Sohbetül hakkani_2

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 2

Bismillâhirrahmanirrahîm

Dağıstan memleketindem mûteber bir şeyh gelmiş. O şeyh, Yeşil Şeyh diye bilinirmiş. Tepeden tırnağa üzerine giymiş olduğu herşey; âsâsı, pabuçları yeşilmiş, yeşil deriden mest giyermiş. Onun Rasavîye kasabasında ihvanları varmış. O kasabaya geldiği zaman müridlerinden birisi dâvet yaptığında Şeyh Şerâfeddin Hazretlerini de oraya dâvet etmişler. Tabi mecliste yemek yenmiş, yemekten sonra semâverden çaylar içilirken Şeyh Şerâfeddin Hazretleri [1]misafir olan Şeyh Efendiye demiş ki;

 “Yâ Şeyh, mâlumunuz mecliste bir sohbet lâzımdır, buyurunuz, bir sohbet açınız ki, hâzır olan cemâat, bu müridler ve tâlipler ferahlansın.”

Dervişler de yuvada anasını bekleyen yavru kuşlar gibi ağızları açık böyle bakıyorlar. O gelen misafir Şeyh, Şeyh Şerâfeddin Efendi Hazretlerine;

“Siz burada hâzır iken bize sohbete başlamak gerekmez, siz buyurunuz, biz dinleyelim.” demiş.

O onu edeben söylemiştir. Çünkü bütün tarikatlar edep üzerine kurulmuştur. Şeriatın aslı da edep üzerinedir. Çok şeriat bilirim diyenler edebin dışında kalıyor. Bilirim diyen iddia sahiplerinin edebi yoksa şeriatı bilmiyor demektir, şeriatın câhilidir. Onun için o edep üzerine Büyük Şeyh Hazretleri misâfir olan Şeyh Efendiye teklîf etti, o Şeyh kabul etmedi, ısrâr etti, o yine kabul etmedi.

“Biz dinleyici olmayı seviyoruz. Çünkü sizin huzurunuzda biz neyden söyleyecek olursak size mâlumdur, biz malâyani yapmış oluruz, sizden dinleyelim.”  Diye tevâzu gösterdi.

 Cenâb-ı Mevlâ tâlip olan kimselerin, müridlerin himmetine göre verir. Himmeti sıfır oldu mu o sıfır olan cemaat, Peygamberi de sıfır yapar. Ama bir mecliste himmet âli olursa, himmeti yüce olursa, himmeti sıfır olan adamı da himmet sahibi kılar, o kimsenin himmeti âli olur. Binâenaleyh Şeyh efendi oraya elbetteki kendiliğinden gelmemiş ve bu ictimâ da tesadüfen olmuş değildi.

Elhamdülillah biz tarikat sahibiyiz, münkir değiliz. Kırkbir tarikatı ikrâr eden Nakşibendî olur. Bir tarikatı inkâr edersen Nakşibendî olamazsın. Kırkbir tarikat ile Nakşibenliğe yetişilir, binâenaleyh, Nakşibendilikte kırkbir tarikatın edebi de cem olmuştur. Biz ehl-i sünnet vel cemaatız, Elhamdülillah. Bu zamanki insanların kendi hevâlarına uyarak her birerleri bir yol tutmuş gidiyor. Müslümanlar bile birbirlerinden ayrılmışlar. Peygamberimiz esselâtu vesselâmın buyurduğu gibi;

“Yahudiler yetmişbir fıkra oldu, hristiyanlar yetmişiki fıkra oldu, benim ümmetim de yetmişüç fıkra olacak. O kadar ayrılacaklar, bölünecekler, parçalanacaklar. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir ”[2]

“Hangisidir? Yetmişüç fıkranın içerisinde saâdet, selâmet ve hidâyet fırkası, kurtuluş fırkası, fırka-î nâciye, kurtulacaklar kimlerdir?”Diye sahâbe-i kiram sual ettiler.

 O vakit Efendimiz (s.a.v.) saâdetle buyurdular;

“Benim ashâbımın yolu üzerine olanlar fırka-î nâciyedir. Kurtulacak olan kimselerin fırkası o fırkadır. Benim inandığım gibi inanan, benim amelim üzerine olan, itikatı sahâbe itikatı, ameli sahâbe ameli üzerine olanlar kurtulur ki onlara  Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat denilir.  Şi’a demedi, Ehl-i Sünnet dedi. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olanlar kurtulur. Elhamdulillah, itîkatta mezhebimizin imâmı Ehl-i Sünnetin kabul ettiği İmam Maturîdi Hz. Amelde imamımız İmam-ı Âzam Ebû Hanife Nûmanî bin Sabit Hazretleridir. İmam-ı Âzam’ dan önce olan ve İmam-ı Âzamın kabul edip gösterdiği Fikr-i Ekber vardır, yine Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebinin itikatını taklit eden tarikatları da kabul ederiz. İnsaf sahibi olan ulemâyı da kabul ederiz. Bütün tarikatların meşâyıhlarını da kabul ederiz ve hepsine hizmet ile kendimizi şereflendirmek isteriz. Tâlip olalım diye hepsine hadimlik iddia ederiz. Mübârek Hazretler kabul ederse, hadimliğe tâlip olalım. Elbette ki onlar kapılarına gelen kimseleri reddedici değillerdir. Onun için biz onların kapılarında hadim olalım istiyoruz. En küçük hadim olalım, en yaramaz hadim olalım. Kime bağlısın diye sorulduğunda, bir Sultana bağlıyım diyebilelim.

Başını Nemrud gibi dikme. İtikatımız da Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatın üzerinedir. Cenâb-ı Hakk’tan niyazımız o dur ki;

     Bu taklit îmanımızı tahkîki îmana çıkartsın,

    Bizi kıyâmet gününde hakîki îman eden kulları ile beraber haşreylesin,

     Mukalliblikten bizi hakîki îman rütbesine yetiştirsin,

   Bize inâyet buyursun,

Bugünümüz müslümanlar için en çetin gün, en müşkül olan, en tehlikeli olan günlerdir. Çünkü işler o kadar karışmış ve islâmın hakîkatı o kadar gizlenmiş ve ehl-i hevâ; aka kara dedirtmeye, karaya ak dedirtmeye uğraşan güruh o kadar çoğalmıştır ki. Şeytanın hizmetinde olan hesapsız okumuş kimse var. Avam-ı nâsı bırak, onlar zaten ehl-i hevâya daha yakındır. Avam-ı nâs; yani taban derler, millet şimdi bir taban uydurdu, başka lakırdı yok. Taban, kendi hevâsına tabi olan kimselere daha yakın bulunuyor, onların yolunu, mezhebini veyâhut mezhebsizliğini daha kolay görüyor ve insanların çoğu şimdi mezhep olarak, “Küllun mezheb yezheb” sınıfına girdi. Her mezhebe giriyor, her mezhep dediğimizde, hak mezhep dörttür, onun dışına çıkan ehl-i hevâdır. Bugün çok okumuş geçinen kimseler dört mezhebi bırakıp ta bir başka mezhebe yâni mezhepsizlik mezhebine kapılmışlar. Şimdi “mezhepsizlik mezhebi” var. O derecede mütekebbir ve mütecebbir olmuşlar. Allah’ın huzurunda tekebbür ve tecebbür etmek isteyenlerin üzerinde, onların kibirli başlarını devirmeye Allah’ın seyf-ü kat’iyyi vardır. Nasıl ki ebû Cehil, Hakk’a kibirlendi kellesi gitti. Kureyşte olan kimseler Hakk’a kibirlendi, baş kaldırdı, kelleleri gidip o Bedir kuyusuna girdi. İbret al, ders al. Hakk’a baş kaldırma, Hakk haktır. Böyle çetin bir zamanda bulunduğumuz için taban dediğimiz halk olan avam-ı nâs tabakası ehl-i hevâya meylediyor ve şeytan, ehl-i hevâ olan kimseleri de daha ziyâde şişiriyor;

“Sizden daha büyüğü yok, sizden daha biliri yok”

Diyerekten onları da boş balon gibi şişiriyor, onlar da tekebbürlükten gidiyor. Ehl-i hevâ  kendi hevâsına uyan kimseler balon gibi şişmiş, içi boş. İçi boş kimselere tabi olmayı seviyor, onların arkasından gidiyor. Onların arkasından cehenneme gidiyor. Hevâ yolu cennet yolu değildir. Hiç kimse kendi keyfiyle yürüyüp cennete gitmemiştir. Peygamber esselâtu vesselâm Efendimiz ilk tebligâtında bildirdi;

“Bakınız, kendi hevânıza gittiğiniz vakit, size cennet yoktur. Benim hevâma gideceksiniz, benim hevâmı da tâyin eden Rabbim Celle ve âlâ’dır. Ey ashablarım, ey ümmetlerim, ey insanlar, benim hevâma tâbi olacaksınız, herkes kendi hevâsına uyarsa, hiçbiriniz cenneti bulamazsınız, ama cehennemi bulursunuz. Çünkü kim kendi hevâsına uyarsa, onun götüreceği istikâmet cehennemdir. Benim hevâma tabi olanlar, benim arkamdan yürüyüp gelenler Livâ-ül Hamdim altında birleşir. Toplantı günü Livâ-ül Hamdim altında birleşenler; Yevm-ül Mahşer de benim sancağımın altında toplanan kimseler cenneti bulacaktır. Çünkü cennetin kapısı ilk bana açılacaktır, cennetin kapısına ilk varacak olan benim. Cennet kapısı rahmet kapısıdır, o rahmet kapısı bana açılır, ilk benim ümmetlerime açılır. Min el ezeli ilel ebed, açılan rahmet kapıları benim yüzü suyu hürmetime açılıyor, ey insanlar, beni taklîd ediniz!”

Müslümanların bu zamanda şaşırdığı noktadır bu; bir alçak güruh türedi ki, onlar Peygamberi tâzim etmiyor. Onlar için;

 “Bana tâzim etmeyen, bana selâtu selâmı her kim unutursa, terkederse, ettirirse, cennet yolunu muhakkak kaybetmiş, yolu şaşırmıştır. Cennete giden yol benden geçer. Önde benim, rahmet kapısı, cennet kapısı bana açılır. Bana selâtu selâmı getirmeyene haramdır” diye buyurdu Peygamber.

―Nereden söylersin?

Kurân’dan söylerim, hadisten söylerim. Sen kör isen, görmüyorsan ona kör kal! de. Bu din 1400 sene Peygamberi tâzim ile yürüdü, şimdi “Peygambere selâtu selâm getirmeyeceksin, yasaktır” diye yeni çıktı, turfanda. Alçaklar âyet-i kerîmeyi okumazlar,

Estâuzûbillâh;

İnnellâhe ve melâiketehu yüsallûne alennebiyy yâ eyyühellezîne amenû sallû aleyhi ve sellimu teslîma” [3]

Allahu Zülcelâl celle ve âlâ, azameti ile, kudreti ile o Peygamberi tâzim edip selâm veriyor, sen kimsin bre! Geçen gün bu Develi’de bir cuma kıldırdım, bu âyeti okumadı.

 ― Niye?

Salâtu selâm getirmesin diye. Hutbe, Peygamber makâmıdır. Sen oraya nasıl çıkarsın? Sünnetsiz herif! Bu kadar bin senedir câmîlerimizde Peygamber makamına selâtu selâm ile çıkılıyor. Develi’de baktım,

 “Salâtu selâmınız nerede, islâhınız nerede?” dedim,

 Onları Seyyid Burhâneddin Hazretlerine havâle ettim. Onlardan bir tânesine müsâde ederse davacı olacağım. Bu mıntıka ona tahsîs olunan yerdir, Kayseri ve civârı böyle müezzin, böyle imam bırakırsa, ben davacı olacağım. İnşaallah o davacılığa bırakmadan onların hepsini buradan süpürecek. Bundan sonra o minbere nasıl çıkarlar öğrensinler. Mezhebi bozdular, işte böyle şaşkın oldular. Onun için millet dinden soğudu. Allah’ın emri, o âyet-i kerîmeyi okuyunca salâtu selâm getirmesi vâciptir. Hemen getireceksin;

“Allahümme salli ve sellim ve bârik aleyh, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedininnebî ümmihi ve alâ âlihi vessahbihî ve sellîm, alâ cemiyyil enbiyâi vel mürseliyn ve alâ küllin ecmaiyn velhamdulillâhi rabbil âlemîn.”

 Ala eşrefil alemiyne seyyidina Muhammedin salavat,

 Ala efdalil alemiyne seyyidina Muhammedin salavat,

Ala ekmelil alemiyne seyyidina Muhammedin salavat,

Salavâtullahi tealâ ve melâiketihi ve enbiyâihi ve resulihî ve cemii halgıhî ve alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, aleyhi ve aleyhimus selâm ve rahmetullahi tealâ veberekatuhu ve radiyallahu tebârake ve tealâ an sadâtina ashâbi Rasulillâhi ecmaîyn ve anit-tabiine bihim bi ihsan ve anil eimmetil müctehidinel madin ve anil ulemâil muttagin ve anil evliyâihissâlihin ve an meşâyihiynafid tarikati Nakşibandiyyetil aliyyekadesallahu ervahu humuzekiyye ve nevver Allahu teala adrihatamul mubaraka ve ead Allahu teala min berekatihim ve fuyudatihim daimen Velhamdulillahi Rabbil alemiyn. El-Fâtiha. [4]

Nâzm

Aşkın ile aşıklar yansın yâ Resullallah

İçüp aşkın şerâbın yansın yâ Resullallah

 

Şol seni seven kişi verir yoluna başı

İki cihan güneşi sensin yâ Resullallah

 

Derviş Yunus’un canı ilmi şefaatgâhı

Âlemlerin sultanı sensin yâ Resullallah

Hikâyeler

Bir Ramazan ayında Cuma vaktinde cemaat camiye tek tük giriyormuş. İmam kürsüde vaaz verirken girenlerin arasında Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidip bir köşeye oturmuş. Kürsüde imam sohbete başlamış. Cami yavaş yavaş dolmaya başlayınca Hızır’ın yanına kırklarında bir derviş gelip oturmuş. Derviş bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanmaya başlamış. Hızır a.s. dervişi:

“Uyuyacaksın” diye dürtüklemiş. Derviş,

“Uyumam, beni rahat bırak”

Hızır a.s. ses etmemiş, ancak ezan okunmasına rağmen derviş hâlâ uyukluyormuş, uyanması için bir daha dürtüklemiş:

“Uyuyacaksın dedim”

 “Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz”

Hızır a.s. susmuş ve gözlerini kapayıp Allah’a yönelerek:

“Yâ Rabbim, bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştir ki bendeki listede bunun ismi yok.” Cevap gelir:

“Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden”


[1] Şerâfeddin Zeynûl Abidin Dağistânî Hz. (1875 Dağıstan-1936 Reşâdiye). Künyesi: “Ebû’l-Fukarâ” Nakşibendiliğin altın silsilesinin 38. şeyhidir. Hâli, ilmi, kemâli ve olağanüstü kerâmetleri ile mâneviyat ikliminin zirvesinde olan çok büyük bir zat. Allah sırrını takdîs etsin, himmetleri hâzır olsun.

[2] Hâdis- i Şerif: Kütübü sitte: Râvi: Muauiye. Hadis no: 4776

[3] Azhab Sûresi; 56

[4] İstanbul 2005/1426

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet