Sohbetül hakkani_11

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 11

Destur yâ Seyyidi,

Bu kalıbın içinde ruh olmasa, bu kalıbın hiç bir hayrı yoktur. Görünen bir şey midir  bu? Yok. Sağlam adam denize düşse iki dakika sonra çıkar dışarıya, dümdüz yatır.

― Ne eksildi bu adamda? Eksilen ne?

Elleri ayakları bütün vücudu tamam. Niye kalkmıyor? Nesi eksildi bu adamın? Teraziye koy bak bakalım, okkası eksildiyse söyle.

Bu zamanın insanı mâneviyatı inkâr eder. Mâneviyatı inkâr mânâsı, dîni inkâr mânâsındadır. Dîni inkâr etmek peygamberleri inkâr etmek mânâsındadır. Peygamberleri inkâr etmek Cenâb-ı Hakk’ın (haşa) varlığını inkâr etmek manasındadır. Cenâb-ı inkâr ettikten sonra peki,

  •      Bu kâinata kim sahiplik yapıyor?
  •      Kâinatı bırak, dünyaya kim sahiplik yapıyor?
  •      Dünyayı bu fezânın içerisinde, bir noktasında durduran kim?
  •      Fırıldak gibi döndürten kim?
  •      Tekerlek gibi koşturtan kim?
  •      Eğrilten ve doğrultan kim?

 Millette düşünce diye birşey kalmamış. Başlarına gelen belâ bu düşüncesiz kafaların düşüncesiz hareketleridir. İnsanlar, düşüncesiz insanların arkasına düşmüş gidiyorlar. Belâ ve mihnet dehlizine veya tüneline, o karanlığın içerisine akıp duruyorlar. Gözden kayboluyor, tek sıra üzerine, çift sıra üzerine insanlar yürüyor, yürüyor, bir noktada kayboluyorlar. Ne  nereye gidiyoruz diye soran var, ne önümüzde kaybolan kimseler nereye kayboldu diye arayan var. Eksilsinler daha iyi diyorlar. Eh, sen de eksileceksin. Bir gün sana da gelecek, sen de eksileceksin. Yani dünyanın üstündeki insanların bir kısmı eksilecek, bir kısmı kazık çakacak kısmından değil ki.

“Bırak eksilsinler, bitirelim!”

Eh, şimdiye kadar bitmedi, arkası geliyor. Bitirelim diyenlerin kendileri de bitip gidiyor. Biterken tabi başlarına ne geldiği avam-ı nâs sıradan haber veremiyor; ahh biz düştük siz düşmeyin diyerek sinyal veremiyor, anons yapamıyor, çünkü fırsatları yoktur. Düşer, aman biz düştük, durun başka yola girin demeye fırsatları yok. Sinyal de veremezler. Onun için eksiliyor, gidiyor, gidiyor. İnsanlık îmansızların söylediği söze göre bir meçhûle doğru gidiyorlar. En ileri filozofların söylediği sözün neticesi bu.

─ İnsanlık nereye gidiyor?

Tabi peygamberlerin vereceği cevap başka. Peygamberler ölümü biliyor, insanların meçhûle mi veya mâluma mı gittiklerini enbiyâlar biliyor. Lâkin inanan yok o başka mesele. Bu zamanın insanları, filozof kabilinden olan insanlara itibar ediyor. Filozof kabilinden olan insanlara insanlar nereye gidiyor? Diye sorduğunda bilinmeyen bir meçhule gidiyor demekten başka bir cevapları yoktur. Bilen bir kimse var mı? İnsanlar filân yere doğru gidiyor diye kaybolan insanlar, milyonlar ve milyarlar nereye gittiler? Şimdi dünya üzerindeki  milyarlarca insan da nereye gidiyor?

 Diyecekleri şudur; “Bizden önceki geçen milyarlar meçhul olan bir yere gittiler, bilinmeyen bir meçhule gittiler kayboldular. Birden kayboldular ve bizde aynı adımlar üzerinde yürüyoruz. Bizim de gideceğimiz yer bilinmeyen bir meçhuledir ki, bizden sonra gelenlere babalarınız atalarınız nereye gittiler? diye sorulacak olursa diyecekler ki; bilinmeyen bir meçhule gittiler.

― Kendilerini nereye koyuverdiniz?

 Onları kabristan denilen bir yerde bir çukur kazıp kapatıyoruz, onların meçhulleri ondan ötede bize meçhuldür. Bilinmeyen bir meçhuldür. İşte yirmibirinci asrın filozoflarının da cevabı aynı, geçmiş asırlardaki kitaplara ve peygamberlere inanmayan filozoflarının cevabının aynıdır. Diyorlar ki, bu günkü insanlıkta bilinmeyen bir meçhule doğru gidiyorlar. Peki yere nereden geldiler yahu? Filozoflara sorsan filozof başını kaşıyacak…

Bu sual bize vârid olmadı, daha önce sorulmadı. Bize geleceğin haberi soruldu lâkin kimse şimdiye kadar bu insanlar nereden geliyor diye bize sorulmadı. Bu da onların tabiriyle çok çok entesan! bir sual. Gerçi muhatab olmadım; hiçbir filozof, hiç bir okumuş insan, aklî ilimlerle kendisini techîz eden hiçbir kimse bunu araştırıp bunun cevâbını söylemedi. Gelecek için söylediler ki, insanlık bilinmeyen bir meçhule doğru gidiyor. Peki nereden geldiler yahu? Bilinen bir meçhulden mi geldiler? Meçhul mânâsı zaten bilinmeyen mânâsındadır. Lâkin biz Türkler bunu beraber kullanıyoruz, meçhulü bir başka kelime zannediyoruz ki, ifâdesi başkadır. “Bilinmeyen meçhul” diyoruz, bilinmeyen bilinmeyendir mânâsındadır asıl. Ama onu değiştiremediler de bilinmeyen meçhul diyorlar. Onların cevâbı elbetteki düşünecek kafaları varsa, nihâyet onlar da demeye mecburdurlar,

“Hakîkaten biz bu cevabı aramadık, ama yine bilinmeyen meçhule gittikleri gibi bilinmeyen bir meçhulden geldiler.”

Allah Allah. Comming from unknown and going to another unknown world. Bunlar da bilinmeyen bir taraftan geliyorlar. Kadınların ansızdan karnı şişiyor, dokuz ay sonra bakıyoruz insan yavrusu geliyor, acayip.

― Sen nerden geldin yahu?

Fakirin sesi yok, cevap veremez uva uva (ne bileyim ne bileyim) demekten başka cevabı yok ki…Var mı peki? Yoksa başka türlü mü? Paşalara sorsan paşalar da anasının karnıdan geldiğinde böyle söylerdi. Demek ki, bilinmeyenden gelip bilinmeyene gidiyor. Acayip.

― Peki bilinmeyen nedir söylesene? Bilinmeyen meçhul kimindir? Kim hükmediyor bilinmeyen meçhullere?

 Allah Allah… Milletin kafa kalmadı. Senin olacak, benim olacak diyerekten dünya sarhoş etmiş onları.

 Cenâb-ı Hakk bıraktı, Âdem peygamber yeryüzüne indirildiğinde, yeryüzünü dolaştı. Onun bir adımı bir fersah mesafeye gider, bir fersah denen bir saatlik mesafeye basardı. Kendi heybetli. Âdem atamızın ayak bastığı yerde köy oldu, oturduğu yerde şehir oldu. Onu da inkâr ediyorlar diyorlar ki “maymundan geldik!”

“Bre maymun soylu!” desen

“Ben maymun soylumuyum be?” Diye seni mahkemeye verir. Eh, sen mektebinde okutursun! Onun için büyüklere soruyorum,

― Maymunlar kaç çeşittir?

 Maymunların çeşitleri hesâba gelmez, en azından yedi çeşit var. Peki maymundan geldim diyenlerin şecereleri neredendir? Şempanzeye mi, şebeğe mi, gorile mi, orangurtana mı çıkıyor? Hangi cins maymuna çıkar bunların ataları onu beyân etmiyorlar.

 Hasılı kelâm Âdem peygamber, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetiyle, Cebrâil a.s.’ı insan sûretinde yeryüzüne gönderdi. Baktı bu kendine benzer birisi.

  “Yahu sende mi buradasın?”

  “Bende buradayım”

  “Ne yaparsın?”

“Dünya bana da verildi onun için dolaşıyorum.”

  “Dünya hem senin hem benimse hudut koyacağız ki, bilelim. Senin yerin neresiyse sen haritasını planını çiz; Annan mı baban mı ne planı çizeceksen. İşaret koyalım ve sen benim tarafıma geçmeyeceksin, egemenliğime karışmayacaksın, ben de senin egemenliğine karışmayacağım.”

 Peki demiş, taşları koymuş dizmişler. Koca dünya; bir Âdem peygamber bir de insan sûretinde Cebrâil a.s., ondan sonra aradan bir zaman geçmiş. Cebrâil a.s. ilâhi bir emirle gelip hudut taşını Âdem peygamberin hududunun epey uzağına koyup dikmiş. Âdem peygamber hudutları teftiş ederken Cebrâil’in içeriye sınırdan içeriye girdiğini görmüş. Demiş ki;

“Yahu  bu nasıl iş? Sen ne hakla arazime girip benim hududumu geçtin?”

  “Geçerim, yanlış yaptıydık, yanlış olduğu için taşı doğrultum yerine getirdim,”

“Yok olamaz!”

Cebrâil a.s. ile birbirlerine girmişler. Tabi  melâikenin kuvveti baskın gelip Âdem peygamberi aşağı indirmiş, bununla beraber yerde olduğu halde, ayağıyla o taşı hududa doğru iteliyormuş.

 Battal dünya o zamandan beri bu insanların  tamahını çekiyor. Zannediyorlar ki ya sana kalacak ya bana kalacak. Dünya kuruldu kurulalı bu hudutlar üzerinde muharebe eksilmez. Herkes hududunu aşmak ister büyültmek ister. Bir zaman büyültür, bir zaman küçültür, boyuna ihtilafımız bundan, bu dünyaya sahiplik için gene adam yok. Lâkin mâneviyata, Allah’ın kelâmına, peygamberlerine inanan azaldığı vakitte zannediyorlar ki, bu dünya bize kalacaktır. Peygamber a.s. buyuruyor ki,

“Topraktan yaratıldınız toprak olacaksınız, toprağa döneceksiniz.”[1]

Şimdi bu vücudun şenliğine bakma, et-kemik koşturuyorsun, sonuna bak. Seni koşturtan pil içerde bittiği vakitte düşeceksin, seni hemen toprağın içerisine gömecekler, aradan bir zaman geçtiğinde senin o güzel vücuduna bakacaksın ki toprak olmuş. Çünkü mayası topraktır. İnsanın yapısı budur lâkin bu zamanın insanı dünya benim olacak! diyor. Olmadı, kimseye olmadı ki sana olsun.

Ve şimdi insanlar birbirlerini yiyecek, çok insan tükenecek, çok insan mezara gömülmeden toz duman olacak, kuşa kurda yem olacak. Hasılı kelâm meçhulden gelip meçhule gittiğini kabul eden insanlar, meçhule hükmeden, evvel geldiğimiz meçhule hükmedeni, sonra dönüp gideceğimiz meçhule de hükmedeni aramadıkları için, onların başına bütün belâ bundan geliyor.

 إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

“İnna lillâhi ve inna ileyhi raciun”[2]

― Nereden geliyoruz?

 Allah’tan geliyoruz Allah’a dönüyoruz. Bunu öğretemiyorlar. Allah’tan gelip Allah’a döneceğini inandırmıyorlar, okutmuyor, öğretmiyorlar. Onun için işleri bitiktir. Hasılı kelâm insanın aklıyla çözülebilen işler var, dünya tedbiri için sana yetişebilir. Yani bundan ötesinde aklın çalışmaz, aklın çalışamaz. Şimdi gökyüzünde uydular dolaşır,

“Eline aldığın bu kadarcık âlet var, basarsın nasıl konuşursun yahu?”

“Şeyle konuşuyoruz, gökyüzünde uydu var.”

“Ben inanmam” diyorum

“Bastır da kimi istersin konuşasın?”

“Filan kimseyi” Parmağıyla üç-beş yere basar şimdi alda dinle diyor. Bakıyorum,

“Oo sen, sen misin? Engin?”

“Benim  Şeyh efendi”

“Nerdesin be bu kutunun  içinden mi konuşun?”

“ Evet, bende bu kutunun içinden konuşuyorum”

“Nasıl konuşuyorsun bu kutunun içinden?”

“Benim evimde başka kutu var, o iki kutudan konuşuyoruz biz”

 “Acayip… Nasıl oluyor?”

“Gökyüzünde uydu diye atılmış acayip olan aletler var, ondan şey ediyoruz!”

 Belki görünmeyen bir şeye inanıyorsun orada. Ve konuştuğunda hakîkaten ispatını alıyorsun. Evet, konuştuğun doğrudur. Demek ki orada birşey var.

― Öyleyse mâveviyata ne inmanmazsın?

 Bu kadarcık âletin içinden dünyada ne kadar insan varsa konuşabilirsin diye inanıyorsun ki, bunu kırk sene evvel değil de on sene evvel söylesen kimse inanmayacaktı. Çünkü telefon hattı hat üzerinde konuşulurdu. Şimdi bunlar hep telsizdir ki, akıl bunu kabul etmez. Bu telsiz konuşma; telefon yani tel ile konuşan âlet mânâsınaydı. Telli konuşma, telsiz konuşma. Şimdi telli konuşma geride kaldı. O zamanda bir insana söylesek,

“Ama deli oldun yahu? Telsiz nasıl konuşacağız be? Tel var, çalıyor tele konuşuyorum. Telle konuşuyoruz. Tel uzanmadığı yerde konuşma yok”

Derdi, şimdi avucumun yarısı kadar telefon cihazları var, ona bastığın anda konuşursun,

“Ne teli? Dün telsiz konuşamam diyordun, şimdi?”

“Şeyh Efendi bırak onu, şimdi başka îcadlar var ki, telefona bastığında konuşan kimdir göreceksin.”

 Çünkü  şimdi numarasını gösteriyor. Telefon eden adamın numarasını bilirsin, o zaman ister konuşur ister konuşmazsın. Şimdi çalışıyorlar eline cihazı aldığında oraya resmini alsın, resmini versin, işte konuşacak adam budur. O, birinci sınıf casus aleti olacak, kim konuşursa hemen bilecek…

 Hasılı kelâm herşeyi maddeye bağlayan akılsız  filozoflar iflâs etmiştir, lâkin insanlığı öyle bir istikamete döndürdüler ki, o yolda durulmaz, geri dönülmez. Bu yolda başlarına ne gelecekse çekeceklerdir. Ancak onların yoluna girmeyenler kurtulacaktır, başka herkese tehlike vardır. Onların yolunu kabul etmeyen de bir avuç insandır. Çoğunun canına okuyacaklardır. Birbirlerinin canına okuyacaklar.

 Onların aklınca “meçhulden gelip meçhule gideceklerdir.” Lâkin bize göre Allah’tan geldik Allah’a gideriz.

 Tevfik Cenâb-ı Hakk’tandır. Ya Rabbi Sen bizi affeyle, Sen’in bize gönderdiğin peygamberlerini kabul etmeye, gönderdiğin kitaplarını anlamaya bize iktidar ver. Senin emrini tutmaya, emrini tâzime bize kuvvet ver ya Rabbi. Sen’in emrinin dışına kim çıktıysa kahrolur, bizi onlarla beraber etme, biz Sizi kabul ettik ya Rabbi. Peygamberlerini, kitaplarını kabul eyledik, melekut âlemini, melekut âlemindeki meleklerini kabul eyledik, kıyâmetin olacağını, cennet ve cehennemi, mahkeme-î kübrâyı, mesuliyetimizi kabul ettik.

 Ve Sen’in takdirin olan yolu da kabul eyledik, hayır ve şerrin Sen’den olduğunu kabul eyledik. Bizi hayır yolundan, cennet yolundan ayırma, cehennem yoluna düşenlere de cennet yoluna döndürecek kullarını gönder yâ Rabbi. Senin huzurunda en büyük olan kâinatın iftiharı, surûru ve serveri olan habîbi ekrem için ve bil hürmeti el-Fatiha[3]


[1] Ta-Ha Suresi; 55

[2] Bakara Suresi; 156

[3] 28 ocak 2003 / 26 Zilkâde 1423 tarihli sohbetten yazıya aktarılmıştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet