Sohbetül hakkani_14

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 14

Ricâli kirâmın vazifeyi ihmal edip hac vazifelerini tamamlayıp bayram edecekleri hafta gelen haftadır. Günlerimiz bu sûretle aylarımız ve yıllarımız süratle geçiyor, âhiret yaklaşıyor, dünyanın âkibeti de yaklaşıyor. Dünya da dümdüz bir satıh olacak, üzerinde hayat kalmayacaktır. Aya çıkmışlar, ayda hiçbir şey yok bir sahradır diye ifâde veriyorlar. Bulduklarını kendileri de bilmez. Onun için onun da âkibeti; ayın, günün ve yıldızların hepsinin varacakları bir yer, bir durakları olur. Bizim üzerimizde bulunduğumuz dünyanın durağı herhâl yakın olmuştur. Âhir zaman Peygamberinin a.s.’ın bildirdiği üzere dünya son durağına doğru yaklaşıyor. Dünya üzerindekini ve içinde yatanları atacak ve Mahşer yerine toplayacaktır. Her şeyi yaratan Allah’tır. Şimdiye kadar hiçbir kimse çıkıp ta,

 “Bu karıncayı ben yaptıydım”

Diyemedi. En küçük mikrop dedikleri her tarafta varmış. Ne tutulur, ne görülür, belki mikroskobun, büyütecin altında görünürler. Aletle tutamazsın. Yaratılmış bir şey, çok ufak. Çok ufağa elimiz yetişmez, çok büyüklere göre ne elimiz ne kendimiz yetişmez. Yetişmesine imkân yok. İnsan; zayıf yaratılmış, çok zayıf yaratılmış. Lâkin Cenâb-ı Allah,“Benî âdemî balçık çamurundan halk eyledim sûretini verdim” diyor. Hiçbir kimse insan sûretini düşünebilir mi? Modeli ondan, yapısı ondan başka bir resimde insan yapsın. Cenâb-ı Allah model istemez.

Kûn fe yekûn: Böyle bir mahlûk yaratacağım dedi, lâkin bizim anlayışımıza göre Cenâb-ı Allah yeryüzüne dört melâikeyi gönderdi, toprak aldırdı ve o toprağı kudret çeşmelerinden yoğurdu. Cenâb-ı Hakk dilemiş olsaydı Âdem peygambere “ol!” der oluverirdi. Lâkin bize göre melâikeler yeryüzünden toprak getirdi onu yoğurup sonra o mahlûkun sûretinin nasıl, ne olacağını orada o balçık gibi olan çamurdan Âdem peygamberin sûretini halk eyledi. Dilese Âdem peygamber ânında orada hazırdı. Lâkin insanoğlu sen insansın, senin aklının miktarına ve idrâkinin anlayışının miktarına göre Cenâb-ı Allah kab veriyor. Onun sûretini tamamladıktan sonra ilâhi zâtının kendisinin ruhundan ona üfürdü. Cenâb-ı Hakk’ın üfürmesiyle dirilmesi bir olur.

― Bahar mevsiminde ağaçları uyandıran nedir?

 Bâd-i sabâdır[1], hayat taşıyan rüzgardır. Efendimizi ziyaret eder, ziyaretten sonra izin alır, hani memlekete uğrarsa, hangi ağaca üfürürse o ağaç uyanır. Onun gibi Cenâb-ı Hakk yeryüzünü o hayat taşıyan rüzgar ile ihya ediyor, uyandırıyor, yeşertiyor, canlandırıyor. İnsana ilâhi nefesten ruh üflendiği vakitte Âdem peygamber dirilip kalktı. Çamur, toprak, balçık çamuru. İnsanı yaratan O’dur. Öyle bir sanatkâr yoktur. Aklını kullanmayan adam şeytana uyup işi karıştırır amma akıllı insan düşündüğü takdir ile ilâhi kudreti görür, ilâhi kudreti idrak eder ve toprak nasıl dirilir onu bilir. Allah’ı bilen, Allah’ın kudretinin nereye ulaşacağını ne tahmin edebilir, ne de Allah’ın kudretinin müntehâsına sonuna hayal gücü yetişebilir.

Ve Cenâb-ı Hakk insanoğluna işte böyle bir şeref verdi, aklıyla şereflendi. Aklımız olmasa kıymetimiz yoktur, dört ayaklı sınıftan farkedilmeyiz. Herhangi bir mahlûk statüsünde olacak ondan fazla olmayacaktık. Cenâb-ı Allah akıl verdiği için insanoğlunun kıymeti her an arttı. Aklı sayesinde idrak verildi, insan aklıyla idrak ediyor.. İdraki olmayana “Aklı ermez” diyoruz. Aklı olmasa o zaman insanın değeri yoktur.

 İnsan küçük, çok küçük bir varlıktır. Çok küçük varlık dünya üzerinden biraz yukarıya çıksa, tayyare yüksekliğinde yani 30-40 ayak yukarıya çıksa, belki insanların meskenlerini görür ama kendilerini göremez. Halbuki o tayyareden görünmeyen mahlûk seni görür. Sen göremezsin. O tayyarenin uçtuğunu görürsün.

 Gökyüzüne baktığın vakitte gökyüzündeki yıldızları belki irili ufaklı sayarsın. Samanyolunu değil de öbür tektükleri, gökyüzünü ziynetleyen yıldızları sayarsın. Bu boş gözle baktığında bin olsun, yüzbin olsun veyâ milyon olsun, milyonun ötesinde sayamazsın. Bu küçücük insan aklıyla teleskop diye bir âlet yapmış yani tel ile gösteren bir âlet ve bu âlet belki yeryüzünün büyüklüğüne göre kibrit çöpü kadar değil. Amerikadaki 80-90 metre yüksekliğinde dev teleskoba yukarıdan baktığında kibrit çöpü gibi kara bir şeydir. Biraz daha yukarı çıksa sakal teli kadar birşeydir, biraz daha yükselsen o kadar da gözükmez olur. Bitti. Allah’ın Kadir sıfatına bak sen; Kadir olan Allah. İşte o çöp kadar olan şey ki, bizim yanımızda dev teleskoptur.

─  Dev teleskop olması nedendir, niye “dev teleskop”?

 Kendi madde yapısı itibariyle büyük değildir, aslında madde yapısında bir cihetten dev teleskop denilebilir çünkü yeryüzündeki teleskoplar onun büyüklüğünde değil, ondaki tertibat diğerlerinde yok. Peki anladık. Küçük mü büyük mü, ya küçük ya büyük, ona niye dev teleskop diyorlar? Yukarı çıktığında aşağıdaki dev gibi ağaçlar çöpe dönüyor, nihâyet dümdüz olup gidiyor. O teleskopta 70 metrelikti binâenaleyh altı bin metre yukarı çıksan o da kibrit çöpünden de daha küçük olup kaybolacak. Allah, Allah. Allah’ın insana verdiği salâhiyete bak. O kibrit çöpü kadar olan dev teleskop denilen alet, bizim gözlerimizin dalamadığı gökyüzünün derinliklerine dalıyor. Bu gözlerin bakamaz, bu gözlerin bir hududa kadar bakıyor da, Allah sana o salâhiyeti verdi ki bir âlet yapasın, gözlerinin bakışlarının yetişemediği yerden ilerisine de o kibrit çöpü kadar âletle yetişesin, bakasın ve göresin. Ne azamettir! Çıplak gözle o teleskoba bakmak yasaktır, o ancak radyo dalgalarıyla resim çeken teleskoptur. Son sistem. Gözün bakmasına ihtiyaç yoktur. Radyo dalgalarıyla bir acayip kuvvet hâsıl oluyor, bu karanlıkları geçiyor, karanlıklardan ötede dev gibi âletler görüyor. Dev teleskop olması, gösterdiği müthiş, insana dehşet veren görüntüleri zapt ettiği içindir. Çıplak gözle bakmak yasaktır, tahammül edilemez. Oradaki astronomi âlimleri illâ o radyo dalgalarıyla alınacak resme bakar. O radyo dalgalarıyla gökyüzünde araştırma yapıp gördüğü manzaraları o âletle resme döndürür, resmin üzerine gözle bakar. Gözlüğü koyup bakamaz, dehşetten insanın kalbi çatlar. Allahuekber! O âletlerle baktığın vakitte rengârenk kerkeşanlar görünür, çeşit türlü, gözalıcı, kalbi kendine çeken renklerle yüklü âlemler görünür. Cemâl tecellisinde bir de koyu simsiyah ve ihtişam yüklü manzaralar vardır ki; insan ondan dehşetle ürperir. Ona bakmaya yüreği patlar. Menekşe rengi, rengini tarif edemeyeceğin renkte cemâl ve celâl yüklü âlemler seyrettiriyor. Hem de kibrit çöpü kadar bir aletin içinde. Ona da sen bakamıyorsun âlet bakacak.

 “…Allah’ı düşünün”

 Diyor Peygamber a.s.; Allah’ı düşünün tefekkür edin, çünkü Allah’ı tefekkür sizi Allah’a bağlar, sizin Allah’a karşı olan itikatınızı artırır, tâzimizi, kulluğunuzu, şerefinizi artırır. Allah bize de nasip etsin ki, kendisini takdir edebilelim ve O’nun bizi takdirine karşı biz Cenâb-ı Hakk’a kulluğa şitâb edelim, koşturalım. Dünyanın çeşit türlü hali olur kıymeti yok, dünya hergün değişir. Dünya bir kararda durmaz. Bir kararda duran Cenâb-ı Hakk’tır. Cenâb-ı Hakk’a yakınlık kazanmaya bak, boş durma, Allah’a yakınlaşmaya bak,

― Neyle yakınlaşacağız?

Vücudunla yakınlaşma olmaz. Vücudunla yakınlaşmak: ölüm sana yakınlaşmaktadır, ölüm seni dünya âleminden alıp başka âleme nakledecektir. Binâenaleyh günden güne biz âhiret âlemine yaklaşıyoruz. Biz yakınlık arasak veyâ aramasak âhiret âlemine yaklaşıyoruz ve bir gün âhiretin vazîfelileri gelip emâneti bizden isteyeceklerdir. “Bu kadar sene  sende durdu, bu emâneti almaya geldim” diyecektir ve bu vücudumuzun yakınlığı çeke çeke nihayet kabrin içerisine kadar gidecektir. Bu cismin kabrin içerisindeki Allah’a yakınlığıyla ruhumuzun yakınlığı bir arada. Onun için ruhanî yakınlığı ara. Ruhanî yakınlığı da Allah demeyen adam bulamaz. Allah diyecek ki, her Allah deyişinde Allah’a yakınlaşıyor.

  • Allah Allah Allah Azîz Allah, Allah Allah Allah Kerîm Allah
  • Allah Allah Allah Subhân Allah, Allah Allah Allah Sultân Allah

Mutlak sultan Allah. Herşey O’nundur. Bizim kulluğumuzu kabul eyle yâ Rabbi, vaktin sahibini gönder yâ Rabbi, ümmeti Muhammedin kullarına bilhassa gençlere hidâyet buyur. Elhamdülillahirabbilâlemin el-Fâtiha[2]

Hikâyeler

İbrâhim bin Edhem, önceleri saltanat ve debdebeye düşkün bir hükümdardı. Onu bu düşkünlükten kurtarıp âhiretini de ihyâ edebilmesi için, devrin ârif ve sûfîlerinden zaman zaman kendisine ibretli îkâzlar yapılıyordu. Nitekim meşhur rivâyete göre bir gece sarayının damında birtakım acaip gürültüler duymuş, uyuyamayıp merakla seslenmişti:
“Orada ne yapıyorsunuz?”
“Devemizi kaybettik, onu arıyoruz!” 

“Damda deve aranır mı hiç?”
“Ey İbrâhim! Damda deve aranmayacağını biliyorsun da, şu yaşadığın dünyevî şatafat ve debdebe içinde ebedî saâdetin aranamayacağını niçin düşünmüyorsun?”


[1]  Bâd-i sabâ  صبا باد : gündoğusunden esen rüzgar, meltem

[2] 2 Nisan 1998/ 5 Zilhicce 1418 tarihinde yapılan sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet