Sohbetül hakkani_12

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 12

         Medet yâ Sultanül Evliyâ

Sultanül evliyâ; insan-ı kâmil demektir. İnsan-ı kâmil olunca peygamberimizin mümessili olur, temsîli olur. Sultanül evliyâ o vakit olur. Medet, bütün yerde ve gökte olan mahlûkata, ilâhi tecelli esas mecrâı ondan sonra taksim edilir. Destur istediği vakitte bir hat açılır,yürür.

Medet olmasa kâinat “künfeyekûn” lâhzanın içerisinde kaybolur gider. En küçüğünden en büyüğüne kadar medede muhtaç olmayan varlık yoktur. En küçüğüne ilâhi imdat yetişirse en büyüğüne de yetişir. En küçüğüyle en büyüğün bizim yanımızda farkı var, Allah’ın yanında farkı yok.

Euzûbillahimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm…

Şeytandan Allah’a sığınırız, şeytan menfî yola çağıran, şahsiyeti karanlıklar içerisinde gömülü olan bir mahlûktur. Karanlıkların içerisinde insanlara sesleniyor. “Benim tarafıma yürüyün de bu karanlıkların içerisinde size neler göstereceğim” diye menfî yola çağıranların başı şeytandır. Allah celle ve âlâ bizi onun şerrinden korusun, onun ağına düşmekten, onun oltasına düşmekten bizi sakındırsın. Çünkü ağa düştükten sonra kurtulması çok  müşküldür, çok zordur. Sana kaçıyoruz yâ Rabbi bizi şeytanın menfî yollarına, onun feleğinin içerisine düşmekten bizi sakla. Döner, döndüğü vakitte kimi tutarsa alır götürür.

 Bismillâhirrahmanirrahîm. Besmeleyi unutan, unutulur. Besmeleyi unutan Allah’ı unutmuş demektir. Allah’ı ununtan adamın işi bitmiştir, Allah onu unutulmuşa terkediyor. Allah’ın birşeyi unuttuğu yok lâkin onların Allah’a karşı tavırlarından dolayı Allah’ı unuttu demek, Allah’ı tanımamış Allah’la tanışmamış mânâsındadır. Allah ile alışverişi olmayan, Allah’ı tanımadı demektir. Allah’ı tanımadı demek, Allah’ı unutmuş mânâsındadır. Allah’ı unutan kimseyi de Allah kendi has inâyetiyle arasını açar, onu bırakır. Peki, biz sana elimizi uzattığımız vakit sen elini vermesen ne kadar ağır birşey, Cenâb-ı Hakk kudret elini uzatıyor. Tabi Cenâb-ı Hakk doğrudan doğruya kuluyla muhatab olmaz, kula gönderdiği peygamberleriyle muhatab olur. Yahudiler Cenâb-ı Mûsa’dan nice türlü mucizeler gördüler. Dediler ki;

 “Senin iddian var, Allah bana söyleşiyor, Allah bana konuşuyor ve size gelip Allah’ın bana buyurduğunu bildiriyorum. Ben sizinle Allah’ın arasında  elçiyim, peygamberim, beni size gönderdi.”

Şimdiki man kafaların çoğu,

 “Allah ile kul arasında bir şey var mı?”

 Diyor, mâdem Allah ile kul arasına girilmez, Allah ile kul arasında vâsıta yoktur diye iddia edersin, peki Cenâb-ı Allah bugün sana ne buyurdu? Mâdem ki seninle doğrudan yüzyüze konuşman vardır, söyle bakalım. Lâkin mankafa herifler diyor ki,

 “Allah ile kulun arasında vasıta olmaz!”

 Yahu bunu çıkaran mel’unlar kim? Dinden îmandan milleti uzaklaştırmak için, dîni yıkmak için uğraşan şeytanın temsilcileridir. Peki, mâdem arada kimse yoksa,

― Peygamberlik müessesesini yıktıktan sonra dinden ne kalır?

 Hiç birşey kalmaz. Öyle iddia ediyorlar; Allah’la kula arasına hiç birşey girmez! Peki, resmen doğrudan doğruya irtibatın varsa, söyle bakalım ne dedi sana Allah? Yalan! Dîni yıkmak için, peygamberliği yıkmak için. Peygamberlik müessesi yıkıldıktan sonra din diye bir şey kalmaz. Mûsa kavmi dedi ki;

“Sen diyorsun ki, Tûr dağında ben Cenâb-ı Hakk’la konuşurum, onun üzerine gelip O’nun buyruğunu buyururum. Yok! O’nun seninle  hakîkaten konuşup konuşmadığını biz de işitelim bakalım.”

Cenâb-ı Hakk’ın emri üzerine benî israillilerin sert kafalılarından, akıl hududunu aşamayanlardan, herşeyi akıl hududuna çekmek isteyenlerden yetmiş kişiyi seçti.

 Herşeyi akıl hududuna çekmek isteyenlere bir sual var. Gökyüzünde her gün, sabah doğup akşam üzeri batan, güneş dediğimiz Allah’ın yarattığı bir yıldız var. Bu güneşe akılla baktığınız vakitte, doğarken ve batarken sini veya tepsi kadar görüyorsunuz.

― Akıl ne diyor?

  Biz gördüğümüz gibi inanırız, gördüğümüzün ötesinde bir şeye inanmayız. Peki, bu güneşin büyüklüğü görüldüğü kadar mı? diye kendisine sorarsan hayır diyecek. Sen diyorsun ki, benim aklım göründüğü kadarını kabul etmemi emrediyor, peki aklının hududuna güneşi çektiğin vakitte güneş bir tepsi kadardır. Bu senin hükmün, aklının verdiği hüküm tamam mıdır? Değildir. Öyleyse herşeyi aklınla neye ölçmeye kalkarsın sen? Dünyanın şarkından, gündoğudan gün batıya kadar güneşi hareket ediyor görüyorsun, aklımızla baktığımız vakitte dünya sabittir, güneş harekettedir, güneş doğdu, güneş batıyor deriz. Dünyanın yürüdüğünü görmüyoruz, lâkin güneşin yürüdüğünü görüyoruz. Demek ki güneş yürüyor bu kadar mesafeyi katediyor. Aklının hududuna çektiğin vakitte aklın yanlış hüküm verdi. Aklın yanlıştadır. Yani “illâ gördüğümüz bir şeyi görmesek inanmayacağız, çünkü aklımız görünmeyeni kabul etmiyor” diye bir kâide ortaya koyarsan bâtıldır. İsrailoğullarından yetmiş kişi geldi dediler ki,

“Sana konuştuğunu duyalım ondan sonra inanalım!”

 Bir şeye inanmak için görmek kâfi değildir. Bir şeyi gördüğün vakitte inanırım diyerek inanmak aklın mâverasında, ötesinde olan, aklın yetişemediği yerde meydana gelen hadiseler, meydana gelen yaratılmış olan mahlûkat ki; onlar aklımızın yetişmediği yerdedir. İnanç, inanmak; aklın, ben göremiyorum ben duyamıyorum dediği yerdeki varlıkları kabul etmektir. Yoksa aklın bu tarafta gördüğü yerde “Bu ağaçtır îman et, bu güneştir, bu aydır îman et, bu denizdir, bu dağdır îman et.. ” Buna îman diye bir şey yok, orada görüyorum zaten.

Oraya yetmiş kişi geldiler işitelim dediler. Cenâb-ı Hakk azametiyle Mûsa peygamberi muhatab tuttu ve hitâbı mukaddes doğrudan doğruya Mûsa peygamber de o hitaba dayanamadığı cihetle vâdideki o ağaçtan işitildi ki, ilâhi tenezzül ile Cenâb-ı Hakk Mûsa peygambere o vasıtayla işittirdi. Sâir enbiyâ Cebrâil ile işitir. Cebrâil ile peygamberlerine hitâb eder. Cebrâil a.s. olmasa, kimsenin o ilâhi hitabı işitmeye tahammülü yoktur. Orada onu gösterdi. Dediler ki,

 “İyi, peki sen bunu böyle söyledin, bu senin dediğin Rabbinin, Allah’ının sözüyse bizim bunu söyleyeni görmemiz lâzım ki tam kanaat getirelim!”

 Pozitivizmin aslı oradan gelir, müsbet ilmin ilk basamağı oradadır, müşâhade ve tecrübe: “Gördüğümüzü ve  tecrübe ettiğimizi kabul ederiz, gördüğümüzün ve müşâhade ettiğimizin ve tecrübe yaptığımız şeyin ötesinde birşeyi kabul etmeyiz.” Müsbet ilim dedikleri budur. Onun ötesini kabul etmiyor. Burada bir yüzük  taşı var, bu yüzük taşı bu halkanın üzerinde oturur. Bu halka olmasa o yüzük taşını sen taşıyabilir misin? Yani herşeyin bir mesneti, her varlığın bir mekânı olacaktır. Peki bu senin gördüğün ve tecrübe ettiğin şeyin oturduğu neresidir? Ben gördüğümü ve tecrübe ettiğimi kabul ediyorum, ondan ötesinde bu nasıldır, boşlukta mı durur? Bu senin gördüklerinin kaidesi nedir? Neyin üzerinde duruyor? İlimse ilmin üzerinde oturduğu müteârife dediğimiz esaslar vardır ki, bunun üzerine kurulmuştur onlar. Nedir onlar? Cevap yok. Onlar,

“Yok! Sana konuşan kimdir? Biz sana konuşanı görmedikten sonra bu  dinlediğimiz sözün senin Rabbinin sözü olduğunu kabul etmeyiz!!”

 Dedikleri vakitte bir şimşek çaktı. O şimşek yeryüzünde belki bir defa oldu. Bu bizim şimşekler bir şey değil, oraya öyle bir şimşek vurdu ki, hemen o yetmiş kimsenin ruhları teslim oldu, gözleri açık kaldılar. Onların işleri bitti. Çünkü dediğimiz gibi onlar herşeyi aklın hududuna çekmeyi istediler ve aklın ötesini kabule yaklaşmadılar. Bir vuruş kendilerine geldi, bundan ötesine dayanamazsınız diye kendilerini yaktı. Tâ ki Mûsa peygamber “Ya Rabbi, bunların içerisinden birkaç aklı zayıf ve sefih olanın yüzünden Sen bizi helâk etme” diye secdeye kapanıp münâcat ettiğinde kendilerini kaldırdı.

 Şimdi bu günkü zamanda bu bizim yaşayan insanımız “Allah’ı unuttu” dediğimiz vakitte müşahhas olarak bunlar Allah’ı görmek iddiasındadır: O  yahudiler gibi görelim ve kabul edelim! Hiçbir insan orada Allah’ın sözüne muhatab düşemezdi. O hitaba mazhar olan yanlız Mûsa peygamberdi, onun vasıtasıyla onlara bildirildi. Aslında o ağaç konuşmayıp Mûsa peygamber kendisinden onlara işittirdi. Mûsa peygamber asıl o ağaçtaki tecellîden işitmişti, o işitmeye onların tahammülü yoktu, onlara kendinden verdi. Kendinden verdiğinden şaşırıp kaldılar konuşan kimdir görelim! dediler. Mûsa peygamber kaldırsa, Mûsa peygamberi görecekler, lâkin Mûsa peygamberin görünüşü, o zaman gördükleri Mûsa değil, yerle gök arası kadar farklı olur. Çünkü Musa peygamberin işittiği tecelliyi olduğu gibi o ağaçtan onlara işittirse, o görelim sözünü söylemeden hepsi kül olur biter.

 Hâsılı, Cenâb-ı Hakk her kuluna muhatab olmaz, her kulunu muhatab tutmaz. Çünkü herşeyin bir yolu ve yöntemi vardır, her insanın kabiliyeti başka başkadır. Nübüvvet rütbesi, peygamberlik müessesesi, melekûtun yeryüzündeki temsilcileri olarak peygamberler gelir. Onlar melekût âleminde durur. Yüzleri dâima Cenâb-ı Hakk’a nâzırdır. Şimdiki insanlar,

 “Yok, Allah ile kul arasında vasıta yoktur!” diyor.

 Peki sen vasıtasız Allah’la ne konuşuyorsun sana ne söylüyor? Onu reddettiğin vakitte insanlar bu günkü hale düştüler. Tekebbür ve tecebbür, kendilerinden bir büyüklük firauvnî sıfat ve nemrut sıfatı üzerlerine giydirildi bunlara ki; o zûlmetin içerisinde kaldılar.

  •   Nemrut, İbrahim as.’ın Allah tarafından gönderildiğini kabul etmedi,
  •   firavun da Mûsa a.s.’ın Allah tarafından gönderildiğini kabul etmedi.
  •   Ebû cehil de, Efendimizin Allah tarafından gönderildiğini kabul etmedi.

― Bu zamanın insanlarının hâl ve şânı nedir?

Bu zamanın insanları topyekün; “Bizim gökyüzüyle alâkamız yoktur, eğer gökyüzündeki bizi muhatap tutacak olursa bize de konuşsun. Bize de konuşsun da kabul edelim, yoksa bizim  gökyüzündekinden (hâşâ; Cenâb-ı Allah zamandan ve mekândan münezzehtir) alâkamız yoktur!!”

Dedikleri için kendi nefislerine bırakılmışlardır. Şimdi öyle bir boşlukta yuvarlanıyorlar ki, düşmemek için bir tutanak arıyorlar. Dünya zâhiridir, tutanak yoktur. Zâhirde düşmüş oldukları bu korkunç uçurumdan tutabilecekleri ve onları tutabilecek hiçbir şey yoktur. Hergün aşağıya daha ziyâde düşüyorlar. Gökyüzünden gelene inanmadıkları için gökyüzünden gönderilen eli tutuncaya kadar yirmibirinci asrın insanına kurtuluş yoktur, gideceklerdir. Firavun gitti, nemrut da gitti, ebû cehil de gitti. Onların soyundan gelenler de gitti.

 İşitiyormusunuz, bugün dünya üzerinde bu insancıklar korku içerisindedirler. Bağırıp çağırıyorlar ki, harp olmasın, harp istemeyiz. Peki bu insancıklar hiç dönüpte melekûta doğru,

“Ey bu mülk ve melekûtun sahibi olan Allah (c.c.) sen bizi kurtar!”

 Dedikleri var mı? Elindeki yaftalarla dolaşmayla kurtulacaklar mı bunlar? Nasıl iş? İşte delilik bu. Müslüman geçinenler, Bağdat ahalisi, Irakın üzerine bu kadar kuvvet geliyor diyor ki, hepsini yakacak.

  •           Ateşe hükmeden kimdir? Allah’tır
  •           Havaya hükmeden kimdir? Cenâb-ı Hakk’tır
  •           Suya hükmeden kimdir? Cenâb-ı Allah’tır

 İsterse rüzgarla dönen hortum var, Amerikanın yapacağını isterse Bağdatın iki dakikada üzerinde döndürdü mü, Bağdat diye bir memleket kalmaz, insan da kalmaz. O hortum çeker, Arap körfezine döker. Arap körfezini istemezse Hint okyanusuna döker. Hint okyanusu büyüktür, döktüğü yerde kaybeder.

  •      Havaya hükmeden kimdir ey insanlar? Allah desene!
  •      Amerikana hükmeden kim? Allah desene!

 Topu varmış, bombası varmış. İsterse anında o senin çok güvendiğin atomların, nükleer bombaların başlıkları var.

  • Cenâb-ı Hakk insanları yarattı mı? yarattı.
  • Cinnîler var mı?
  • Cinnîler kimin kumandasında?

 Cenâb-ı Allah isterse bir kuluna bir tasarruf verir. İnsanoğlu cinnîlerden çok şereflidir. Bir cin bir saatin içerisinde atom başlığı dediğimiz imha silahının hepsini toplayıverir, atıldığı vakitte bayram topu kadar da ses çıkartmaz.

 İnanç kalmadı, millet sokaklarda titriyor, koşturuyor. Girsene camiye, Allah’ın evliyâları var, ehlullah var, gitsene. Hele bu hacılara ne kadar öfkeleniyorum. Dünya ve âhiretin sultanı Hz. Muhammed Mustafa s.a.v’in huzuruna varıp o peygambere,

“Yâ Resulullallah ümmetlerinin hâli böyledir, bizi kurtar”

Diye niye söylemezsin? Giden hacının da îmanı yok, peygambere karşı söz söyleyemiyor, bir selam veriyor, selamdan ötede ağzını açıp bir şey söyleyemiyor. Be sultan o; “Ümmetlerin hâlini işitirim, görürüm” diyor. Ne gitmen arzedesin hâlini.

“ Vehhabîler koymuyor!”

 Vehhabîleri sen koydun oraya. Sokaklarda kadın-erkek ellerinde yaftalarla koşturuyor. Hadi Avrupanın insanı Allah tanır peygamber tanımaz diyelim, Müslümanlar; Pakistanlılar, Bağdatlılar bilmem hangi memleketteki müslüman geçinen erkekler, kadın-erkek… kadının sokağa çıkması haram. Hangi şeriatta var bu kadın sokağa çıksın da erkeklerle beraber biz muharebe istemeyiz! Diye bağırsın.. Kime söylersin muhatabın kimdir? Bu memleketin reisiyse, biz muharebe istemeyiz diye telefon et, yaz. Sokakta sana muhatap kimdir? Kimi muhatap tutuyorsun? İngilizde bu kadar ahali ayağa kalkmış. Sen ingiliz tabasısın. Alamanda bu kadar, Fransızda bu kadar ayağa kalkmış. Ne kalkarsınız ayağa muhatabınız kimdir? Siz kendi hükümetinizi muhatab tutuyorsanız o usûl değildir. İstemeyiz diye yazın bir arzuhal verin. Onlar senin tâyin ettiğin adamlardır. Değilse ne faydası var. Yüce Allah’ı neye muhatap tutupta camiye gidip evliyâlar makamına gidip peygamber huzuruna çıkıp dua etmiyorsun. Heryerde bu kadar mukaddes makamlarımız var. Bir de o Filistinliler, onlar da her gün ölüyorlar, hergün kırılıyorlar gidipte mukaddes makama girip,

 “Ey iki haremin üçüncüsü, beytül makdisin Rabbi olan Mevlâmız, bunlar bizi hergün doğrayıp duruyorlar, bizim üzerimizden bunları defeyle, bizim gücümüz yetmiyor, Sen bize ilâhi imdadını gönder” niye demiyor.

  •             İslamın şeriatı sokaklarda taş atmak mı?
  •            İslamın şeriatı bölünüp yetmişiki parça olmak mı?
  •             İslamın emri, Allah’ın emri bu mu?

Değil. Lâkin kimkime tımtıma. Bir avuç Kıbrısın içerisinde on parti işler. Allah ona bölününüz dedi mi? Birbirinizi yeyiniz sokaklarda. Burdaki başka âlem. Öyle olduğu vakitte Allah’ı unutan kimseler unutulur, ilâhi inayet yetişmez, ezilip biterler, giderler.

― Çâre ne?

Çâre; Allah’ı hatırlayacaksın. Allah’tan geldik Allah’a döneceksin. Ruhaniyetimiz, ruhumuz, âlemi ervahtan, melekut âleminden geliyor, süvârisi buradadır. Ruhlarımızın bineği, bu ten kafesidir. Bu ten kafesine ruh binmedikten sonra sende hayat yoktur, bir parça etsin. Nitekim bu melekûttan gelen o ilâhi sır, ruh çıktıktan sonra senin o maddî varlığın ten kafesin bir para etmez, kokmaya başlar. Hemen onu dürür, yıkar yıkamaz alıp götürüp toprakta bir çukurun içerisinde tıkıverirler. Kıymeti yoktur.  Bildirilemiyor, bilmiyor, anlamıyor. İnsanlar başka yollara saptı onun için düştüler. Onun için Cenâb-ı Allah habîbine olan vaadini yerine getirecek ve dünya üzerinde Allah tanımayanları tüketecek, Allah diyenler kalacaktır. Bazıları,

 “Muharebenin sonunda kim kalacak? ”

Diyor, Allah’ı kabul edenler kalacak, kabul etmeyenler hepsi çöplüğe diyorum. Mesele bundan ibârettir. İster anlasınlar ister anlamasınlar.

Euzûbillâhimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm dediğin vakitte melekût âlemiyle irtibata geçmiş demeksin. Allah’ı kabul etmiş demeksin. Allah’ın sana yardım edebileceğini, seni kurtarabileceğini kabul ettin demektir. Allah’ın elini kim tutarsa elini bırakmaz çeker ve kurtarır. Vakit şimdi çok geç kaldı ama gene aklını başına toplayıp kendisini îman tarafına aktaran kimseler, Allah’ı unutmayanlar kurtulacak, Allah’ı unutanlar gidecektir.

Yâ Rabbi yâ Allah. Yâ Rabbi sana îman eyledik, senin emrine teslim olduk, senin emrin üzerine cennet yolunu tutmak isteriz, cennet yolundan bizi ayırma, biz inanıyoruz ki, cennet yolunda olanlara bir şey dokunmaz. Yine inanıyoruz ki, cennet yolunu bırakanlar kendilerini helâka atmış olacaklardır. Bizi cennet yolundan ayırma, bu kullarını da cennet yoluna döndürecek senin kullarını bize  gönder ya Rabbi. O zatın hürmeti için ki senin huzurunda ondan kıymetlisi yoktur, habîbindir, serveri kâinat, surûru kâinat, fahri kâinattır. Bi hürmetil habîbi bi hürmeti el-Fatiha.[1]


[1] 23 şubat 2003/ 22 Zilhicce 1423  tarinde verilen sohbetten yazıya aktarılmştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet