Şeyh Nazım Kıbrısi, hal tercemesi

Posted on 26 Aralık 2010

0


MUKADDİME

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, lütfu hudutsuz, keremi sonsuz, inâyeti sınırsız, bizlere saâdet ve hidâyet bahşeden, yevm-i kıyâmetin Mâliki ve Melîki, servetlerin hakîki sahibi, merhamet edici, pek şefkatli, çeşit çeşit nîmetleri dâima bağışlayan, Cennet ve Cemâlini ikram ve ihsân eden, bilcümle âlemin hâlıkı, rezzâkı, izzet sahibi, her şeye galip, yaratan, yoktan var eden, dirilten, can bağışlayan, büyüklükte eşi benzeri olmayan, azâmet sahibi, Allahû Zül Celâli vel Kemâl Hazretlerine hamd ve senâ ederiz. Herkesin gözü O’nun rahmet ve merhametindedir.

Kâinatın efendisi, hakîkat ufkunun batmayan güneşi, Hz. Muhammed (s.a.v), âlemin ebedî hükümdâr-ı mânevisi, en nâmdar hâkimi, hilkatin masdârı, kevneynin şeyhin şâhı, dâimisi, hayrü’l beşer, imam sakeleyn, Hâtemünnebiyyin ve Seyyidül mürselindir. Hakk ve tevhid akîdesinde en açık beyânda bulunan, itibarlı, iftihar edilen, örnek hayatıyla insan oğluna islâm yolunu, hidâyet ve sermedî saadeti gösteren, Rahman nâmına sohbet sofralarına çağıran, nebîlerin pâdişâhı, iki cihan serveri, hak dostlarının gözbebeği; Hz. Muhammed Mustafa’ya ve onun en yüksek derece sahibi ezvâc-ı tâhiratına, asil ehl-i beytine, muhteşem ashâbına ve emsalsiz etbâına salatû selâm olsun. Allah bizleri Resulünden ve evlâdı Resulden ayırmasın. İrfan sofralarına koşarak kalplerine irfan dolduran silsileti aliyyenin cümle evliyâsının makamları âli olsun. Âmin.

Hânedân-ı Ehl-i Beyti Mustafâ’yı sevmeyen

Esfel-i süfliyeye nâdân gelir nâdân gider

 

Ey hakîkat yolcusu, ey Hak dostu,

Şunu iyi bilmek lâzımdır ki islamda en büyük esas; mevcudâtın en mükemmeli, onbeş asırdan beri rahmetiyle kâinatı nurlandıran varlığın Efendisi Hz. Muhamedi ve onun halîfesi olan evliyâullahı tanımaktır.

İlmini, irfânını, benliğini, bütün varlığını, mahbûbu hakîki olan Hazreti Muhammed Mustafa Sallallâhu aleyhi ve sellem’de yok ederek, meş’alesini onun muhteşem nûrundan yakıp uyandıran, tasavvuf erbâbının arslanı, şeyhlerin pâdişâhı, takvâ sahiplerinin direği, evliyâların beyi, Hak yolunda yürüyenlerin kutbu, Şeyhimiz Efendimiz Seyyîd Şeyh Muhammed Nâzım Adil el Kıbrısî el Hakkanî Hazretleri’ (kadesallâhu sîrruhu)’nun adı, sanı, hâl ve şânı yirmibirinci yüzyıla en muhteşem, en nâdide mücevherlerle nakşolunmuştur.  Zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhirdir. Büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı, büyük velîdir. Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen Nakşibendi sâdatı kirâmının kırkıncısıdır.

21 nisan 1922 Pazar günü (24 Şaban 1340) Kıbrıs, Larnaka’da daki Esleke kasabasında doğdu. Seyyiddir, peygamber Efendimizin pak neslinden gelir; hem hasanî hem hüseynîdir. Babasının adı Ahmed Adil Bey’dir. Baba tarafından ceddi evliyâların kutbu Gavsül âzâm Abdülkadir Geylânî Hz.’lerine dayanır. Fazîlet örneği olan dedesi Şeyh Hasan Yeşil Paşa Hz.’leri, Kadirî tarikatının şeyhi olup Hala sultan cânibinde olan tekkesinde kırk yıl hizmet vermiştir.

Muhterem vâlidesi Hatice Hanımefendi tarafından da soyu Mevlevîyyenin kurucusu Mevlâna Celâleddîni Rûmi’ye dayanır. Anne  tarafından dedesi, kendisiyle aynı adı taşıyan Muhammed Nâzım Hz.’leri zamanının Mevlevî şeyhiydi, aynı zamanda edebiyatçı ve eşine ender rastlanan bir âlimdi, Osmanlı imparatorluğunda hattat olarak görev yapmıştı. Anne tarafından büyükannesinin adı Fatma hatundur ki çok takva ve vera sahibiydi.

Onun ilk hocaları yukarıda vasıflarını saymaya çalıştığımız Allah Resulünü kendisine rehber edinmiş bulunan her iki dedesiydi. Daha çocukluk döneminden itibaren fıkıh, hadis, tefsir, kelâm sohbetlerinin yapıldığı geniş bir ilmî muhite sahip olmuştu. Dedeleri, zamanlarının âlim ve fâdılları olan allâme şeyh idiler.

Dünya bahçesine gelir gelmez hak yolunda yürümeye başlayan bu güneş bakışlı çocuğun sâlih ve kıymetli bir zat olacağı alâmetleri yüzünden belliydi. Larnaka’daki çocukluğunda büyüklük ve olgunluk halleri görülür, zekâ, istidat, vakar ve heybeti ile herkesin dikkatini çekerdi. Emsâli arasında ciddiyeti, takvâsı, sabrı, metânet ve tahammülü ile meşhur olmuştu. Onu her gören ilerde pek büyük bir zat olacağını söylerdi. Onun çocukluğu hiçbir çocuğun haline benzemiyordu.

Değerli annesi, beş yaşındaki Nâzım’ı aradığında, evlerinin yakınında bulunan türbede; Hicrî 647 yılında halîfe Hz. Osman zamanında Kıbrıs’ta şehîd olan Resullullah’ın halası Ümmül Hiram Bintu Melhan (ra.)’ın kabri başında ve onunla muhabbet ederken buluyordu. Bunu görüp  hayretler vâdisine düşenler merak edip bir şey sorsa,

 “Beni bırakın, kabirdeki ninemle görüşüyorum” diyordu.

Hak dostlarının gözünün nûru Nâzım efendi, çocukluk ve gençliğinin tamamını kültür, ilim ve terbiye ocaklarında geçirerek nice hakîkat cevherlerine mâlik oluyordu. Zaman ırmağı akarken İkinci Dünya Savaşının cihânı kasıp kavurduğu 1940 yılında Kıbrıs’ta liseyi bitirip üç ağabeyi ve bir kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a gitti. Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesinde kimya mühendisliği okuduğu sırada Nakşibendi şeyhlerinden büyük âlim Şeyh Cemâleddin el Lasunî Hz.’den arapça, fesâhat ve belâgat dersleri aldı, onun ilim ve irfan pınarlarından gönül kovasını doldurdu. Yüksek yaratılışı olan bu hak dostunun gözü, gönül ve mâneviyat ilminden başka bir şeyi görmüyordu, kimyâ tahsilini bırakacaktı. Ünivesitedeki profesörleri onun olağanüstü yeteneğini keşfettiklerinden devam etmesi için hayli ısrâr ettiler, o;

 “Beni cezbeden modern ilimler değil mâneviyattır”

 Diyerek reddetti. Kendisini mânevi yolda yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanarak hak ufuklarına yelken açtı. Ağır riyâzetler ve mücâhedeler çekti. Gerisini Şeyh Nâzım el Hakkânî Efendinin kendi anlattıklarından dinleyelim,

“Sabah namazlarını Sultanahmet câmisinde şeyhlerim Şeyh Cemâleddin el-Alâsunî ve Şeyh Süleyman Erzurumî ile beraber huşû içinde kılardım.[1] Beni irşâd edip mânevi olarak terbiye edip, bâtıni ilimleri öğreterek yetiştiriyorlardı. O zamanda beni Şâm-ı Şerife çağıran bir çok rüya gördüm zîra şeyhimden izinsiz gidemezdim. Rüyalarımda sürekli olarak, bütün âleme, vâsıtalı vâsıtasız feyz kaynağı olan Peygamber Efendimizin, beni huzuruna çağırdığını görüyordum. Kalbimde her şeyi bırakıp Peygamberimizin mübârek şehrine göç etmek için derin bir şevk vardı. Bu haldeyken bir zuhûrat hâsıl oldu, Şeyhim Süleyman Erzurumî Hz.’leri[2] gelip beni omzumdan salladı ve bana,

“Ey oğlum, iznin şimdi geldi. Senin sırların ve mânevi eğitimin bundan sonra benimle değil. Ben seni gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstânî Hazretlerine hâzır olana kadar emânet olarak tuttum, O pir senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam’da bul, Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor” dedi.

Zuhûrat bitmişti ve ben Şam’a gitme iznini almıştım. Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp:

 “Oğlum, zuhurattan memnun musun?” dedi.

 Olan biten her şeyden haberdâr olduğunu anladım. Bana:

 “Bekleme, hemen Şam’a doğru yola çık.” dedi.

Adres veyâ başka bilgi vermemişti, sadece Şam’da Şeyh Abdullah Dağıstânî[3] demişti. İstanbul’dan Haleb’e trenle gittim. Oradan Şam’a geçmeye çalıştım ama mümkün değildi. Şam’ı işgâl eden Fransızlar İngilizlerin hücûmuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamberimizin sahâbesi Hâlid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Humus’a gittim. Türbeyi ziyâret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir kişi geldi ve bana şöyle dedi:

“Akşam rüyamda Peygamberimizi gördüm; bana ‘Torunlarımdan biri yarın buraya geliyor, onunla ilgilen’ dedi. Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu görüyorum.”

“Bunları dinledikten sonra dâvetini kabul ettim. Bana caminin yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve Humus’lu iki büyük âlimin meclislerinde bulunmak dışında odamdan çıkmıyordum. Bu âlimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun es-Sud ve Humus müftüsü Şeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi. Aynı zamanda, iki Nakşibedi şeyhinden de mânevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad ve Şeyh Said es-Subâi idi. Şam’a gitmek için can atıyordum. Savaşın yoğunluğu yüzünden, önce Trablus’a oradan Beyrut’a, Beyrut’tan da Şam’a daha güvenli bir şekilde gitmeye karar verdim.”

Şeyh Nâzım Efendi, 1944 yılında otobüsle Trablus’a gitti. Otobüs onu limanda  bıraktı. Orada bir yabancı idi ve kimseyi tanımıyordu. Limanda dolaşırken yolun diğer tarafından kendine doğru gelen birini gördü. Bu kişi Trablus müftüsü gönül ehlinden Şeyh Münir el Melik idi, âlim, zâhir ve bâtın ilimlerine vakıf ulemâdan olup, müracaat kaynağı bir abîd, aynı zamanda şehirdeki bütün tarikatların şeyhiydi. Yaklaştı ve şöyle dedi:

“Sen Şeyh Nazım mısın? Rüyamda Peygamberimizi gördüm, bana ‘Torunlarımdan biri Trablus’a geliyor’ dedi ve senin görünüşünü bana gösterdi. Bu bölgede seni aramamı ve seninle ilgilenmemi söyledi.”

“Şeyh Münir el Melik ile bir ay kaldım. Sonra Humus’a gitmemi ve oradan da Şam’a geçmemi sağladı. Şam’a 1945’te (Hicrî 1365) bir Cuma günü Hicrî yılbaşında vâsıl oldum. Şeyh Abdullah’ın, Peygamber ailesinden bir çok kişinin ve Bilâl Habeşî Hazretlerinin türbesinin bulunduğu Hayy el-Meydan bölgesinde yaşadığını biliyordum ve oraya gittim. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken bir zuhûrat hâsıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhûrat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Herkes korkuyor ve evinde saklanıyordu. Sokakta yalnızdım. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhûrat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhûrat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh Efendi kapıyı açtı ve,

 “Oğlum Nâzım Efendi, hoşgeldin,” dedi.

“Olağan dışı görünüşü beni hemen cezbetmişti. Daha önce hiç böyle bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve ‘Seni bekliyorduk’ dedi. Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimizin şehrini ziyâret etmeyi de çok istiyordum. Ona,

 “Ne yapacağım?” diye sordum.

“Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen” dedi.

“Bana akşam yemeği ikram etti. Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilâhi huzurda hissettim. Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu. Sonra bir zuhûrat hâsıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Kabe’si olan Beyt-ül Mâmur’a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beyt-ül Mâmur’a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimizin imam olduğu,namaza durmuş 124 bin peygamberi gördüm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimizin 124 bin sahâbesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendi tarikatının yedibinyedi evliyâsını gördüm. Sonra diğer tarikatların 124 bin evliyâsını saflar hâlinde namaza durmuş olarak gördüm. Hazreti Ebû Bekir’in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıraatının güzelliğini hiç bir kelime târif edemezdi çünkü bu ilâhi bir şeydi. Namaz bitince zuhûrat da sona erdi ve Şeyhim benden sabah namazı için ezân okumamı istedi. Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıdan iki ordunun da bomba sesleri  duyuluyordu. Beni Nakşibendi tarikatına sülûk etti ve bana,

“Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır” dedi.

Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge âit bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi değişiyordu. İlk renk sarı idi ve kalp haliyle âlâkalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali’den gelen kırk tarikatın ilminden, sır makamından kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstâd olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın Sırrı denilen üçüncü makam, sadece Hazreti Ebu Bekir’den gelen Nakşibendi tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı.

Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli mânevi bilgilerin olduğu gizli makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan “fenâ fillah” makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah’ın huzuruna çıkardı sonra geri varlığa getirdi. Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki, ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve sükûneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana,

“Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs’a git”

Dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs’a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi, fakat tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalıydı. Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs’a gitmek için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve,

 “Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı?” diye sordu.

 “Evet! Nereye gidiyorsunuz?” dedim.

 “Trablus’a” dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus’a vardık. Oraya gelince,

“Beni limana götür” dedim.

“Niye?”

“Kıbrıs’a giden bir gemi bulmak için”

“Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor ki!”

“Boşver, sen beni oraya götür” dedim.

Beni limana götürüp bıraktı. Şeyh Münir el Malik’in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi,

 “Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış! Peygamber Efendimiz yine rüyamda bana gelip Oğlum Nâzım geliyor, onunla ilgilen dedi.”

Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs’a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, “Gidebilirsin ama çok tehlikeli” dedi.

 “Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir” dedim.

“Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs’a götürmesi için çok yüklü para verdi. Yola koyulduk, normalde dört saatte gidilen yolu yedi günde aldık. Kıbrıs’a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhûrat hâsıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi:

“Oğlum, hiçbir şey seni emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan ben orada olacağım. Ne zaman bir soru sorsan ilâhi huzurdan doğrudan cevabını alacaksın. Ulaşmak istediğin herhangi mânevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz ve bütün evliyâlar senden memnundur.” Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.”

Şeyh Nazım Efendi çileler tezgahında bir kumaş gibi dokunduktan, çilehânelerde ciğerler yaktıktan sonra, kemâl iklimine adım attı. Büyük insanların çilesi de büyük ve muhteşem oluyordu. Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk iş, camiye gidip arapça ezan okumak oldu. Bu hareketiyle dîni dünya çıkarlarına âlet edenlerin ve mezhepsizlerin iftira oklarına hedef oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalınca yine Lefkoşa büyük camisine gidip minâresinde ezân okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve âleyhine dava açtılar. Mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minârelerden ezan okuyordu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı. Avukatları ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat o velîler âleminin şâhı,

“Yapamam, insanların ezân-ıMuhammedîyi duyması lâzım.”

Diyordu. Mâlesef bu zaman, dinin Türkiye’de kısıtlandığı bir zamandı ve Şeyh Nâzım, Kıbrıs Türk toplumunda yaşadığı için orada da dîni ibâdetler kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı. Davaların okunma günü gelmişti, eğer yargılanır ve suçlu bulunursa yüzyıl üzerinde hapisle cezâlandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye’den seçim sonuçları geldi: rahmetli Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti, ilk işi bütün camileri açıp arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu, Büyük Şeyh Efendinin bir kerâmeti olmuş ve Şeyh Nâzım bu sayede serbest bırakılmıştı. Şeyh Nâzım Efendi, hikmet hazînesi sultanûl evliyâ Şeyh Abdullah Dağistânî Hz.’lerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile Kıbrıs’ta islâmî eğitimi ve mânevi terbiyeyi yaymaya başladı. Bu mânevi feyz çeşmesinden her müslümanın kana kana içmesi için yarışıyor, Kıbrıs ve Anadoluda kısa sürede tanınıp gönüllerde Şeyh Nâzım olarak taht kuruyordu. Oradaki yılları esnasında Lübnan, Mısır, Suudi Arabistan ve daha birçok yeri ziyaret edip tarikatı öğretti. Gönül güneşi bütün cihânı yakıyordu.

 Nâzım Efendi; vefâ da Hazreti Ebu Bekir Sıddık’ı, adâlette Hazreti Ömer’i, hayâ da Hazreti Osman’ı, vilâyet-i kübrâda Hazreti Ali’yi hatırlatır, Resulullâha yakın ashâb-ı kiramdan birisi gibidir. Yüzündeki heybet ışığı, on dördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırır. Kendisi zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim, tasavvuf yolunda yüksek derece sâhibi ve mübârek bir zât olduğundan bu ışıkları gören bir çok insan Nakşibendi tarikatını kabul etti.

1952 yılında evliyâlar beldesi Şam’a döndü ve büyük şeyh Abdullah Dağistâni Hazretlerinin has mürîdesi Emine Adil Hanımefendiyle[4] evlendi. Bu izdivaçtan Nezihe Hanım, Şeyh Mehmed, Şeyh Bahauddin ve Rukiyye Hanım adında çok değerli beş evlâtları oldu. Hatice adlı kızları iki yaşındayken vefât etmiştir. Hâce Emine Sultan takvâ ehliydi, çok ibâdet ederdi, ilim ve irfân ile birlikte sohbetlerinin tadına doyum olmazdı. Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve sâfiyâne idi. Sohbetlerinin ehli olanlar, aşkla kendilerinden geçerlerdi. Mübârek gözleri mavi, yuvarlak yüzü nur parçası gibiydi, gönül sahipleri görünce, ona rûhen âşık olurlardı. Yıllarca dervişlere yaptığı hizmetlerin şânı dünya sınırlarını aştı.

Hakikatler pâdişahı Şeyh Nâzım Efendi, Şam’da yaşayıp her sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs’ı ziyârete gidiyordu. Bir keresinde, Büyük Şeyh Efendi, Şam’dan Halebe yürüyerek gitmesini ve her köyde durup iman, tasavvuf ve Nakşibendiliği yaymasını istedi. Şam Halep arası yaklaşık 400 km. idi ve gidip gelmek bir yıldan fazlasını almıştı. Bir iki günlük yürüyüşten sonra bir köye varıyor, insanları eğitmek, Nakşibendi tarikatını yaymak ve zikir yaptırmak için orada bir hafta kalıyor sonra diğer köye gitmek için tekrar yola koyuluyordu. Kısa zamanda, ismi Ürdün sınırından Türkiye sınırına kadar her ağızda söyleniyordu. Herkes onun anlaşılamayan meselleri îzah edebilen tesirli vaaz ve sohbetlerinde bulunmak için can atıyordu. Şöhreti her tarafa yayıldı. Niceleri onun gönül vadisinden hakîkat elmasları elde etti.

Aynı şekilde, Büyük Şeyh Efendi, Şeyh Nâzım’ın Kıbrıs’ı ve Anadoluyu baştan başa yürüyerek dolaşmasını istemişti. 1978’den beri bir köyden diğerine gidiyor, insanları islama çağırıp, dinsizlik ve maddeciliği bırakmalarını istiyordu. Hemen hemen Türkiye’nin her yerini ziyâret eden Şeyh Nâzım, dolaştığı bölgelerde, bir yerden diğer yere, bir camiden diğer camiye gidiyor, Allah kelâmını, mâneviyatı ve îman nurunu yayıyordu. Her sene Kıbrıslı hacı kafilesine lider olarak Hacca giderdi, 33 ten fazla Hac yaptı. Gittiği her yerde halk tarafından olduğu kadar, resmî ve hükümet yetkilileri tarafından da hoş karşılanmıştır. Peygamberimizin tavsiye ettiği orta yolda yürüyüşü, hükümet ve islâmi gruplar arasında ince bir çizgi oluşturmasını sağlamaktadır. Sohbetlerinde herhangi bir nefsâni arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar girmemiştir. Sadece Hakyolunu savunur. Bu ise umum halkın kalplerine sükunet ve huzur getirmektedir. Dinden soranlara islâmiyeti dosdoğru şekliyle bildirir, tâviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmez.

1974’ten itibaren Avrupa’yı ziyarete başladı. Kıbrıs’tan Londra’ya genelde uçak ile gidip dönüşünü kara yoluyla yapmıştır. Hâlen her ülkeden, değişik inanç ve kültürden her çeşit insanla görüşmeye devam eder, insanlar huzurunda şehadet getirip tarikata girer ve ondan mânevi sırlar alırlar. Onu gören müslim veya gayri müslim mânevi nur ile nurlanmaya başlar, Allahü teâlâyı hatırlar, Allahü Teâlâ’nın rızasını kazanırlar. 1986’da uzak doğu seyahatini gerçekleştirmiş ve Brunei, Malezya, Singapur, Hindistan, Pakistan ve Sri Lanka’yı ziyâret etmiştir. Buralarda da sultanlar, başkanlar ve umum halk tarafından heyecan ve coşkuyla karşılanmış, büyük ikram ve iltifatlarda bulunulmuştur.

1991’de Amerika seyahatine çıkmış ve onbeş eyâlet dolaşmıştır. Bu esnada değişik din ve inançlardan birçok kişiyle görüşmüştür ve bunun neticesinde Kuzey Amerika’da Nakşibendi tarikatına ait 15 merkez açılmıştır. Çok iyi derecede ingilizce bildiğinden, batılıların meraklı sorularına akıl ve fikirleri şaşkına çevirecek cevaplar veriyor ve çoğunun islâmla şereflenmesine vesile olmuştur. İkinci ziyâretini 1993’te yapmış ve yine birçok yeri dolaşmıştır. Sayesinde, Kuzey Amerika’da o dönemde onbin kişi müslüman olup tarikata girmiştir. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en ücrâ, en kıtlık yerde o gelince nîmet dolar. Beraberinde seyahat edenler, tevâfuklara, tecellîlere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlar.

İlk halvetini ilk iki çocuğu var iken 1955’te Ürdün Süeyl’de Abdullah Dağıstânî Hazretlerinin emriyle yapmıştır. Halvette altı ay geçirip nefsin başını bir kalem gibi keserek onun dizginlerini eline almış ve gece gündüz hakkın zikriyle mumlar gibi yanmıştı. Kendi anlattıklarından dinleyelim:

“Abdullah Dağıstânî Hazretleri;

“Bağdat’ta Abdülkadir Geylânî Camisinde halvet yapman için Peygamber Efendimizden emir aldım. Oraya git ve altı ay halvete gir.”

 Dedi, Şeyhime hiçbir soru sormadım. Eve bile uğramadan şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Elbiseye, paraya veyâ erzağa ihtiyacım var diye hiç düşünmedim. Bana ‘Git’ deyince ben de gittim. Abdülkadir Hazretlerinin huzurunda halvet yapmayı çok istiyordum. Şehir merkezine ulaşınca bana bakan bir adam gördüm. Beni tanıyıp ‘Şeyh Nazım, nereye gidiyorsun?’ dedi. ‘Bağdat’a’ dedim. Bu kişi Büyük Şeyh Efendinin mürîdi idi. Bana ‘Ben de Bağdat’a gidiyorum’ dedi. Bağdat’a bir tır dolusu eşya götürüyordu. Beni de beraberinde götürdü.

Abdülkadir Hazretlerinin Camisine ulaştığımda, Caminin kapısını kapatan heybetli bir adam bana;

“Şeyh Nâzım?” dedi.

“Evet” dedim.

“Sen buradayken sana hizmet edeceğim, benimle gel”

“Buna şaşırmıştım ama kalbimde sürpriz diye bir şey yoktu çünkü tarikatta her şeyin Allah tarafından tanzim edildiğini biliyordum. Onu takip ederek Gavs-ûl Âzam’ın kabrine yaklaştık ve ben büyük büyük dedem olan Abdül Kadir Geylânî Hazretlerine selâm verdim. Sonra beni bir odaya götürdü ve,

“Sana her gün bir tas mercimek çorbası ve bir parça ekmek getireceğim” dedi.

 “Odamdan sadece beş vakit namaz için çıkıyordum. Öyle bir duruma gelmiştim ki bütün Kur’ân-ı Kerîm’i dokuz saatte okuyabiliyordum. Dahası, 124 bin kelime-i tevhid, 124 bin salavat ve bütün Delâil-ül Hayrât’ı okuyordum. Buna ek olarak, günde 313 bin Allah Allah çekiyor ve bana vazîfe verilen diğer namazları kılıyordum. Her gün zuhurat üzerine zuhurat oluyordu. Bunlar, beni tâ ki ilâhi huzurda yok olana kadar bir makamdan diğerine taşımışlardı. Bir gün Abdülkadir Geylânî Hazretlerini gördüğüm bir zuhûrat oldu. Beni kabrine çağırıyor ve bana,

“Oğlum, seni türbemde bekliyorum, gel”

Diyordu. Hemen duş alıp iki rekat namaz kıldım ve odamın sadece birkaç metre yanında olan kabrine gittim. Oraya varınca,

 “Selamün aleyküm, dede”

Dedim. Hemen mezarından kalkıp yanıma geldiğini gördüm. Arkasında nadir taşlarla süslü bir büyük taht vardı. Bana

 “Benimle gel ve tahta otur” dedi. Dede torun gibi tahta oturduk. Bana gülümsüyor ve şöyle diyordu:

 “Senden memnunum. Senin Şeyhin Abdullah el Fâiz ed-Dağıstânî’nin Nakşibendi tarikatında yeri çok yüksektir. Ben senin büyük dedenim, Gavs-ül Âzam olarak taşıdığım gücü doğrudan kendimden sana aktarıyorum ve seni Kadîri tarikatına sülûk ediyorum.”

Şeyh Nâzım halvetini bitirip ayrılacağı vakit vedalaşmak için Abdül Kadir Geylânî Hazretlerinin türbesine uğradı. Hazret, etten ve kemikten görünüp şöyle dedi:

 “Oğlum, Nakşibendi tarikatında eriştiğin makamlardan çok mutluyum. Kadîri tarikatında bana olan beyatını yeniliyorum. Ziyaretin için sana bir hediye vereceğim.”

Şeyh Nâzım’a sarıldı ve ona on madenî para verdi. Bu paralar, şimdiki zamanın değil, Geylânî Hazretlerinin kendi zamanının paraları idi. Bugüne kadar Şeyh Nâzım bu paraları muhafaza etmiştir. Şeyh Nâzım, kırk günden bir seneye kadar süren birçok halvete girmiştir. Kendisi şöyle anlatıyor:

“Kimseye kendi şeyhiyle halvete girme ayrıcalığı verilmemişti. Ben Medine-i Münevvere’de şeyhimle aynı odada halvet yapma ayrıcalığına sahip oldum. Peygamberimizin camisinin yanında eski bir oda idi. Bir kapısı ve bir penceresi vardı. Şeyhim odaya girer girmez pencerenin üzerini boydan boya örttü. Odadan, sadece beş vakit namazı camide kılmam için çıkmama izin veriliyordu. Şeyhim ise odayı hiç terk etmiyordu. “Namazlara giderken, şeyhim tarafından ‘Nazar ber kadem’ uygulamasını tatbîk etmekle emredilmiştim. Bakışları kontrol etmek, kişinin Allah dışında her şeyle ilişkisini kesmesi için bir yoldu. Bu halvette, şeyhimin bir yıl boyunca hiç uyuduğunu görmedim. Yemeğe de hiç dokunmuyordu. Bize hergün bir tas mercimek çorbası ve bir parça ekmek veriliyordu. Kendi payını hep bana verirdi. Sadece su içerdi. Gecenin bitip gündüz olduğunu namaz vakitleri geldikçe anlıyordum.”

“Günler ve geceler boyunca şeyhim lamba ışığında Kur’an okuyor, zikir yapıyor ve ellerini saatlerce dua için kaldırıyordu. Bütün sene boyunca yaptığı hiçbir dua daha öncekine benzemiyordu. Bazen yaptığı duanın lîsânını anlamıyordum, çünkü semavî lîsanı kullanıyordu. Bu duaları sadece kalbime gelen ilham ve zuhuratlarla anlayabiliyordum. Birgün şeyhimin şöyle dediğini duydum:

“Allah’ım, bana şefaat gücü ver, Habibine verdiğin şefaat gücünden, âhirette insanları senin ilâhi huzuruna yükseltebilmek için…” Bunları söylerken bende bir zuhûrat hâsıl oldu. Mahşer gününde Allah insanları hesaba çekiyordu. Peygamber Efendimiz ilâhi huzurun sağ tarafında, Büyük Şeyh Efendi, Peygamberimizin sağ tarafında, ben ise Büyük Şeyh Efendinin sağ tarafında idim. Allah insanların hesabını gördükten sonra Peygamber Efendimize şefaat izni verdi. Peygamber Efendimiz şefaat edip bitirince, Büyük Şeyh Efendi Hazretlerine, kendine verilen mânevi kuvvetle insanları kutsamasını emretti. Bu zuhurat, Şeyhimin,

“Elhamdülillah, Elhamdülillah, Nâzım Efendi, cevâbı aldım.”

Sözlerini duyunca sona erdi. Bu zuhuratlar daha sonra da devam etti. Bir gün, sabah namazından döndüğümde bana,

 “Nâzım Efendi, bak!” dedi.

Nereye bakmalıydım? Yukarı mı, aşağı mı, sağa mı, sola mı? İçime kalbine bakmak geldi. Kalbine bakar bakmaz bütün perdeler kalktı ve Abdülhâlık el Gücduvânî Hazretlerini fiziki bünyesine bürünmüş olarak gördüm. Bana,

“Oğlum, senin şeyhin emsalsizdir. Daha önce onun gibi kimse gelmedi”

Dedi. Sonra Büyük Şeyh Efendi ve benim kendisiyle gitmemizi istedi. Anında, kendimizi AbdülHalık Hazretleri ile dünyanın başka bir yerinde bulduk. Bir kayaya yaklaşıp,

“Allah bu kayaya gelip vurmamı emretti” dedi. 

Kayaya vurduğunda, oradan daha önce hiç görmediğim inanılmaz güçlü bir su fışkırdı. Abdülhâlık Hazretleri,

“Bu su bugün çıkıyor ve kıyâmete kadar böyle akmaya devam edecek, Allah bana bu suyun her damlasından kendini kıyâmete kadar tesbih edecek nurdan bir melek yarattığını söyledi ve şöyle emretti: Ey Kulum Abdülhâlık el Gücdavanî, senin vazîfen, her meleğe bir isim vermektir. Bir ismi iki kere koyamazsın. Her birine farklı isim vermeli ve tesbihlerini saymalısın. Tesbihlerinin ecirlerini Nakşibendi tarikatının müridleri arasında paylaştırmalısın. Bu mesuliyet sana aittir!”

 Zuhûrat bittiğinde Abdülhâlık el Gücduvânî Hazretlerine bağlanmış ve bu inanılmaz vazîfesi karşısında hayrete düşmüştüm. Halvetimizin son günü, sabah namazından sonra, odamızın dışında ağlama sesleri duydum. Bunlar, çocuk ağlamasına benzeyen, bir büyük ve birçok küçük seslerdi. Sesler kesilmiyordu. Dışarı çıkıp kimin ağladığını göremiyordum, çünkü iznim yoktu. Ağlama sesleri artarak devam etti ve saatlerce sürdü. Sonra Büyük Şeyh Efendi bana baktı ve,

 “Nâzım Efendi, kimin ağladığını biliyor musun?”

Diye sordu. İnsan ağlaması olmadığını bildiğim halde

 “Şeyhim, siz daha iyi bilirsiniz” dedim. Bana

 “Bunlar İblis ve askerleridir” dedi ve

“Niye ağladıklarını biliyor musun?” diye sordu. Ben de,

 “Siz daha iyi bilirsiniz” dedim. Bana,

“Şeytan, askerlerine  yeryüzünde iki kişinin kontrollerinden kaçtığını bildirdi.”

Dedi, sonra bana, şeytanın ve askerlerinin, Şeyhime ve bana ulaşmalarını önleyen bir zincirle çevrildikleri zahir oldu. Bu zuhûrat bitti ve Şeyh Efendi bana

“Elhamdülillah, Peygamber Efendimiz senden memnun kalmıştır, ben de senden memnun kaldım” dedi.

Sonra elini kalbime koydu ve o anda Peygamber Efendimizi, 124 bin peygamberi, 124 bin sahabeyi, 7007 Nakşibendi evliyasını, 313 Büyük evliyâyı, beş Kutbu ve Gavsı gördüm. Her biri beni tebrik ediyor ve manevi ilimlerinden kalbime akıtıyorlardı. Onlardan Nakşibendi tarikatının ve diğer kırk tarikatın sırlarını miras aldım.”

Şeyh Nâzım efendi (k.s.), uzun yıllar tevhidde ve tecridde husûsi bir yolu olan ve müşâhede de ulaşılması mümkün en yüksek mertebeye ulaşmış olan şeyhinin hizmet ve sohbetiyle kırk yılı aşkın şereflendi. Yedibinden fazla sohbet dinleyip çoğunu Türkçe olarak kağıda aktardı. Sultânûl evliyâ Şeyh Abdullah Dağistânî’nin (Allah sırrını takdîs etsin) Hakka yürüyüşünden sonra daha da tanınan Seyyid Nâzım Hazretleri, ilim ve fazîlette iyice meşhur oldu. Pek çok kerâmetleri vardır, anlatmaya kalksak kitaplara sığmaz. Kerâmetleri zâhir ve şöhreti âlemgir olduğu halde, tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında alelâde bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir mahâretle gizler.

Bursa’nın Emir Sultan’ı, Nevşehir’in Nasreddin Hoca’sı, Bağdat’ın Abdülkadir Geylânî’si, Buhâra’nın Şâh-ı Bahauddîni Nakşibendî’si vardır, Kıbrıs deyince kalplere Şeyh Nâzım gelir. Lefke hududuna girildiğinde muhabbet kokuları gönül sahiplerini istilâ eder. Binlerce gönül sâhibi feyz almak için boyunlarını büker, bu ulvî dergâha akın ederler ve gelenlerin müşkül meseleleri hallolur, muhtaç olanların ihtiyaçları karşılanır. Onun sohbetinde bulunmak için Lefke’ye gidenler, dünyadan habersiz, nefsin ve şeytanın şerrinden emniyette olup, muhabbet deryâsına dalarlar. Âlemlere rahmet olan tertemiz peygamberin sevdasıyla çırpınıp, insanları saadet ülkesine varmaya davet eder. Sohbetleriyle pek çok insanın doğru yola kavuşmasına vesîle olmuştur. Onun dergâhı kâbe gibi gece gündüz zikir, fikir, ibâdet ve taat ile işler, etrafı âşıklar ve dervişlerle doludur. Nakşibendi zikrinin nağmeleri ile perşembe geceleri “Hatm-i hacegân” okunur. Dervişlerin “hu hu” sesleri tâ sokaklara taşar, bir tatlı huzur buram buram göklere yükselir. Güneş, ay ve yıldızlar öp diyerek bu dergâha yanağını uzatmıştır.

Şeyh Nâzım Hz., teheccüd namazını ve akşam namazını ekseriyâ bereketli evinde, diğer vakit namazlarını mescidde kılar. Gece ve sabah ibâdetlerine çok riâyet eder, ihvanlarını da bunlara teşvîk eder. Ezâna hürmeti sonsuzdur. Ne zaman Ezân-ı Muhammediyi işitse hemen ayağa kalkar ve tâzimle dinler. Akşam namazından sonra dünyanın her yerinden gelen misafirlerlerle hep beraber akşam yemeği yenir. Velîlerin sultanı Nâzım Efendinin yemesi, içmesi, gülmesi, ağlaması, konuşması, susması, yatması, kalkması, hep islâmiyete ve Resulullah Efendimizin hâline uygundur. Kapısını her zaman açık tutar, çok misafir sever, ziyaretçilere güleryüz gösterir, ziyâretlere gider, dâvetlere icâbet eder. Sılâ-i rahime, akraba ziyâretine ehemmiyet verir. Kendisini sevenlerden herkesin hâlini sorar, kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeye çalışır. Dostlarına vefâsı emsalsizdir. Ev halkına karşı şevkatli ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ile söyler. Hizmet edenleri bir vesîle ile memnun eder, Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetlerini görür. Pek alçak gönüllüdür.

Şeyh Nâzım el Hakkânî Hz.’lerinin (k.s.) sohbetleri, gelen kimsenin derecesine göre hâl alır. Herkese anlayacağı şekilde hitâb eder, çoğu kere eski Kıbrıs lehçesiyle halk telâffuzu kullanır, mânâlı ve nükteli cevap verir. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olur. O konuşurken bütün kalp ve gözler ona çevrilir. Hutbe esnâsında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibidir. Hangi ilme dâir sohbete başlarsa, onu dinleyenler, ilmin bütün inceliklerine onu vâkıf görür. Din bilgilerinde ve tasavvufun ince mârifetlerinde derin bir okyanustur. Çeşitli memleketlerden üniversite mensupları, devlet adamları, çözülemez sandıkları soruları sormaya gelir, sormaya gerek kalmadan cevâbını alır geri döner. Derin ilmi, cömertliği, zühdü, takvâsı, hilmi, aklı ve keskin zekâsı ile çözülemez gibi görülen müşkül meseleleri halleder. Sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün değildir. Bir âyetin, bir hadîsin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olur. Gönüllere ve rüyâlara tasarrufu vardır.

Fevkalâde mütevâzı olduğundan sohbetlerinde kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman onların meziyetlerini anlatır. Türkiyeden ziyâde batı dünyasında çok tanınan bir zattır. İrfan semâsının en parlak yıldızı, gönlü eşsiz incilerle dolu olan Şeyh Nazım Kıbrısî el Hakkanî’nin çok değerli sohbetlerini kitap hâline ge­tirmek istedik ki, meraklılarının elinde kendilerine yol gösteren bir kılavuz olsun. Kitap hazırlanırken kaset çözümündeki ifâdelerin aslına sadakat gösterilmiş, hatta sultânımızın yer yer kendini gösteren mahallî söyleyiş biçimi aynı şekilde yazıya aktarılmıştır. Sohbetlerin mânevî tesirlerini ihvanların istifâdesine sunmanın saadetini yaşıyoruz.

Ey hakîkat yolcusu, bu kitabın yazılışında, dizilişinde, bastırılışında, maddî emeği ve manevî hizmeti geçenleri hayır ile yâdet, geçmişlerine hayır dua et, Allah (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. 

Yâ Rabbi bu kitaptan meydana gelecek manevî hâsılatı evvelâ  Muhammed Mustafa s.a.v. Efendimizin ruhuna, sonra merhum Hâce Emine Adil Hanımefendi’nin ruhuna ve bütün Nakşibendi canların ruhlarına hediye ey­ledik. Hakk dîvanında makbûl ola.

Mart 2008/ Rebiyyülevvel 1429

Münih-Almanya


[1] Şeyh Muhammed Hişam Kabbanî tarafından kalem alınan THE NAQSHBANDI SUFI WAY adlı eserde mevcut anlattıklarının ingilizceden türkçeye çevirisidir.(Kazi Publications,  Chikago,1995.S/375)

[2] Şeyh Süleyman Erzurumî Hz: Nakşibendi tarikatının 313 büyük evliyâsından biri idi, Abdullah Dağıstani Hazretlerinden icâzetli idi (Allah sırrını takdîs etsin). Vefâtı: M,1948. H 1368

[3] Şeyh Abdullah Fâiz ed-Dağistanî Hz: (1891- 1973) Evliyaların sultanı, türbesi Şam’dadır. Babası bir hekim, ağabeyi de Rus ordusunda general rütbeli bir cerrahtı. Mânevi yolda nakşibendi mürşidi olan dayısı şeyh Şerafeddin Dağıstanî tarafından eğitildi ve yetiştirildi. Allah-u Teâlâ derecâtını ulyâ eyleyip, biz âcizleri de şefaatından nasibdâr buyursun

[4] Cennet mekân Hacı Emine Adil Hanımefendi, (1929 Kazan -2004 Lefke) Ehlibeyttendir. Babası, Büyük şeyh Efendinin müridi Abdullah Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Şeyh Nâzım Efendi Hz.’leriyle 50 yıldan fazla evli kalan  hâce Emine Hanım, İslâmî konuda dünya islam literatüründe örnek eser sayılan My Little Lore of Light, Muhammad: The Messenger of Islam, The Light of Muhammad, gibi önemli kitapların müellifidir. Allah ondan râzı olsun.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet