Sohbetül hakkani_15

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 15

Halkın bu tasavvuf hakkında, Nakşibendilik husûsunda hiçbir bilgisi ve malûmatı yoktur. Oradan buradan işitme yoluyla veyâhut birkaç satırlık yazılar yolu ile Tasavvuf hakkında bilhassa Nakşibendîlik hakkında birşeyler öğrenmek isteyenler oluyor. Tabî umûmi kitlesi itibari ile insanlık bugün dinden uzaktır. Müslümanlar da gâfil olduklarından müslümanlıktan uzaktır. Hem dinden uzak hem de müslümanlıktan uzak olan kimselere tasavvufu söylemek, anlatmak âdeta boşuna iş yapmak, boşuna nefes tüketmek, boşuna emek sarfetmek ve de bitmeyecek yere tohum atmaya benzer. Mâlesef, bugünkü dünyamızda din reformu sapıttırılmış, saptırılmış ve yanlış anlatılmıştır.

Onun için insanlar dînin lüzumuna kâil değildir. Dînin insan hayatında en zarûri faktör olduğunu kabul etmiyorlar. En basitinden bir bakışla; din zaruri bir faktördür diye bakacak olsalardı, din reformu insanlık arasında bir kıymet taşıyacaktı. Mâlesef bu yoktur. Din, bu zamanda insanların nazarında bir kıymet taşımamaktır. 20. asır insanında dîne karşı bir alâka yoktur. Bâtıl olarak bir sürü din var. Hak olarak bir din var: müslümanlık. Bâtıl dinlerin çoğu bugün insanlara kendisini kabul ettiremiyor. Kuru bir arayış ve merâsimden ileri insanlara bir tesiri olmuyor. Dînin maksadı insanların mâneviyatı üzerinde işlemesidir. İnsanların mâneviyatı üzerinde bir tesiri olmayan bir merasimin, malâyâniden öteye bir kıymet hükmü olamaz.

 Hak yönlü din olan İslamda disiplin vardır. İnsan bâtıl yönlü bir dîne belki pek kolay intisâb eder, çünkü bâtıl yönlü dinde bir disiplin yoktur. Hak yönlü dinde disiplin vardır. Bâtıl yönlü dinde bir disiplin olmadığı halde o bâtıl dine intisâb etmeyen kimsenin hak dine teslim olması zordur. Sağlam disiplini olan hak dîne insanın kendisini teslim etmesi bugünkü hayat şartlarında çok zordur. Ondan sonra hak olan islam dînidir. İslam dîninde disiplin vardır, haram-helâl hudûdu vardır: onu yapacaksın ama bunu yapmayacaksın. Hak olan İslam dînindeki disiplininde yine daha sıkı olan bir tatbîkatı vardır ki, o tasavvuftur. Tasavvûfun disiplini şeriatın disiplininden sıkıdır. Şimdi temsîl ile; tayyârenin pist üzerinde yürüyüşündeki disiplini başkadır, havalandığı vakitteki disiplini başkadır. O havalandığı vakit yerdeki disiplini havada kullanamaz, yerde kullandığı disiplin kuvveti havada geçmez.

 Binâenaleyh islam yeryüzünde bir disiplindir. Tasavvuf; mânevi mertebelere tâlip olan kimseleri yükseltecek disiplindir. Tasavvuf, mânevi makam, mânevi rütbe, dînin mânevi zevklerini isteyen, mânevi mertebelerine yükselmek isteyenlere âit olan bir disiplindir ve islâmın içindedir. Ötekisi tasavvuf ile alâkası olmadan;

“Yeryüzünde biz dolaşmak ile iktifâ edelim, melekût âlemi bize şimdilik gerekmez zaten melekût âlemine öldüğümüz vakit bizi çekip çıkaracaklar.” diyenlerdir.

 O kimselerin yeryüzündeki tasarrufları şeriat üzerinedir. Melekût âlemini isteyenler için yol ise târikattır, mârifettir, hakîkattır ki bunlar tasavvuf yollarıdır. Hülâsası budur, bundan daha hülâsasını târif edecek adam mevcut olsun zannetmem. Başka türlü târifi yoktur, yanlış târif yapacaktır. Bir kimse tasavvufu isterse onun açıklamasını onun tatbîkatını elbetteki erbâbından soracaktır. Tasavvufa tâlip olan gelsin. Tâlip olmazsa, ne yapacaksın? Şeriatı öğrensin, şeriat yolunda yürüsün.

 Cenâb-ı Allah “yeryüzünde dolaşın!” buyurdu. Yâni, “Dolaşsın şeriatın kendisine verdiği salâhiyetle dünyanın magribini maşrıkını fethetsin, durmasın. Sefer etsin” diyor. “Seyr ediniz!” Seyr-ü Sefer. Bu bir emirdir. Yerinde durma! yürüyeceksin, açılacaksın, magribi maşrıkı aşacaksın. Hakk için aşacaksın.

 Mülk verilmiştir; Ebûlfeth melekût âlemini istedi. Cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Hân melekût âlemi ile meşgûl olmak, oraya çıkmak için için şeyhinden halvet istedi. Şeyhi dedi ki;

“Sana mülk verilmiştir, senin hizmetin mülktedir. Seni şimdi alıp derviş yapmam, sen Sultansın. Sultan olarak tâyin edilmişsin, senin işin o, dervişlik değil. Sen ümmetin üzerinde Sultan tâyin edilmişsin, varacağın rütbenin hakîkatını o yoldan bulacaksın, başka yoldan bulamazsın.”

Onun gibi yeryüzünde mü’min kimse dolaşması lâzım, enerjisini hak yolunda sarfetmesi lâzım. Şimdi enerjiyi sarfedecek yer yok. Çoluk çocuk tüfek oyunu oynar, boşu boşuna bilmemne oyunu oynar. Eskiden derlerdi;

“kul seyrü fil ard”[1]

“Yeryüzünde dolaşınız, yürüyünüz” diyerekten Cenâb-ı Allah’tan emir var. Yürüdüğünüz vakit size bilmediğiniz ufuklar ve bilmediğiniz ülkeler açılır, herşey açılır.

  • Millet miskinleşmiş,
  • Oturduğu yerde yozlaşmış,
  • Uyuzlaşmış,
  • Bir yere yaramaz hâle gelmiş,

Enerjilerini oldukları yerde tüketiyorlar. Batarya ile çalışan oyuncaklar var; bataryasını koyup elinde tutuyor, elinde çalıştırıyor. Yere koymuyor ki yürüsün, o batarya elinde tükeniyor.

Onun gibi şimdi bu müslüman gençler yürümüyor, sefer edemiyor, oldukları yerde kalıyorlar. Kahvehâne köşelerinde, tembelhânelerde oturuyorlar, enerjilerini tüketiyorlar. Deşarj, boşalma lâzımdır. Çünkü enerji geliyor ve boşalacak yer arar, boşaltamıyor. Onlara ön vermek baştakilerin de işine gelmiyor. Jetler olduğu yerde çalışır ve kumandaya bakar. Kumanda elini çektiği vakit yürümeye başlar. O jetler olduğu yerde en son kuvveti ile fıldır fıldır çalışır lâkin kumanda elini çekinceye kadar jet olduğu yerde kükrer ama pilot onu havaya kaldıramaz. İş yapamaz. Gençlikte öyle bir kuvvet mevcuttur lâkin hepsi bağlıdır, yerinde kımıldayıp duruyor. Çünkü kumanda makamındaki kimseler gençlere ön vermiyor. (Misafir soruyor),

―Tasavvufun haricinde de bu hedefe Fethullah Hoca´nın talebelerinin yaptığı gibi sadece eğitim şekli ile gidilemez mi?

Aslında Fethullah Hoca işin farkındadır; mânevi esas olmaksızın işin yürümeyeceğinin farkındadır. Mânevi kök olmaksızın hiçbir hareketin bir netîce vermeyeceğini o pek iyi biliyor. Nitekim onların da intisabları vardır, zîra şartlar onların kendilerini aşikâre etmelerine fırsat vermiyor. Aslında Sâid Nursî hazretleri tarîkat sahibi idi, çünkü tarikatsız bir kimsenin yetişmesi mümkün değildir. Çünkü tarîkat durmadan insanın ruhâniyetini besler, büyültür ve ona göre bir şahsiyet kazandırır. Şahsiyeti parladıktan sonra görülmeye başlar. Tasavvufsuz şahsiyetler,

  •        Nuruna kavuşmayan meşâle gibidir.
  •        Nurunu bulamayan kabir gibidir.
  •        Nurunu bulamayan mum gibidir.

 İnsanı mânen uyandıran tarikattır ki Kuran’da;

“Biz habîbimize Kuran ve nur indirdik” diyor. Hem Kuran inmiştir hem de nur inmiştir. Nur ve Kuran indirilmiştir. Binâenaleyh nur da tevâhüs yoluyla kalplere gelir. Nitekim Kurân-ı Kerîm’de; “Herkese nasîbi veriliyor” der. Mâneviyattan alan kimse nurdan da alır, nurlandığı vakit parlar. Bütün evliyâların islam semâsında görülmelerinin sebebi sahip oldukları vilâyet nurûnun nübüvvet nûrundan tecellî etmesiyledir. O vilâyet nûrundan evliyâlara aşılanıyor. Onun için islam semâsında hepsi görülüyor. İnsana şahsiyet kazandıran nurdur. Doğru tabir ile insanın şahsiyetini gösteren nurdur. Misal olarak, ben karanlıkta size ışık verdiğimde sizin kim olduğunuz meydana çıkacak. O nûru ben size vermezsem, siz görünmezsiniz. Nur olmadan şahsiyetin tanınması bir parça düşüktür. Şahsiyeti verilmiştir ama o şahsiyetin görülmesi için nur lâzımdır. O nur şahsiyetin çevresinde döndürülmezse, o şahsiyetin kim olduğu belli olmaz.

 Sâid Nursî islam semâsında parlayan bir yıldızdır, üzerinde nur olmazsa nasıl parlayacak, nerede görülecek? Ne görülecek ve ne de bilinecek.. Gökyüzünde nice nûrunu kaybetmiş olan eski yıldızlar var, onlar nursuz kalmıştır, onlar görünmez, belli olmaz. Nuru olanlar görülür. Bu budur, bu da budur diye şahsiyetleri de bilinir. Onun için Fethullah Hocaefendinin elbetteki mânevi yönü vardır ki, etrafındaki halka ona bağlanıyor onu dinliyor ve onu takip edebiliyor. Onda bir cezbe olmasa, onun kendi şahsında câzibesi bulunmasa, söylediği sözde cezbedici kuvvet bulunmasa, kimse ona itibar etmez, kimse kulak vermez. Onbinler, yüzbinler, belki milyondan sayılan bağlıları vardır. Ve Onun emrine mûnkattırlar, cemaati emrine itaat eder. Onun için onlar orada muvaffak oluyor.

Kupkuru olan hükümetin açtığı mektepler ki, tasavvûfi bir köke bağlı değildir. Onlarda tasavvufu kabul eden zihniyet te yok. Onun için onlar da birşeye muvaffak olamıyor. İmam Hatip mektepleri, İlâhiyet fakülteleri ve emsâli olan kuruluşlar ki, onlar tasavvuftan uzaktırlar onun için cezbeden tarafları da yoktur. Oraya gidenler ya zoraki gidiyor, ya maaş, ya bir istikbal için, veyâhutta geçim vasıtası elde etmek için gidiyor, başka gâyeleri yoktur. Dediğiniz nokta elbetteki doğrudur. Ancak tasavvûfi nokta olduğu takdirde o memleketlerin islâmı tanımaları daha kolay olur.

 Avrupanın islama giriş kapıları tasavvuf kapılarıdır, şeriat kapıları değildir. Mankafa vahhâbiler ve suudiler, islama dâvet için milyarlar sarfediyorlar, Center diyerekten bir sürü merkezler açıyorlar. Dolar, Sterlin, Mark sarfediyorlar. Tek adamı şeriat kapısı yoluyla islâma girdiremiyorlar. Bizim onlardan on para aldığımız yok, bizim elimizden tasavvuf yoluyla senede binlerce kişi islâma girer. Biz islâmı tasavvuf kapısından gösteriyoruz. Tasavvuf kapısından çıkar pabucunu, içeriye gir diyoruz, onlar da atlayıp giriyor. Tasavvufta insanı sevindirecek bir deniz gösteriyoruz. İnsanı ürkütecek değil, korkutacak değil, hoş bir yer gösteriliyor.  Biz onlara “buraya giriniz, yanlız girmek ile mükellefsiniz, başka bir mükellefiyetiniz yoktur” diyoruz hemen giriyorlar.

 O tarafta böyle yapacaksın, şöyle yapacaksın diyerekten çok teklifler koyuyorlar, onlar da kapıdan bakıyorlar ve kalk, gidelim! diyorlar.

Tasavvuf kapıları açıktır: “İçeriye girmek için bizden ne istersiniz? Ne teklifiniz var?” diyorlar. Biz de;

“Teklifimiz yok, hiçbirşey istemeyiz, içeri girin bakın, beğenirseniz durun, beğenmezseniz çıkıp gidin”

Bizim teklifimiz bu. Yâ hu buradaki bu ağaçcık, küçük bir fidandır, bunun üstüne basarsan, kırarsın. Ama öbür tarafta o bizim kabakçılar, sahâbenin üstüne ancak yirmiüç senede indirilmiş olanın tümünü yapmalarını teklîf ediyorlar. Daha yeni diktikleri fidana hemen tırmanmak istiyorlar.

İnşâllah  Allah bizi ümmete hizmette muvaffak etsin! Âmin.El-Fâtiha


[1] Ankebut Sûresi;20

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet