Sohbetül hakkani_10

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 10 

  • Destur ya Sultanül evliyâ, Medet yâ Sâhibel imdat,
  • Euzubillâhimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm.
  •  La havle velâ kuvvete ilal billahil alizzul azim;

Gök ehlinin söylediği söz. Gök ehli “Euzubillâhi”  demez. Destur ya sultanul evliyâ medet. Elimizden tut. Biz  küçük çocuklar gibiyiz; anasının babasının elini bırakmak ister kaçıp dolaşmak ister, anaları babaları bilhassa yolda, sokakta onları iyi tutar. Ama onlar bunalır, elini bıraktırmak ister, oraya buraya koşsun, serbest olsun, hür olsun ister. Mutlak hür Allah’tır. Onun mânâsı:

  •  “Fealülli ma yurid”: istediğini yapan.
  • “La muakkibe li hukmih”[1]: onun hükmünün üzerinde hüküm yürütecek kimse yok.
  •   “vehuve ahkemul hakimiyn”: hakimler hakimi de O.

 Allahuekber! Ekber sıfatı kiminse, mutlak irade onundur. Hür kimse karışamaz. İnsan nizâı kavgası bunun üzerinde; beni bırak istediğimi yapayım! diyor.

“Seni ben bırakırsam; sen reşid değilsin yani gideceğin yolu bilmezsin. Onun için sana ışık tutacak kullarımı gönderiyorum ki, onların arkasında yürüyesin, ışığı bulasın. Değilse dünya simsiyah karanlık bir sahra gibidir. Aklın sana nur veremez, aklında olan bir nokta ışık bu karaltıyı aydınlatıp sana yol gösteremez. Onun için sana melekûtten nur gönderiyorum. Nur giydirdiğim kullarımı gönderiyorum ki, arkasına düşesin ve selâmeti bulasın. Değilse sana hürriyet verilmez. Seni ben başıboş bıraktığımda ey kulum, sen zarardasın.”

  •     Zararını ziyânını bilmezsin,
  •     Nerden gideceğini ne yaptığını,
  •      Ne söylediğini bilmezsin,
  •      Ne edeceğini, nereye yürüyeceğini bilmezsin.

      Euzubillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm deyin.

 “Onun için ey kullar, şeytan sizi azdırıyor. Onun için şeytanın aldatmasından Bana sığının ki, sizi gözeteyim. Çünkü onun çağırdığı yol zûlmet yoludur.”

 Allah (c.c.) sizi zûlmetten nura çıkartmak ister, şeytan bilakis sizi zûlmetin karanlıklarına sokmak, tıkmak, hapsetmek ister ki; sizi orada bitirsin. Kendi düşmüş olduğu zûlmet denizlerine sizi de düşürmek ister.

“Size karşı olan düşmanlığından, kininden, adâvetinden, hasedinden sizi de yakmak ister. Onun için ey kullarım Euzûbillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm deyin ki ben imdadınıza yetişeyim.”

 Söyleyin Bismillâhirrahmanirrahîm: ey Rabbimiz biz sana çağırıyoruz, şeytanın bizi düşürmek istediği zûlmet denizlerinden bizi sen kurtar. Şeytan der ki; o tarafa gitmeyin, o tarafta hürriyetiniz yoktur, istediğinizi yapamazsınız. Siz, peygamberler dediği kimselerin çağırdığı yolda istediğinizi yapamazsınız, istediğiniz gibi keyfedemezsiniz. Peygamberler size “bu helaldir, bu haramdır, bunu yap, bunu yapma” der, hudut koyar. Lâkin gelin, o tarafta hürriyetiniz yoktur, hürriyetiniz bendedir, istediğinizi yapın” der. Bütün insanları aldattığı nokta bu.

  •      Niçin namaz kılalım ?
  •      Niçin başımızı örtelim ?
  •      Niçin  içki yasak oldu ?
  •      Niçin oruç tutalım ?
  •      Niçin kumar oynamayalım ?
  •      Niçin dans etmeyelim ?
  •      Niçin denize girmeyelim ?
  •      Bilmemne eti zıkkımlanmayalım ?

 ..Bu. İşte hürriyet istiyoruz diyor, bu tarafta bunu yap, bunu yapma, bunu ye, bunu yeme, bunu iç, bunu içme…şeytanın aldattığı nokta bu. İşte hürriyet noktası. Orada hür değilsiniz! diyor. Onun için cahil insanlar bütün peygamberlerin karşısına dikildi. Bu cahil ahâli, şeytanın aldattığı kütleler, peygamberlerin karşısına geldi ve dedi;

“Ey kimse sen nesin? Bizim hürriyetimizi sen elimizden mi alacaksın? Biz istediğimizi yapamayacak mıyız? İleri giderseniz sizinle muharebe eder tüketiriz. Ey kimse, senin etrafında beş-on kişi var, seni bir kaşık suda boğar yutarız!”

 …Böyle, bu cahil ahâli her peygamber karşısına dikildi. Allah gönderdi, Atmış senedir ben buraya geldim, atmış senedir  karşımda;

“Niçin bizim hürriyetimizi men edersiniz ey Şeyh Nâzım?”

Ben kendime Şeyh demedim ama bu Kıbrıslılar bana altmış senedir Şeyh der. Ben bir Allah’ın kulu olaraktan buraya geldim. Şeyhlik veren bu Kıbrıslılar. Bunlardan alıştı bu Türkiyeliler de Şeyh dedi. Ben diyorum ki;

“Bre, Şeyhler kabirlerinde yatırlar, ben Şeyh olsam sizi bırakır mıyım? Şeyh olsam sizin hakkınızdan gelirim!”

 Bizim işimiz taklit işi olduğu için birşeyimiz yok, ama bununla beraber gene karşıma dikildiniz siz,

 “Senin çağırdığın yol bizim inkılâplarımıza uymaz! Biz güç ile güç kurtulduk, hürriyetimizi aldık, yirminci asrın başından itibaren biz padişahları attık, hükümlerini, hilâfeti herşeyi kaldırdık, yeni bir devlet kurduk, hürriyet ilân ettik, hürriyetten sonra cumhuriyet ilân ettik, cumhuriyetten sonra demokrasi ilân ettik, demokrasiden pokrasiye girdik, bitirdik. Sen nereden geliyorsun da bunu yap, bunu yapma! diyorsun. Bize akıl hocalığı mı öğreteceksin? Bizim aklımız yeter…!”

Bende diyorum ki;“Şimdiye kadar herşeyi tecrübe ettiniz, bir de benim yolumu tecrübe edin bakayım.”

 …Yahudiler gibi, yahudileri Cenâb-ı Hakk benî israiloğullarını Tih sahrasında hapsetti. Onlar Mûsa peygamberi dinlemediler,

 “Biz çıkar kurtuluruz” dediler. “Bu çölün içinden ne bekleyeceğiz? Etrafımızda bekçi yok, ordu beklemez, tel örgüsü yok, hendeği yok, çıkar gideriz. Ne bekleyeceğiz, hürriyetimiz elimizde.”

 Sabah çıkarlar akşam ezanı yorgun argın “bu gece bir yere konalım da rahat edelim” derler, bakarlar sabah çıktıkları aynı yerdeler. Gece karanlığında farkına varmazlar ama gün ışıdığı vakitte bakarlar,

 “Ooo biz gene çıktığımız yere geldik, başka yol şeyedelim…Meşrûtiyet yaramadı bize, cumhuriyetin yoluna girelim bakalım. ”  Gire gire gene döner gelir, akşam ezanı, “uh bre, gene aynı yerdeyiz biz..!”derler.

 Şimdi bu bizim devletimizi idare eden insanlar  islâmın dışında her yolu tecrübe ediyorlar, bu krizden çıkmazdan kurtulmak için Allah yolu dışında ne kadar zibil yol varsa hepsini tecrübe ediyorlar. Sabah bakarlar gene aynı yerdeler, acayip. Ben de diyorum ki; Yüzbin yolu denesen:

  •   Nefsinizin yoludur,
  •   Nefsinize hoş gelendir,
  •   Şeytanların yoludur,
  •   Şeytanların yol gösterdiği yoldur.

 Binlerce senedir şeytan insanları böyle azdırdı. Gelin bir de Hakk yolunu deneyin.“Denemeyiz!”. O “denemeyiz” diyen İsrailoğullarının hepsi Tih sahrasında gömüldüler, öldüler. Onların tohumları kaldı orada. Allah’a asi değillerdi, Cenâb-ı Hakk onlara Yûşa peygamberi gönderdi aldı, çıkarttı, selâmete getirdi. Şimdi bunların bekledikleri bu. Allah yolunu inkâr eden ne kadar insan varsa neticede hepsini toprak bekliyor, toprağın altına gömüleceklerdir. Yukarıda kalanlar aşı alabilir. Cenâb-ı Allah, kendi göndereceği bir peygamber vekîliyle onları ve bütün dünyayı selâmete çıkaracaktır. Türkiye değil, bütün dünyayı. Dünya şimdi; “Hürriyetimizi isteriz, biz harp istemeyiz” diyor. Eh, harbi hazırlayan sensin, şimdi istemem ne dersin? Bütçesinin % 80-90’ını askeriyenin silahı için vermiş olmayan hangi hükümet, hangi devlet var ki dünyada? Eh, sen bu kadar hazırlık yaptıktan sonra ne çıkar barış isterim! diye bağırırsın? Ne yapacaksın bu silahları? Çocukların eline mi verelim? Çocuk oyuncağımıdır bunlar?

Kütle silahı ki, altı saatin içinde hangi yere atarsan o yerde altı milyon insan öldürür; nefesini aldığı anda öldürürmüş. Sen bunları hazır eder sonra sokaklarda barış isteriz diye bağırırsın.. Bağdat’taki kumandan, Bağdat’a hükmeden kimse, Bağdat’taki cevâbireden. Peki ne hazır etti onları? memleketi içerisindeki kendine tabi olmayan insanlar içinde kullandı. Şimdi serbesttir, kim hücum ederse ona atacaktır. Eh, sen hazır oldun,

  •  Avrupa, Amerika hazır değil mi?
  •  Çin, Rus hazır değil mi?
  •  Bu dünyanın hepsi silah yüklü değil mi?

 Nasıl iş bu? Sen hem perhizim dersin hem lahana turşusu yersin, nasıl iş bu? Lâkin şeytan öyle bir hale getirdi ki, millet deli oldu. Şimdi aklını kullanan yok. Bir avuç Kıbrısın içinde hürriyet isteriz! Ne hürriyeti? Barış isteriz diyor. Bre ne barışı ? Bir karış adanın içerisi silah yüklü.

 Bundan yetmiş sene önce yani İkinci Dünya Harbine kadar Kıbrısın üzerinde ikiyüzellibin insan yaşardı. Bütün adanın üzerinde ikiyüzelli polis, zaptiye vardı. Ellerinde tüfekleri vardı ve onlar o tüfekleri kullanmazdı, içerde yani karakolda dururdu. İngilizin usulü üzerine bellerinde tabancaları da yoktu. Polisler, yanlız bir mahfaza içerisinde bir topuz taşırdı, başka hiçbir şeyleri yoktu; ne süngüsü, ne tabancası, ne tüfeği vardı. İkiyüzelli polis neferi sûlh ve sukûnu temin ederdi. Herkes kapısını açık bıraksa kapıdan içeri bakan olmazdı. Tarlada yığdığı hasatına dokunan olmazdı, hayvanına dokunan olmazdı. Seneden seneye  büyük mahkeme, cinâi mahkeme olduğunda, ídam hükmü verecek hakimler kırmızı giyerdi. İngilizin an’anesine göre, senede bir defa müdde-î umûmî[2] gelirdi. Hakim, elinde rapor defteriyle gelir, baş hakim sorardı;

“Görülecek kaç davamız var?”

Polis derdi ki; “ ….(Glory to the Lord of heavens), yerlerin göklerin Rabbisine şükrolsun. Bütün tâzim O’nadır ki, bu sene bu memleketin içerisinde cinâyet olmamıştır ve cinâi bir dava sizin huzurunuza getirmiyoruz. Hamdederiz.”

Baş hakim o îdam cezâsı yazan kalemi bastırır kırar, o da kendi diliyle Cenâb-ı Hakk’a tâzim ederdi. Bir İngiliz, bir Sırp, bir Rum vardı. Bazı defa Türk hakimi de sırası geldiğinde oraya otururdu ki; vali, Türk hakimin önünde de baş hakim olmak sıfatıyla geldiğinde yemin ederdi. Saray önünde meydanda merasim olurdu. O hakim, ada üzerinde bir sene içinde cinayet olmadı diye şükrederdi. İkiyüzelli nefer. Mavzer tüfeği veya martin vardı başka bir şey yoktu. Eh, şimdi bizim ada sabit tayyare gemisi gibi oldu, yani bir kibrit çaksan patlayacak gibi. Bu küçük misaldir. Bütün memleketler  silah yüklü. Sokağa çıkıpta barış isteriz diyerek koşturan bu ahali delidir. Yahu bütün dünya ateş üstünde silah yüklü, sen çıkarsın, elinde bir şey yok, yanlız bağırıp durursun. Bre senin seçtiğin temokrasiyle seçtiğin adamlar bu silahları yapıyor. Sensin onlara bu salâhiyeti veren, onlara destek veren. Şimdi ne bağırırsın? Lâkin akıl ve muhakeme diye bir şey kalmadı. Ve bu insanları baştakiler öyle uyuttular. Uyku ilacını bırak çeşit türlü zehire alıştırdılar ki, insanlıktan da çıktı. Yirminci asrın insanı insanlığını da unuttu. Yediği, içtiği, kullandığı zehir oldu. İnsanlık şimdi aptal bir hayvan sıfatına döndü. Şimdi muharebe olmasın!, harp olmasın, bu kadar insanlar gidecek…

Eh bana ne söylersin, benim elimde ne var? Bizim kitaplarımıza siz bakmıyorsunuz. Avrupa, Amerika, hristiyan âlemi hepsi Armageddonu bilir, muharebe olacağını bilir. Kilisedeki papazlar, Avrupa’da, Paris’te, Londra’da, Belçika’da sokaklarda koşturup bağıran, İtalya’da tezâhürat yapan, “harp istemeyiz” diye bağırıp çağıranlara ne çıkıp söylemez? Ya patriği, ya bişofu niye çıkıp demiyor,

“Ey insanlar, bizim kitabımızda yazıyor, kıyâmet kopmazdan evvel büyük bir muharebe çıkacaktır, önüne geçilmez armageddondur!” Bunu niye söylemiyor? İslam âlemi uykuda zaten, bir tanesi çıkıp Melhame-i Kübrâ hakkında söylemez, baştakilerinden korkarlar. Ben söyleyeyim, Türkiyedekilere, Şamdakilere, Iraktakilere, Mısırdakilere söyliyeyim ki; Cenâb-ı peygamber,

 “Kıyâmet kopmazdan evvel büyük bir harp olacak”[3]

Dedi ki, insan kıranın hesabı olmayacaktır. O zamandan bildirdi ki, o zaman kullanılan hançerdi, kılıçtı, oktu, mızraktı, onunla bu dünya insanını öldürmek için yüz senede bitiremez. Ondan haber verdi ki; öyle silahlar meydana çıkacak, insanları yüzbinleri, milyonları birden öldürecek. O işaret, bu büyük harp olacak diye onların kitaplarında yazar, bizim kitaplarımızda da yazar ama bizim hocalarımızın ağızları mühürlüdür, ağzını açamazlar. İster açsın, ister açmasın. Olacak. Olacakla öleceklerin önüne geçilmez, bitti.

― Hepsi neyin belâsı?

 Şeytanın hürriyet diyerekten bu insanların yollarını şaşırtmasının neticesidir bu. Bu insanlar bu cezayı kendileri satın aldı, çünkü şeytanın arkasında gittiler,  peygamberlerin arkasında gitmediler. Başlarına geleni çeksinler. Buyurun durdurun muharebeyi. Silah bende değil, benim irademde de değil, muharebeyi durdurmak kimin elinden gelirse gelsin.

  •        Îsa peygamber de gelecek
  •        Hazreti Mehdi a.s. da gelecek.
  •        Allah’ın düşmanı Deccal da gelecek,
  •        Bütün sapık insanları arkasına toplayıp hepsini helâk edecek,
  •        Deccal mıknatıs gibi kötü insanları toplayacak,
  •        Mehdi a.s. da mıknatıs gibi mü’minleri toplayacak.

 Kitaplarda yazıyor, ister inan ister inanma Allah’ın hükmü yürüyor. Ya Rabbi affet, Tövbe yâ Rabbi ,Estağfurullah, Şükür ya Rabbi Elhamdülillah.Yâ Rabbi, bizi onlardan yazma, biz peygamberlerini de, kitaplarını da kabul eyledik, peygamberlerinin bildirdiklerini kabul eyledik, kitaplarında bildirdiğin emirlerini kabul eyledik. Gerçi kusurumuz çok, affımızı dileriz yâ Rabbi. Ol Resûl hürmeti için ki, senin huzurunda ondan büyüğü yoktur, yerleri, gökleri ve mahlûkatı onun şânına halk eyledin, ol habib hürmeti için bizide bağışla yâ Rabbi[4]


[1] Rad;41

[2] müddeî umûmî (A.)   genel davacı

[4] 27 Ocak 2003 / 25 Zilkâde 1423 tarihli sohbetten yazıya aktarılmıştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet