırtılıp kan yere damlıyordu. Dişi şehit oldu. Allah Azze ve Celle, Cebrâil (A.S.)’a,

 «Çabuk! Ya Cibril acele yetiş, Habîbimin o kanından o damla yere düşmesin! Düşer­se yere yeşilliği, bir şeyin oradan çık­masını haram ederim» dedi. Cebrâil (A.S.) ellibin senelik makamından, bir boyluk mesafeden yere düşmeden onu almak için süratle indi. Cibril; «o derecede süratle hareket ettim» diyor. Peygamberi (A.S.V.) kıbleye karşı elleri açık gördü.

“Ya Cibril, Habibimi nasıl gördün?”

“Ya Rabbe’l izzeti ve’l-azameti ve’l Ceberut, nasıl gördüğüm Sana malum; münacatta gördüm”

“Ne diyordu peygamber?”  

“Allah’ım! Beni bilmeyen kavmime sen hidayet ver. Ya Rabbi bilseler yapmazlar” dedi.

Cenabı peygamber, bilmiyorlar diye mazur say­dı. Sende öyle de. Gönlündekini yapmıyorlarsa, yanlış yolda iseler, isyan ediyorlar, zina ediyorlar, şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlarsa, de ki,

 “Bilmiyor­lar, bilmiş olsalar yapmayacaklar” de. Mazur gör sen de. İşte o da şeriattan, o da Pey­gamberimizden delîli, hücceti. Onu da getirdik. Peygamber ma­zur gördü, evliyalar onun için hepsini mazur görür. Peygamber (A.S.V.), “Ya Rabbi bilmezler, bilmiyorlar, bilseler yapmaya­caklar” diyordu, onun üzerine Cenabı Rabbül âlemin bütün ümmeti mazur saydı. Allâhu zülcelâl yalnız o kavmi değil, bütün ümmeti de mazur saydı. Allahu zülcelâl;

“Bilmeyenleri mazur sayıyorum, sen şefaat et, ben kabul ederim” dedi. Burada bir şey kalbime ilham olunuyor; şimdi, onlar bilmiyorlar, yapıyorlar. Ey nefsim! Sen bildi­ğin halde ne yapıyorsun? Diye tembih et, sen kendi nefsini azarla bakalım.

Sen bildiğin halde onlar­dan farkın ne oluyor?

Peygamber (A.S.V.) ümmetleri için fedai idi. Peygamber (A.S.V.) o kadar zahmet çektiği halde, kendisiyle muharebe ettikleri halde, onların azaba düşmesine razı olmuyordu. Hidayetlerine dua yapı­yordu. Mahşer gününde onları isteyecek,

F   Sen ne yaptın ey nefsim?

F   Sen ne bildin, ne yaptın?

F   Ümmetin içerisinden kaç kimseyi kayırdın?

F   Kimin için kendini feda edebilirsin?

 Kıyâmet gününde, Mahşer gününde hep evliyalar gelir. “Ey Habib! Biz senin üm­metin fedaileriyiz, bizi takdim et. Bütün ümmetler için bizi takdim et. Biz cehennemi dolduralım, sen ümmetlerini al.”

Mahşer gününde anasının babasının yanına gittiğinde anası babası oğlunu kovacak. Bir amelim noksandır, bir amelinizi verin de tamamlayayım dese anası vermeyecek, babana git diyecek. Babasına gitse, git kardeşine, kardeşine gitse, git ailene diyerekten en sevgililer birbirinden kaçacak. Bir ameli en sevgilisine ver­meye kıyamayacak. Babası da, sevgilisi de, evladı da, kardeşi de o günkü gün­de;

“Oğlum! Benim amelim yetişecek mi yetişmeyecek mi diye ben kendi başımla korkudayım. Ce­hennem kükreyip duruyor. Bu ateşin şiddetinden ben korkuyorum. Her ne kadar karnımda yatıp göğ­sümde senelerce seni emzirmiş olsam, bağrıma bas­sam da can tatlı oğlum, ateşten kendimi kurtarma­ya bakıyorum, tek amel veremem” diyecek. Bu evliyalar ümmetin önünde fedai gelip peygamberin huzu­runa kendini takdim edecek. Ebu Yezid öyle derdi:

«Ya Rabbi! Sen kadirsin, muktedirsin. Be­nim vücudumu büyüt, yedi cehennemi dolduracak kadar büyüt. Yedi cehennemi benimle doldur. Kullarının hepsini dışarıya at. Ne ümmeti Muhammedîden olanları ne gayrilerini, hepsini dışarıya at, benimle doldur» diyor.

“O gü­nü bekliyorum, bütün millet mahşerde Allah Azze ve Celle’nin huzurunda hesap vermekten titreyip dururken, o günde «Ya Ebâ Yezid!» dediğini işiteyim habîbimin ben.”

 “Ya Abdi! Hesaba gel dediğini işiteyim. Onu işittikten sonra yedi cehennem bana dokunmaz. O zaman yedi cehennemin içerisine beni atarsa benim kalbimin içerisinde yedi cehennemi söndürecek ferah var.”

Neden?

 “Rabbim Azze ve Celle’nin «Ya Abdi» hitâbı geldikten sonra ferah ve sürûrun haddi hesabı, haddi payanı olamaz, o benim ferahımdan yedi cehennem söner, beni içeri atsın. O saati, o anı bekliyorum ben. O an ki; Rabbim Ya Abdi desin bana, yeter! Başka ferah, başka şenlik aramam. O hitabı işittirsin, Rabbim bana Azze ve Celle, «Ey kulum» desin. Bu kulaklarım onu işitsin. Ebedî ferahtayım ben, yedi cehennem değil, yetmiş cehennem olsa; benim içerimdeki ferahın, sürürün, aşk-ı şevkin şiddetinden söner…”

 İşte onlar da böyledir. Böyle olmaya Allah-u zülcelâl, bize îman hakikatinden aşı­lasın. Âmin.


[1] Hadis-i Şerif: Müslim, İmân, 95.

[2] Nisa suresi 79

[3] Enbiya Sûresi: 107

[4] Hadîs-i Şerif: Ravi: Hz. Cabir r.a.. Hadis no: 5090 ve Ravi: Ebu Said. Hadis no: 4521 Kütübü sitte

[5] Kalem Suresi:4

[6]Yusuf Suresi: 92

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet