Sohbetül hakkani_20

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 20

Destur yâ Seyyidî yâ Sultanûl Evliyâ;

“Destur” dediği vakitte yol veriyor demektir, destur dediğinde makası açar değilse kapalıdır, yürüyemez olduğun yerde kalırsın. Tren var lokomotif dolu, içerisinde makinisti var. Vagonlar dolu: insan vagonu, hayvan vagonu, eşya vagonu, boş vagonlar, on tane, yüz tane… Makasçıya bakar, makasçı açarsa yürüyecektir, lokomotifi süren trenin makinisti işâret vermese o açmaz, onu bekler o da hiç işaret vermediği vakitte orada otursun der, bir yere gidemez. Onun için din, mâneviyat üzerine kurulmuştur. Destur dedin mi destur aldın mı sana yol verirler, hâzır olana göre,

  •    Kimisine arpa, kimisine buğday,
  •    Kimisine sıkılmış portakal kabuğu,
  •    Kimisine soyulmuş patetes kabuğu,
  •    Kimisine çayır, kimisine diken,
  •    Kimisine kurtlanmış kepek,
  •    Kurtlanmış börülce, fasulye atar.

 Heyy yâ Allah, müslümanlar edepten uzak olmuş, edep bilmiyor, islamın özünden uzak olmuş, islamın özünü bilemiyor.

 İslam, gökyüzünden inen dindir, yeryüzündeki insanların uydurduğu değildir. Ağzını yampırı yampuru yapıp Muhammed! diyor (Allahümme salli ala seyyidinâ) İsmine kurban olsun o haydut. O şerefli ismi öyle anar, bre kapındaki uşağın mı be? (Hâşâ). Allah’ın indinde en yüksek şeref makamında duran, Makâm-ı Mahmud sahibi. Ebû cehil tohumları, firavunlar, nemrutlar, Muhammed’e,

  •  “Hazreti Muhammed Efendimiz” diyemiyor,
  •   Kâinatın iftiharı, gururu diyemiyor.
  •   Kâinatın serveri, baştacı, kâinatın sürûru, ferâhı diyemiyor,

Dilleri çekilsin. Öyle uydurma zannediyor.

― Bre uydurma olsa 1500 senelik mesafeden milyarları harekete getiren nedir? Madde mi maddî güçleri mi?

Mâneviyat olmasa ordan buraya senin ruhaniyetine nasıl tesir edecek? Dokunuyor ki harekete getiriyor. O da tel, bu da tel, öyle zannedersin bu tele dokun bakalım seni nereye atacak. O da tel görünüşte ama bunda sır var, âdi tel değil bu, bunun içinde sır var, bir çıplak olsa anlarsın hanyayı konyayı. Onun için şimdiki peygamber sünnetini tutmayan yavur kıyâfetli cahiller, islam hakkında konuşmaya dururlar; hak ve salahiyetleri yoktur. Cehâletin karanlıklarında kalmışlar veyâ gözleri kördür, güneşi göremeyen baykuşlardır. Onun için en aşağı basamağa düşmüşüz, düşürülmüşüz bu gün dinimize hakaret ediliyor, hiç bir müslüman geçinenlerden tepki de yok hiç, mefluc felç olmuş olan insan sezmem der (Allahu mağfina selâmun kavlen min rabbirrahim), sezmiyorum der. Bir tarafı değil bütün vücudu felç olmuş müslümanların. Haberleri yok, sûrette başka bir şey yapıyorlar. İslamın hakîkatine yaklaşamıyorlar, nerde yaklaşacak. Şimdi biz destur dediğimiz vakitte,

 “Şeyh Efendi sen niçin destur söylüyorsun? Biz ağzımıza almayız kürsüyede çıkarız, kürsüde söyleriz, ilmimizi dökeriz, minbere çıkarız, minberde bağırır çağırırız, ilmimizi gösteririz, biz neden desturun alacağız? Gereği nedir?”

˜ Euzûbillâhimineşşeytânirracîm: kulun kendi aczini itirafıdır.

˜ Bismillahirrahmanîm: kendi aczini itiraf eden, kabul eden, kula ilâhi imdadın yetişmesidir.

Geylanî Hz.’leri,“Benden himmet isteyene yetişirim, nerde olsa yetişirim” diyor.

Hay hay, yetişirsin. Âlim, allâme, zâhiri ilimde bahr-ü umman gibi, gavs Geylâni Hz.’leri (Allah sırrını takdîs etsin) mecliste söz söylediği vakitinde dinleyenlerin hepsi hallenir, deniz dalgası gibi çalkalanırlarmış. Geylâni Hz.’lerinin bir oğlu varmış. Bu oğlu dermiş ki,

“Benim babamın ilmi benim ilmime yetişmez, benim ilmim daha çok! Bir gün babamın yerinde ben oturayım da bu cemaate ben bir hitâb edeyim, zannedersem babamın hitâbında bu hale gelenler, benim hitâbımda ruh teslim ederler, bunlar hallenecek mecliste adam kalmayacak..” Böyle kalbinden geçirmiş.

― Evliyâlara cevasisis kulûb derler; evliyâlar kalplerin casuslarıdır. Bu ne demek?

Casuslar gizli işlerin arkasında koşturur ya. Casusluk yapacak pezevenkleri bilmez zanneder (Hâşâ minel huzur) ağzımızı bozduk İsmail beyin huzurunda…. Hâsılı kelâm onun kalbinde olanı anlamış. Anlar, aynadan bakınca görüyor. Ehh bir gün bir münasebetle,

“Oğlum, benim biraz vazifem var ihvanlarımız mecliste hazır, belki geç kalırım onları oyalayayıver, sen onlara lüzum geleni nasihat et”

 O da “aradığımızı bulduk!” deyip  babasının makamına çıkmış oturmuş.

“Birinci abdest bozdu” derdi Şeyh Efendi Hz.’leri, atasının yerine oturamaz, onun için minberde bile en son basamağa çıkmak terk’ül edeptendir, biraz aşağıda oturmak edeptendir. En yukarısı peygamberimiz a.s.’ındır veyâ onun yerinde nâib olan veliyullah kimseye aittir; vaktin sahibinindir.

 Çıkmış babasının yerine oturmuş. Oturamaz! Gavsın yerine oturamaz, diyecek ki, “Bu atamın oturduğu makamdır bize uymaz.” Din; edep üzerine yürür, din edep üzerine kurulmuştur. Edep olmadığı takdirde din yürümez. Kimse Allah’ı bilemez, Allah’ın edebini, peygamberin edebini gözetemez. Kendi oturdu onu itti demek.

 Gözlerini kapayıp bir âyeti kerîme okuyup babasının zâhiri ilminin üzerinde saydığı yedi mertebe yukardan konuşmaya başlamış. Gözleri kapalı devam ediyor gürültüsü var da yağmuru olmayan bulut gibi gürlüyor yağmıyor. İyi gürlemiş, epey bir zaman aradan geçmiş, gözü kapalı. Gözünü, daldığı membaadan meşgul olmasın, baktığı şey meşgul etmesin diyerek gözünü kapamış. Bir müddet sonra demiş ki,

“Ben bu hitâbı yapalı epey bir zaman oldu, benim ceddimin yedi mertebe üzerinde onlara ilim nasihat ediyorum, Kurân-ı âzimuşandaki ilimlerden söylüyorum, hiç bir ses sedâ yok, acaba bu benim sözümün ve vaaz-ı nasihatımın ve neşrettiğim ilmin tesirinde kalıpta bunların hepsi ruh teslim etmesin? Bir gözümü açayım.”

 Bakmış ki millet birbirlerine yığılmış, dinleyenlerin hepsi uyumuş, dinleyen yok, ne ruh teslim etmesi? Vahh, ne bağırma, ne çığırma tedariklemiş dersi, okumuş duasını, inmiş yürümüş gitmiş. Millet demiş ki,

“Nerede Hazretin mahdumları gelecekti geldi mi? Ben uyudum ya sen?”

“Ne bileyim yahu amma hal yaa, ben de daha beter uyudum”

“Geldimi gittimi? Kime soralım, ey cemaat, Şeyh Efendinin mahdumu nerde?”

“Haberimiz yok, acaba gelip kürsüye çıktı mı? Senin haberin yok mu? Nerdeydin?”

“Öyle bir tatlı uyku geldi, hadi kalkıp gidelim abdest alalım bakalım belki Hazret gelirse tedarikli olalım diyerek kalktı.”

 O da onları bıraktı, aradan çıktı gitti doğru ceddi âlâsının huzuruna geldi,

“Ehh oğlum nasıl cemaati oyaladın mı?”

“Ey muhterem atam, acayip bir hâl oldu, kürsüye çıkıp sizin yerinize oturdum ve yedi derece yukarı mânâlarda söz açtım, epey bir zaman devam ettim, ben gözlerim kapalı konuştum, sonra gözümü açtım, acaba bu insanlar hepsi hallenip hayât-ı ruhmu teslim ettiler diye bakarken, baktım hepsi uyuyor, ağır ağır çıktım.”

“Oğlum, senin atanın yerine oturmanla bir defâ terk’ül edep oldu. En azından bir basamak aşağıda oturacaktın, sen oturduğun  için millet bu hâle düştü, sen milleti uyuttun.”

“Ey muhterem atam siz bana emrettiniz ben oturdum, kim oturacaktı? siz de orada oturuyorsunuz”

“Hayır, benim oturduğum yok. Cenâb-ı Hakk’ın kelâmını söylediğim vakitte ben yokum, konuşan Allah’tır. Peygamber a.s.’ın ceddi âlâsını, hadisini söylediğim vakitte ben orada yokum, konuşan peygamberdir, evliyâların sözünü ettiğimiz vakitte, kutupların, gavsların sözlerini söylediğimizde, orada bizden konuşan onlardır, ben yokum. Bu; içerisinden su akan içi boş boru gibidir, lâkin su borudan değildir. Yukarıdan membaadan boru içi boş olduğu için su cereyan eder, geçer gelir. İki türlü kamış var:  biri şeker kamışı, biri içi boş kamış;

  1. İçi boş kamış suyu nakleder,
  2. İçi dolu olan kamış nakletmez,

Senin için kendi benliğinle dolu olduğu için yol vermedi, senin benliğin hakîkat pınarlarından onları uyandıracak irşad ilmi akamadı, sen tıkadın. Onun için onlar orda düşüp yığılıp uyuyakaldılar. Biz içi boş kamış gibiyiz, yol veriyoruz. Allah kelâmı geçer, peygamber kelâmı geçer, Allah hitâb eder, peygamberler hitâb eder, evliyâlar hitap eder, bizim dahlimiz yok. Biz burada konuştuğumuzda mikrofon gibi orada naklolur. Nakiliz, naklederiz. Onun için sen bir şey veremeyince onlar yığılıp uykuya daldılar. Biz verdiğimizde içen halleniyor, halden hale düşüyor, feyiz buluyor, aradığını buluyor, kuvvetleniyor, aşka geliyor, şevke geliyor. Sebebi budur oğlum. İlmin yüksekliği değil” demiş.

 Şimdi bir sürü doktor var.

― Dr. nasıl oluyor?

 İki sayfa bir tez yazıyor, o doktora tezi iki sayfa, yazar, yahudi profesör de görür, tamamdır der, sen dr. oldun al git. İki sayfayı da iki senede ancak bulur. Oradan buradan toplanarak getirir. Bizim her meclisimizde on tane doktora ünvânı lâzım, o da az bize. İki sene üç sene daha, bazıları daha “Çalışıyorum, topluyorum!”

“Ne arıyorsun, çöplükten mi topluyorsun? Bu gözünün önünde olan mesele”

 “Eh arıyorum, İngiltere’de, Londra’da, Oxfortta, İslâmi araştırma!”

 Bre islam ülkelerinde araştırma kalmadı mı? Ne Şamdan almazsın?

Sağlam ilim şimdi Şam’dadır. Mısır’daki de bozdu, Mısır’dakiler de benlikten şeker kamışına döndü. Nakleden bir şey yok. Böyle, şimdi ortalık “dr.” dolu, iki kelimeyi  üç yapamazlar. Başını kağıttan kaldırsa arkasını getiremez. O doktora başına bir  De Re (dr.) yazar, o da temiz deremi pis deremi belli değil. Bu “De re” çok var bizde, akmaz.

“Dere değil Şeyh Efendi! Akmaz. Dr!” diyor.

Öyle DeRe doktoru olma. Bin tanesi toplansa, islamın dışındaki bir adamı islama girdiremez çünkü zaten kendileri dışarda. Dışarda reklam yapar, dışardakiler diyor;

“Peki bu kadar reklam yapıyorsunuz, siz bu islam sarayına girmiyorsunuz, dışarda oturursunuz, bizi içeriye ne çağırırsınız? Bizi içeriye davet edersiniz, Siz ne girmezsiniz? İslam sarayına girsenize..

Sarayın dış görünüşü başkadır içteki teşkilâtı gene başkadır. Sarayın dış görünüşünde bir saltanat nişânı var lâkin dışının tarifini yapanın içtekindekinden haberi yoksa, bir tesiri olamaz. Dış yapı sert bir sûret gösterir içeri girdiğin vakitinde sarayın dış görünüşüyle içi bir değildir. Şaşırdıkları nokta bu. Bu “dr.” ler ki, dışarda otururlar, çadır da yok, ağaç altında beklerler. İçerdeki bir haber söylese,

 “Yok, islamda böyle birşey yok”

“Nasıl islamda böyle şey yok be, Nerde oturuyorsunuz”

“Biz dışardayız”

“İçeri girdiniz mi”

“Girmedik”

“Ee ne iddia edersin?”

İslam, ruhlara hitâbeder, ruhları cezbeder, gönüllere hitâbeder, islâm insanları gönüller sultanına yetiştirir. Dışarda oturduğu vakitte yüz sene otursan sarayın içindeki sultanı sen görün mü be? Nerden görecen?

“ Sultanı gördün mü?”

“Görmedim,”

Gören söylese, “öyle şey yoktur!” der. Bak yediği naneye. Saray var iken sarayda sultan olmasa, sarayın kıymeti ne? Gönüller sultanını sen bulamasan nerde senin müslümanlığın?

― Müslümanlık nedir?

 Müslümanlık; gönüller sultanına seni yetiştiren yoldur. İçerisine gireceksin. Dışarıda tazman gibi dolaşmakla bir yere yol kesemezsin. Onun için bu “dr.”ların bin tanesi bir kişiyi içeriye alamıyor.

Yâ Hu yâ Hu yâ Dâim, yâ Rabbi, Sen’in huzuruna yetiştirecek evliyalârını gönder, yâ Rabbi ki bizi içeriye toplasın, dışarda kaldık, şaşkınlarla, cahillerle, “dr.”lerle, bir de nokta var. Akmaz DeRe: Sıfır! İyi yakıştı kendilerine. Dünyada ne kadar dr. varsa yeter kendilerine. Yâ Rabbi bu dr.’lerden bizi kurtaracak senin sevdiklerin aslanlarından gönder yâ Rabbi, bizi terbiyeye alıp içeriye bizi huzuruna yetiştirsinler. Mesele bundan ibâret. Allah bu gelecek günlerin sıkıntısından ve fitnelerinden ve ağırlıklarından ve belâlarından, cezalarından, ateşlerinden, rezâletlerinden, rüsvaylıklarından bizi de, bize bağlı olanları da, masum sıfatında olan insanlarımızı, çocuk çocuklarımızı muhafaza eylesin. Aklım başındadır deyip şeytanın peşinde cehennem yolunda gidenlerin hepsine ilâhi gazap inecektir, islamı horlayanların hepsinin başına birer yıldırım inecektir.

― O kadar yıldırım var mı Şeyh Efendi?

Yıldırım bulutsuz havada da var. Gökten inecek yıldırımlara hedef olmaktan Allah’a sığındık. Kâinatın surûru, kâinatın medârı iftiharı, fahrî kâinat serveri, Efendimiz sultanûl enbiyâ, imamûl evliyâ, seyyidinâ Muhammed, sâhibi makâm-ı Mahmud  hürmeti için, kabul eyle bizi, Hak üzerinde sabit kadem eyle, bi hürmetil el Fatiha[1]


[1] 11 Ocak 2003/ 9 Zilkâde 1423 tarihinde verilen sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet