Sohbetül hakkani_35

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 35

Euzûbillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm

Lâ havle velâ kuvvette illâ billâhil ayiyyul azîm

Allahümme salli âlâ seyyidine muhammed ve âlâ âlihi vessahbihî vesellim

Medet yâ Sultanül evliyâ himmetülâliye taleb ediyoruz. Yâ Seyyidi, bizi bir parça harekete getirecek kuvvet istiyoruz. Himmet bir parça olursa, dünyayı zelzeleye velvele verirsin, vaktin sahibi gelmeyince kuvvet açılmaz. Biz de karınca kaderince. Bu meclis peygambere salâtusselâm ile ziynetlensin.

Tarikatun assohbe ve hayru ficcemiyye:Yolumuz bu.

― Yolumuz nereye?

Yolumuz Allah’a.

“İnna lillâh ve innâ ileyhi raci’ûn.” [1]

Allah’tan geliyoruz Allah’a dönüyoruz. Başka yola girme. Niye başka yola girersin? Aşikâre bu: “İnnâ ileyhi raci’ûn” dönüşümüz oraya. Demek ki, yol Allah’a. Yolun yanlışsa doğrult. Ne olacak, 60-70-80 yaşında olacaksın, ondan sonra bir yola gireceksin, seni ölüm bir gün yakalayacaktır. Ölüme yakalanmayacak adam yok, yakalanacaksın da mühim olan seni ölüm hangi yolda yakalayacak. Biri dünyaya, biri Mevlâya. Yolumuz Allah’a dır çünkü oraya döneceğiz, “dâvet var, Bana döneceksiniz.”

 Tarîkatuna sohbe dediği vakitte, bizim yolumuz sohbetle dâimdir, yâni bu yolu sen kendi başına halledemezsin, tek başına sana zor gelir. Hayır cemiyettedir. “Evvel rafik sümme tarîk” demişler: ilk arkadaş sonra yol. Allah’a gidiyoruz şüphe var mı? Bugün burada varız. 100 sene evvel burada kim vardı? 100 sene sonra buradaki ahâliden kim var? Kimse yok. Demek yürümüşler, yola girmişler, burdaki ahâli bir yola girmiş ve gitmiş.

― Hangi yol?

  •  Ya dünyanın yoluna
  •  ya Mevlâ’nın yoluna

Dünyaya giden yol çıkmaz işareti gösteriyor, Mevlâ’ya giden yol açıktır. Rahatlık mı istersin? Mevlâ’da. Rahatsızlık istersen, başına cezâ istersen dünyaya yürü. Rahatsızlığın membâı dünyadır, dünyayı kendinin zannetmektir. Dünyaya sahip oldum zannetmektir. İki nefesin arasında olan insan nefes içeri giremese ölür, giren nefes dışarı çıkmasa gene ölür. Emniyeti olmayan bir hayattayız, telaşlı bir hayat. Bunula beraber insanoğlu Mevlâ’ya koşturmuyor dünyaya koşturuyor. Çocuk ana rahmine düştüğü andan itibaren nefeslerini saymaya başlar, her nefes bir nefesinden eksiliyor. Nefeslerimiz sayılıdır. Şeyh Efendi,

 “Yirmidört saatte yirmidörtbin nefes vardır” derdi.

Anladıkta, kaç yirmidörtbin nefes alıp vereceksin, o Allah’ın bildiği şeydir, sayılıdır, bu kadar nefes alacaktır.

“El enfâsül madude fi emâkinil mahdûde” denmiştir, yâni sayılı nefesler ve muayyen yerlerdedir. Şimdi bizim alıp vereceğimiz nefes bitinceye kadar buradayız. Alacağımız burada bitti mi yola düşeceğiz. Kimi öyle kimi böyle gidecek, o yolun üstündekinden sen alacaksın. Nerede ne nefes alacaksan da bellidir, boyuna eksilir. Azâmet sahibi Allah. Nerede ne kadar nefes alırsın, adedini ve miktarını bilen Allah. Allah kullarına dünya hayatını ağır kılmamıştır. Cenâb-ı Allah, kulun dünya hayatında zorluk altında bulunmamasını istiyor, hafif olsun istiyor. Yâni dünyanın yükünü çekme; seninse çek, senin değilse ne çekersin? Sen sahiplik yapmak istersin de onun için çekersin. Bir gün diyecekler ki;  “İndir o omzundaki yükü, şimdi başkası çekecek! Sen bırak, sen çık dünyadan, bu yükü başkasına yükleyelim. Senin çektiğin yetişir, biraz da başkası benimdir diyerekten oyalansın, o da taşısın.”

Hacı Mestan sırtından küfeyi indirince, kaç kişi çok sevinecek koşacak, Hacı Mestan’ın küfenin içinde epey birşeyler var, biz yetişelim kapalım dediklerinde, o da yorgun argın der ki,

 “Ohh ohh ne kadar hoş, bu yüküm üzerimden indi.”

Yük yüklenmeden giden adama ne mutlu, öyle ya, dünya ağırlıktır;  dünyayı bırakmazsan hem burada ağırlık hem de orada ağırlıktır. Büyük Şeyh Efendi Hz.’leri derdi ki (Allah sırrını takdîs etsin);

“Dünyanın hakîkatını bilmeyen adam dünyanın şerrinden kurtulamaz”

Dünyanın yanlız şenliğini gören adam zanneder ki içinde göründüğü gibidir. Yok, dünya hayatı dış görünüşü gibi değildir, içi berbattır, çok berbat. Ama bir defâ içine daldımı daldı artık.

“Geri çık!”

“Eh nasıl çıkalım?”

 Çünkü bu yolda durulmaz ve geri dönülmez. Dünyayı aldın mı duramazsın çünkü elden sel gibi geliyor, üstünde dört kat değil kırk yayın var, hepsi kendi süratiyle gidiyor. Sen nasıl kenara alırsın durursun? Durulmaz ve geri dönmeye imkân yok. Sen de vızlayıp gideceksin. Dünya, âlemi aldatmıştır.

― Dünya kimi aldatamaz?

 Dünyanın hakîkatını bilen kimseyi dünya aldatamaz.

 ― Dünyanın hakîkatı nedir?

 Dünyanın hakîkatı fâni oluşudur yâni bir gün fenâ olup bitecek, sıfırlanacaktır.

― Dünya nerde?

Dünya yok! Dünya bitti!

 Onun için derviş, mürîd olacak adamın, hatta şeriat tutacak adamın dünyanın hakîkatından bilmesi lâzım. Şimdiki mekteplerde çocuklara mânâsız mantıksız ne varsa hepsini öğretiyorlar. Beş yaşındaki çocuğun defterlerine bakayım dedim, ne söylediğini, ne demek istediğini anlayamadım, başım döndü. Yâhu çocuğa faydalı birşey öğret, küçüklüğünde öğrendiğini unutmaz. Ne kadar saçma sapan varsa içine koymuş birşey öğretmiyor. Yâni âmiyâne dediğimiz mektebe gitmeden öğrenilebilecek şeyler. (Şeyh Sadi Efendi uyur musun?) Âmiyâne bilgi, ahâlinin mektebe gitmeden öğrendiği şeylerdir. Sen âmiyâne bilginin de dışında, aşağısında olan şeyleri gelip mektepte okutursan onun ne faydası var? Bizim küçük toruncuğu bu sene mektebe gönderdiler,

  •   Bunu mektepte ne okutursun?
  •   Ne münasebeti var?
  •   Öğretmek istediği nedir?
  •   Bu çocuğun kafasını neye israf ediyor?
  •   Zihnini neye meşgul ediyor?

İnanmazsanız onun yırtıp attıklarını getireyim göstereyim. Birşey öğretmiyor, âmiyâne bilgiyi, herkesin sokakta öğreneceği şeyin daha âdisi mektepte yazıyor. Hâlbuki bize ilim lâzımdır. Bu durağa geldik, bu konağa geldik, bir şey öğrenmemiz için geldik. Öğrenmeyecek olduktan sonra meradaki hayvan gibiyiz. Bu hayata geliş yeyip içip, dölleşme ise dört ayaklı sınıftan bizi ayırd eden yoktur. Yâni bize öteki hayvanata karşı üstünlük sağlayak hiçbir şey yok demektir. Bu insanlığın gâyesi, maksadı; yemek, içmek ve cinsî hayatı devam ettirmekse bundan ibaretse öteki merada dolaşan hayvanlar da aynı fonksiyonda gidiyor, başka farkı yok. Eh onların üzerinde bizim ne şerefimiz var? Hiç!

“Şeyh Efendi biz pişmiş yeriz de onlar çiğ yer!”

Vay yâhu ne mantık be, eşek mantığı: “biz tencereden pişirip yiyoruz onlar otlakta yiyor” ne kadar akıllı. İşte o da âmiyâne bir hükümdür, âmiyâne bir anlayıştır ki, sıfırdayız. Sen getirdiği hüccete bak!

 “Onlar da pişiriyor” çünkü yedikten sonra bütün gün oturup içerde pişirilmişi ağzına geliyor, gene yiyor.

― Hacı Mestan? Nasıl geviş getirirler?

Dedi ki bizim tekniğimiz yetişmiyor, düdüklü tencerede pişiriyoruz, onların tekniği daha kuvvetli, kendi teknolojisiyle o pişmişi tekrar alarak keyifle gözlerini süzerekten tekrar oturur, yer. İşte 20. asrın mantıksız kafalarının getirdikleri hüccet, “biz böyleyiz” diyor.

 Yolumuz Allah’a dır, tabi cismâni vücut var, yâni bineğimiz var. Bineğini Allah’a döndür, Allah’a giden yola döndür. Efendimiz (s.a.v.);

 “Nefsüke matüyyetüke”

 “Nefsin bineğindir” [2] dedi.

Kendi keyfine bırakma, o Allah’a giden yolu bıraktırır, döner şeytanın girdiği yola gider. İslâm bir nîzam ve intizam dînidir, herşeyin hakkını vereceksin. Taksirine göre, kusurun nisbetinde bir pişmanlık, ileriye doğru bir hicran gelir, hüsran gelir, insanın içerisini sıkar, ezer, çiğner ve bittiği vakitte de o hal üzerine daha ziyâde iner, kabir azâbına mahkûm olur. Kabir azabına mahkûm olmak istemezsen yolu doğrult. O zaman sen tâlihlisin. Sana takdîr olunmuş hayatı mecrâsına dökersen, o mecrâdan akıp gider. Mecrâsına koyarsan değirmen suyu döndürür, koymadığın takdirde su dışarda yayılır, akar gider. Mecrâsını arkın içerisine aldığında önündeki değirmen taşlarını döndürür, sana hizmet verir. Onun için nefsi ve onun kuvvetlerini idare edebilesin, salma bırakma. Salma bırakırsan yayılan su birşey yapmaz. Yayılan suyu toplarsan değirmen döner.  Kırk sene yayılmış su akar, bir taşı döndüremez. Amma suyu topladığında kuvvet vardır. Cahtını topla bak bakalım Cenâb-ı Hakk’tan ne gelir.

“Kulum beni ister, Ben de onu isterim, kulum beni istemezse Ben de onu istemem.”

 Allah’ı iste, Allah seni istesin, Allah’ı sen istemediğin vakitte Allah da seni istemez. Yolunu doğrult. Bu anlayış eskiden mevcuttu, amma şimdi yavanlaştırılmış. İnsanlar işin hakîkatından uzaklaştırılmış, ya efsânelerin içersine düşülmüş veyâ maddî hayatın cenderesinin içinde boyuna sıkılıp durmakta. O cendere, taştan yumuşak şeyleri ezer bitirir, atar, taş koyarsan orada belki taşı da parçalayacak kuvvet olur. Onun için sen sana verilen güç ve kuvveti Allah yolunda sarfet, karşılığını alırsın. Sarfetmezsen seni çürütür, kokutur, döner, içine alır, halleder. Dünyanın çeşit türlü süsüne püsüne, cicili bicili eşyalarına, esvaplarına aldanmayasın. Bir gün çenesi düşecek, çenesi bağlanacak,

“Ya bu adam ne adamdı be, küçük dağları ben yarattım derdi, çenesi düştü herifin çenesini bağladılar. Bastığı yeri titretirdi, hay fakir sen miydin?”

“Hacı Mestan? Çenelerini bağladığında düğümü çenesini altına mı yoksa tepesine koyarsın?”

“Tepesine!”

Haha,  Âferim usûlü biliyor, çenesinin altına düğüm yapmazlar üstte bağlarlar; çemberi başında, elciklerini ayacıkları uzatacaksın. Ölüm hepsinin arkasından koşturuyor, biz de başka şeyin arkasından koşturuyoruz. Allah’a giden yol ikidir. Tabi dünyaya giden bir sürü yol var, hepsi seni çıkmaz yola götürüyor. Allah’a giden yol açıktır, hiçbir zaman kapanmaz. Kaç milyar insan varsa herbirine bir line vardır, Allah’a giden bir yol vardır, onun için ayrı, senin için ayrıdır.

“Ve kullun fi felekun yesbehun”[3]

Cenâb-ı Allah, herşey kendi feleğinde yüzüp gidiyor diyor, herşeyin yürüdüğü kendine has, o sana has, yol vardır.El-Fâtiha


[1] Bakara Sûresi: 156

[2] Hadîs-i Şerif: Hâdimî, Berika, c. I, s. 485

[3] Yâ-sin Sûresi: 40

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet