Sohbetül hakkani_19

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 19

Euzûbillahimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm

  • Subhanallahil aziym ve bi hamdihi: Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği tesbih.
  •  Subhanallahil ve bi hamdihi: Cenâb-ı Hakk’ı tâzimdir.

 Cenâb-ı Hakk’ı hamdiyle beraber tesbih ederim. Tesbih; tenzihtir. Tahmid; tâzimdir. Bizim lûgatımız kâsirdir, bu kelimelerin karşılığını ifâde edebilecek saltanatta bizde kelime yok. Kelime hazînesi arapça.

  •  Hiç bir lûgatta da Subhanallah’ın tek kelimeyle karşılığı yok.
  •   Tahmid ve temcid: bunlarında ne latincede ne rumcada ne başka bir lûgatta tek kelimeyle karşılığı yok.
  •  Bismillahirahmanirrahim: Rahmanın karşılığı tek kelimeyle hiç bir lûgatta yok
  •   Rahim: karşılığı tek kelimeyle yok…
  •   Lâfza-i celâl’in karşılığı katiyen yok.

 Bismi ilâh desen ilâhın karşılığı müradîdi olan tek kelime bulunur ki, Tanrı Tealâ Hz.’leri diye eski Türklerde kullanılırdı. “Tanrı” bize yabancı olan bir kelime değil. Şimdi bazı sivri akıllılar Tanrı kelimesini çıkartmak isterler, “Tanrı” bizim ecdâdımızın kullanmış olduğu bir kelimedir. Bunu çıkarmak kastındadırlar doğru değil, çünkü Tanrı, ilâhın mürâdifi olan bir sözdür; “Tanrı Tealâ” denir. Bilhassa avam-ı nâs için yazılmış, telif edilmiş, tasnif olunmuş kitaplarda, Tanrı Tealâ Hz.’leri diye geçer, yâni islâmın dışarı attığı bir isim değildir.

 “Eûzübillâhimineşşetanirracim” derken şeytanın asıl tam müradifi olmuyor: Kovulmuş şeytan veyâhut atılmış şeytan, veyâhut taşlanmış şeytan.

Allah’a hamd ederiz ki, bu, Cenâb-ı Hakk’ı tâzim eden sözler bizi tatmin ediyor yâni müslüman olarak bizler bu sözleri tâzim ederek kabul ediyoruz. Bizim kalbimizde ona has olan mânâ ve makam vardır. Onun için “Bismillah” dediğimiz vakitinde bunun mânâsını sormanın gereği yoktur.

― Bismillâh nedir, neyi ifâde eder?

Besmele-i şeriftir. O kadar. Bismilah, besmele-î şerifi ifâde eder.

― Besmele-î şerif neyi ifâde eder?

Bismilâhı ifade eder.

Medet yâ Sultanul Evliyâ,

 İmdat, yâni yardım istemesi insanın güzel ahlâkındandır. İmdat: “Allah’a sığındım” demek mânâsınadır. Bir kimse Allah’ı unuttu mu Allah’sız kalır, nefsiyle kalır. Nefsiyle kalan kimseye, nefsi tanrılık yapar, amir ve nahiydir yani emreder ve nehyeder. Ya buyruğunu yürütmek ister veyâ yasağını sana takdim eder. Yasağını veyâ emrini tutmaya mecbur eder. Allah’ı unutan kimsenin emredici ve nehyedici mercî nefsi olur. Allah’ı unuttumu bir kimse kendi nefsinin elindedir, kendi nefsi o insana emreder veyâ yasak eder. Nefsi ona “Bunu yap!” der, yapmaya imkân varsa yapar, geri kalmaz. Yapma dediği vakitte de yapma dediğini de yapmamak üzere bütün gücünü sarf eder. Nefsine olan ittibâını ki, % 100 ittibâ vardır, nefsinin elinde olan adamın kendi nefsine % 100 uygunluğu vardır. Kendi nefsine,

“Evet efendim! Emrin olur efendim!”

 Diyen kimse Allah’a karşı bunu söylese Cenâb-ı Allah ona vilâyet sıfatı giydirir, lâkin insan nefsine karşı % 100 amir ve nahî sıfatıyla itaat eder. Allah’a gelince Allah’ın emrine ve nehyine ehemniyet vermez. Belki % 1 evet der veyâ hayır der.

Onun için insan Allah’a inanmadığı zaman Allah’sız kalır, Allah’sız kaldığı anında boşalan koltuk derhal nefsi tarafından işgal edilir. Cenâb-ı Hakk’ın arşı ve tahtı mü’min kulunun kalbindedir. Bir kimse  o kalbinde olan makamı boşalttığı vakitte Allah’tan boşalan kalbe şeytan girer şeytan hükmeder ve bütün işleri ve hareketleri şeytanîdir, mühürlüdür. Şeytan girer.

  •  Yüzyirmidörtbin peygamberler gönderilmesinden gaye nedir?
  •  Yüzdört kitap gönderilmesinden bütün maksat ve gaye?
  •  İncil, Tevrat, Zebur, Furkan’ın şeref nüzul bulmalarından gaye?
  •  Şeriattan, tarîkatten,  mârifetten, hakîkatten maksat ve gaye nedir?
  •  Allah bunları gönderip ne istiyor?

Şimdi burada kendini tanıtmak için veyâ kendini tanımak için bir söz söyleyeceğiz. Bunların hepsinin gelmesinden maksat; kendini tanımak içindir. İnsanlara bunun için gönderildi, insanlara kendini tanımak için bu kadar peygamber, bu kadar şeriatler gönderilmiştir. Şimdi kendini dediğimizde ikiye ayrılır:

  1. Kendini tanımak için yâni Allah’ı tanımak için
  2. Sen, kendini tanıman için

Umumi olarak kendini tanımak için insanlara bu kadar peygamberler gönderilmiş, bu kadar kitaplar indirilmiş, şeriat, tarikat, marifet ve hakîkat yolları gösterilmiştir. Kendini tanımak için, yani bir sen kendini tanımak için bir de göndereni tanımak için. Hadîsi şerifte;

“Men a’rafe nefse-hû fekad a’rafe Rab’be-hû”

 “Bir kimse kendini tanıdığı anda Rabbisini tanır.” Kendisini tanımadığı  müddetçe veya tanımamakta ısrar ettiği  müddetçe Rabbisini tanıması da imkânsızdır tanıyamaz. Yâni Cenâb-ı Hakk’a marifet yolu insanın kendi nefsinden geçecektir.

― Kendini nasıl tanıyacak?

 Gelen kitaplar tanıtacak sana, sen oturup düşünmekle kendini tanıyamazsın. Bir kimse oturup düşünmekle kendini nerden tanıyacak. Farzımahal, bir kimse bir yerde mahpus bulunsa, öyle bir yer ki kendi aksini hiçbir yerde görmemiş bir insan, ne ayna var, ne parlak bir satıh var, ne su var, ne başka bir kimse var. Şimdi bu kimseye bir münâsebetle gizlice resmini çıkarıp eline versek kendini tanımaz, çünkü kendini gösteren ne bir ayna var, ne bir yapılmış resim var, ne bir fotoğraf var. Yok. Elinde resmi görüce,

“Yahu nedir bu? Burada bir sûret görüyorum ama acaba bu kimdir?”

“Bunu tanımadın mı? Sensin!”

“Ben hiç böyle birşey görmedim nerden tanıyacağım, hiç görmediğim adamdır.”

 Eh aynalar seni gösterir, ayna olmadan sen kendini nasıl görürsün?

“Zâtını mirat edindim zâtıma”

Cenâb-ı Hakk görünmek istedi, Efendimizin nûrunu halk eyledi. Millet Rabbisini, Efendimizde seyrecektir, doğrudan seyredemez ki. İmkânı yok. Bu kimdir? Diyecek, tanımadığım insan. İnsan, kendi kendini tanımaz. Gelen peygamberler, gönderilen kitaplar seni sana tanıtmak içindir, sen seni tanıdığın vakitte sen Cenâb-ı Hakk’ın varlığının göründüğü, zâhir olduğu bir sûret olursun. Yâni Cenâb-ı Hakk’ı kendinde  görürsün, Ondan bilirsin. Cenâb-ı Hakk’ın varlığını görmesi, olduğunu işitmesi, olduğunu söylemesi, kuvvet kudret olduğunu, ondan oraya intikal edersin.

  • Onların hiçbirisini bilmezsen sen Allah’ı nerden bileceksin?
  • Sende göz olmasa, görme olmasa Allah’ın gördüğünü sen nasıl bilirsin?
  • Sende söylediğin dil olmasa Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bilirsin?
  • Senin işiten kulağın olmasa Allah’ın işittiğini nasıl bilirsin?
  • Sende tutacak el kuvveti olmasa Rabbinin bu kâinatı tuttuğunu nasıl bileceksin?

 Çünkü bir şeyin mevcut olabilmesi o şeyin kendisini tutan bir kuvvetle mümkündür, bu dünya eğer kendisini dünya olarak tutan bir kuvvet olmasa bu dünya mevcut mudur? Senin varlığını da o zaman anlarsın ki, senin varlığını tutan, varlıkta gösteren kudret sahibi vardır ki, sen varsın.  Pozitivist olan materyalist olan güruh ki, bunlar ateist sınıftır. Bunlar görünmeyene itibar etmeyen sakat kafalı heriflerdir, akıl ve mantıkları işlemez, çalışmaz çünkü bunlar maddenin ötesinde maddede olan, güç ve kuvvetin ötesinde başka bir güç ve kudretin, görünmeyen kudretin bulunduğuna inanmıyor, kafa yok. Görünen kudret, mevcut olan âlemlerdir. Mevcut olan âlemleri meydana getiren o kudretin tecellisidir, görüntüsüdür. Yani sen bu görünen âlemleri gördüğün vakitinde, baktığında görünmeyen kudretin tecellisini anlaman lâzımdır, çünkü yanlız halinde bu küre-î arz bir boşluğun içerisinde kendi kendine teşekkül etmesi düşünülemez, hareket etmesi düşünülemez, varlığı düşünülemez. Demek ki maddenin ötesinde maddeyi yoğrup kendi iradesiyle kudret denizlerinin mutlak sahibi olan Allah, sonsuz kudret denizlerinden bu şekilsiz kuvveti şekillendirip, kâinatın içerisine salıyor. Siyah delikler var, yutuyor.

 Bir de ak delikler var şimdi, onlardan da yeni çıkış var. Biri kaybediyor biri meydana geliyor. Birisi zâhiri birisi bâtındır. Birisi yutuyor birisi koyveriyor. Demek, Cenâb-ı Hakk nihayetiz kudret kudret denizlerinden istediği sûret üzere âlemleri meydana getiriyor, sûret veriyor, göstertiriyor ve kudreti görünen bir cisim haline getiriyor. Kudret azıcık kütle, riyazi düsturdur. O muazzam bir kudrete tekâmül eder. Azıcık kütlenin iquali, müsavisi muazzam kudrettir. Yani madde enerjiye döndürülebilir, kudrete döndürülebilir.

― Madde eridiği vakit ne olur?

Kudret olur, onun düsturu da var. Azıcık kütle, muazzam bir kütleye tekâmül eder, müsâvisi odur. Fire vermez, hiç fire vermez. Atom bölüne bölüne bölünür. Madem ki bizim düşünmemiz var, hayal gücümüzle varolan birşeyi biz nâmütenahi infinitive kadar bölebilirz. Lâkin bir taksim infinitiv koyduğun vakitte sıfır çıkacak. Sıfır dediği, maddenin o birin nihayet madde olmaktan çıkıpta kudrete dönüşüne tekâmül eder. O sıfırlandığı vakitinde kütle manası, artık kütle olmak hüviyetini yitirip çözünüp nihayet kudret denizinde kaybolduğuna işâret olur.

 Şimdi bizim koca dünya ortasından patlasa, fezânın içerinde ne kadar dayanacaktır, fezanın içerinsinde dayanamaz, dayanma imkânı yoktur. Bitti. Çözülmeye mecburdur, çünkü bir kütleyi kütle olarak vücutta bulundurmak, varlıkta göstermek için altı cihetten kuvvetin onun üzerinde onu tutması lazımdır. Önünden, ardından, sağından, solundan, altından, üstünden, altı cihetle gelen kuvvet zorlar ve tutar. Nitekim şimdi uydurma elementler buluyorlar yani yeni element derler lâkin devamı yok tabi, çok az zaman içerisindedir. Onu bu uydurma elementleri hüviyetleriyle durdurabilmek için muazzam kudret sarf ediyorlar, muazzam kudretin tazzikinin altında duruyor ki, o yeni elementin unsuru görünsün. O kudret çekildiği anda o üzerinden kaybolup gidiyor, varlığı yoktur. Bu elemetlerin menderiyef cetvelinin dışında kalanlarının hepsi zoraki varlığa getirilmek istenen elementlerdir.  Lâkin o zor üzerlerinden kalktığı vakitte o kudrete dönüyor, birden kayboluyor.

 Bu kâinatın hepsi öyledir, muazzam kudretin hükmü altında ilâhi irade neyse o sûrette görünüyor. Lâtekun! geriye dön dese doğrudan kudret denizinde kaybolur, biter. Onun  için mutlak  vücut Allah’ındır. Başka vücut yoktur, başka varlık yoktur, görünen kudretin ilâhi sanatla ilâhi irade ile istediği sûrette nâmütenâhi, nihayetsiz sûretlerle görünmesidir. İstediği anda onu sıfırlıyor istediği anda çıkarıyor.

 Şimdi kendini tanı: kendini tanıyacaksın ya, kendini tanıman için bu zâhiri vücudun onu tanımasına salâhiyeti yok, imkânı da yok, onun için insanda başka bir sır vardır ki, o sır başka bir mahlûkata verilmemiştir, o sır ilâhi bir sırdır, ilâhi sır olduğundan o ilâhi sırla kendisini tanıyabilirsin. İlâhi sır olduğunu bildiği anında ilâhı tanırsın. O zaman görünenin ötesinde görünmeyen kendisi kaybolmuştur. Bunu kabul etmeyenin kafası çalışmaz, beton kafadır, hiç işe yaramaz demektir. Onun için, teslim sahipleri öyle söylemiş.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya’bidun” [1]

 “İns-ü cinni bana kulluk yapsınlar için yarattım. İns ve cinni beni tanımaları için yarattım.”

En basit aklın alabileceği noktada bunun izahını, kabre ilk konulduğunda gelen melâikesinin “Rabbin kimdir?” sorusudur. Yâni insana tanınması lâzım gelen ilk, Cenâb-ı Hakk’tır. Demek ki ilk tanıtılması gereken, bütün okumaların içerisinde herşeyden önce insanlara öğretilmesi vâcip olan, evcâb olan, farz olan Rabbin kimdir? tanıt. Bunun dışında hepsi zibil, rabish, çöpe atılacak şeylerdir. Hiçbir hayâtiyet yoktur. Bu günkü mesele de bundan ibârettir, yetişir. Bu da bir denizdir. Bir parça hayal hududunuzu yıkmak için, ya genişletmek için, insanın kafası biraz zorlanıyor ama hazmetmesi için vakit ister; bazıları tez hazmeder, bazıları da  hiç hazmetmez ya da istifrağ eder, geri atar, reddeder.

 Ümidimiz odur ki, marifetullah mertebelerine girelim. Bir kul Cenâb-ı Hakk’ı hangi mertebe üzerine tanımaya başlarsa, o tanıdığı Cenâb-ı Hakk değildir. O tanıdığı kendisinin hayalinde durandır, Cenâb-ı Hakk hayal âleminden değildir, Cenâb-ı Hakk hakîkattır; hakkulhakîkattır. Cenâb-ı Hakk’ın varlığı bizim Allah hakkındaki bildiğimiz ve marifetullah dediğimiz, her mertebede ulaştığımız anında Cenâb-ı Hakk’a bakıyoruz. O, ondan ötededir, gördüğümüz bize aittir. Allah sana benzemez, Allah senin tarifine girmez. Mânâsı; sen bir mertebede bir tarif yakaladın, lâkin Allah o tarifte değil ki. Unlimited: hududsuz. Hududsuz olduğu vakitinden sen ne kadar hudut çevirip baksan hudut yok ki o hududu geçsin. Nihayetsizdir.

 Allah bize iyi anlayış versin. İlim mertebelerinin hududu yoktur, ne kadar âlim olsan onun üstünde vardır, daha fazlası vardır, daha engini vardır. “Talip ol” diyor, çünkü her talip oluşta insanın ulaştığı bir makam vardır ki, o ona ruhâniyet kazandırır. Cenâb-ı Hakk’a yakın olmanın sonsuz zevk ve lezzetini verir ve ondan fazlasını ister, “Çok güzel daha fazlasını isteyim” der, daha fazlasını istediğinde daha fazlası gelir. Ondan aldığıyla daha fazlasını isteyim der, ileriye gider, sonsuz yakîn mertebelerinin, sonsuz kurbiyyet makamları, Cenâb-ı Hakk’a kulların yaklaşacağı nihayetsiz derece ve mertebeler vardır. Allah bizede tattırsın, kendi huzurunda en şerefli  en yüce varlık olan habîbi ekremin hürmeti için ve bil hürmeti el-Fatiha[2]

Hikâyeler

Devrin cihan hükümdarı Gazneli Mahmud, bir seferi esnasında Ebûl Hasen Harakanî Hz.  ile karşılaşır. Hadise şöyle gelişir. Sultan Ordusunun başında sefere çıkmıştı. Sefer esnasında bir vahadan geçerken, yol kenarında genişçe bir kulübe ve kulübeden duman çıktığı görünür. Sultan kulübenin içinde ne olduğunu öğrenmek için bir adamını görevlendirir. Gönderdiği adam:

“Sultanım! Kulübenin içerde bir hoca ve çok sayıda da talebesi var.”

Gazneli Mahmud, dinine bağlı, hocaları, ilim ehlini seven bir sultandır. Kulübedeki hoca ve talebeleri merak eder, kendisi Kulübeye gider. Kapıdan içeri girdiğinde, içerde bir mübârek zat, talebeleri ve çok sayıda kitapla karşılaşır. Gazneli Mahmud, selam verir, Harakanî Hz.’leri selamı daha güzel bir selam ile alır. Fakat Gazneli Mahmud’a hiç mi hiç ilgi göstermez. Bütün dünya Gazneli Mahmud ismini duyunca ayağa kalkar, fakat onlarda en küçük bir hareket yok. Sultan öfkelenir, fakat öfkesini belli etmeden sorar:

“Hoca?”

“Buyur”

“Bayezid–i Bistâmi nasıl birisi idi?”

Ebûl Hasen Harakanî hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:

“Hocam öyle bir zat idi ki, müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, îman ile şereflenirdi.”

“Bu ne biçim söz? Peygamber Efendimizi Ebû Cehil ve diğer müşrikler gördü, îmana gelmedi, senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki yüzüne bakan îmana geliyor?”

Ebûl Hasen Harakanî Hazretleri şu cevabı verir:

“Ebû Cehil ve diğer müşrikler, Peygamberimizi Abdul Muttalibin yetimi olarak gördüler, Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid–i Bistâmi Hz.’nin yüzüne, bir ateist veyâ Yahudi bu Bayezid–i Bistâmi Hazretleridir diye baksa îman ile şereflenir.”

Bu cevap sultanın hoşuna gider ve memnun olarak ayrılır. Ebûl Hasen Harakanî Hz.’leri, Sultanı dışarıya kadar uğurlar. Sultan şaşırıp der ki:

“Seni anlayamadım, geldiğimde yüzüme bile bakmadın; şimdi ise dışarıya kadar uğurluyorsun. Sebebi ne ki?”

“Gelirken kibirle içeri girdin, giderken tevâzu ile gidiyorsun, şimdi güzelleştin.”


[1] Zariyat Suresi; 56

[2] 2 Şubat  2003/ 1 Zilhicce 1423  tarihli sohbetten yazıya aktarılmıştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet