Sohbetül hakkani_22

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 22

Euzûbillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm.

Medet, yâ Ricalallah

Hoş karşılanmış insanlardan olmaya çalışın. Onlara, bu hayatı ebedî hayat için bırakırken, melekler gelip ebedî hayatın kapılarını açıp, “Hoşgeldin, iyi kul!” diye dâvet edecekler.

Yâ Rabbenâ, leke-l hamd! Hamden dâima ma’a kuludik! Ve selâtu ve selâmu âlâ Seyyidinâ Muhammedin ve ‘âlâ âlihi ve sahbihi, hakka kadrihi ve mikdarihi l-‘azîm!

Ey insanlar, af dileyin, herkesin Cenâb-ı Hakk’tan af dilemeye ihtiyacı var çünkü hep bir şeyler yapıyoruz. Kulluğumuz pek aziz değil, bizim yaptığımız kulluğumuz kul olmanın alt seviyesinde ve tüm gücümüzü ve çabamızı dünya için veriyoruz ki bu belâ’un azîmdir, belânın en büyük nedenidir. Dünya için yaptığımızı, Cenâb-ı Hakk için yapabilsek, bu dünya cennet gibi olurdu. Ama inananların yaptığı zayıf itaat veyâ kulluk! Yine de derler ki;

 “Biz iyi kuluz!”

Sen bir iyi kul olduğunu iddia edemezsin, hiç kimsenin“ben iyi kulum” demeye yetkisi yoktur. Her zaman “yâ Rabbi, Sana lâyıkıyla ibâdet edemiyoruz” demek lâzımdır.

Peygamberlerde ilâhi nur bulunur, bu nur onların yüzlerine yansır. Rabbine ibâdet yapmaya çalışan sıradan insanların da yüzlerinde nur belirir. İnsanlar güzel yüzlü, etkileyici veyâ nurlu gözükmeye çalışırlar.

― Kimin için?

 Başka insanlar için. Herkes kendisine “aman ne hoş insan, ne güzel hanım” densin ister ve diğer insanlara bu şekilde gözükmeyi sever. Maddî yöntemler kullanıp kendilerini güzel ve etkileyici gösterirler, ama olmaz. Güzellik veyâ etkileyicilik Cenâb-ı Hakk’tan gelir, kendi kuluna ilâhi nur veren ve kendi kullarını nurlandıran Cenâb-ı Hakk’tır. Kendi kullarının güzel yüzlerle gözükmelerini O’da ister. Dikkat ederseniz, zengin insanların, sultanların, kralların, imparatorların askerlerinin veyâ hizmetkârlarının arasında çirkin yüzlü, karanlık yüzlü olanını bulamazsınız. Sultanlar çevrelerinde güzel, etkileyici, yüzleri nurlu insanlar bulundururlar. Kralın veyâ Sultanın kadrolarında bulunanların her biri iyi yüzlüdür, kendinden nefret ettiren kimseler değildir. Onlara bakan herkes kalplerinde hoşnutluk hisseder ve sultanlarına karşı sevgileri, bağlılıkları artar.

 Cenâb-ı Hakk, kendi kullarının mümkün olduğu kadar güzel ve nurlu görünmesini sever ve ister. Güzel ve nurlu insanlar eskiden vardı, göz önündeydiler ama şimdi onların hepsi saklandı, gizlidir. Şimdilerde “biz ilâhi hizmet peşindeyiz!” diye iddia eden karanlık saçan çirkin yüzler çoğalmış. Olamaz, ilâhi hizmete âit olanlar nurlu kimseler olmalı, insanların kalpleri onlara doğru çekilmelidir. Câhiller şeytanın ilân ettiği bir şey duyunca hemen koşarlar:

 “Ooo bir meşhur pianist gelmiş, bir meşhur profesör, meşhur bir kimse gelmiş!”  diye hemen koşup görmek, buluşmak isterler.

“Ermiş bir Allah dostu geldi” desen kılları bile kıpırdamaz, “Amaaan” derler.

 Her gün televizyonlarda, yüzlerine bakınca şeytanın alâmetlerinden başka bir şey olmayan adamlar veyâ  kadınlar görüyoruz. Bunlar şimdi saz çalıp şarkı söylemeye başlayınca binlerce insan ayağa kalkıp oturur. Demek ki insanların çoğu şeytanın hizmetinde olmaya doğru gidiyor, her şeyi Allah için değil, şeytan için yapıyor. Bu kimselerin yüzleri çok çirkin ve sesleri çok berbat, pis bir şekilde bağırıp, zıplıyorlar.

Başlangıçtan bugüne kadar insanlar şeytanı takip etti, avam-ı nâs için şeytanî insanların peşinden gitmek hoş gelir.

Cenâb-ı Hakk, Hazreti Îsa’ya şan ve şereften elbise giydirmiş ve kendi sırrında korumuştur. Hazreti Îsa bir gün belki ona ilgi gösterebilecek insanlarla karşılaşır diye gezerken, dağlık bir yere varmış ve bir âbid görmüş. Âbid demek, kendisini yanlız Rabbinin hizmetine adamış kimse demektir. Bir yerde oturup ibâdet eden bir adama raslamış ve Hazreti Îsa sormuş:

 “Sen kimsin?”

“Yâ Hazreti Îsa, niye benim ismimi sorarsın? Niye nasılsın diye sormuyorsun? Ben sana sen Hazreti Îsâsın diyorum. Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun yâ Hazreti İsa?”

 “Evet, biliyorum yanlız ben sana ilâhi izin olmadan bir şey gösteremem, bu yüzden sana sen kimsin diye soruyorum.”  Bunun üzerine ibâdet eden râhip veyâ âbid demiş ki: 

 “Bende Rabbimin zayıf bir kuluyum.”

“Ne yapıyorsun burada?”

Peygamberlerin böyle sordukları sorular tâlim için, terbiye içindir.

“Ben burada Rabbimi râzı etmeye gayret ediyorum!”

“Ooo, peki kaç senedir buradasın?”

“Aşağı yukarı yediyüz senedir buradayım.”

“Evin nerede?”

“Ben yanlız buradayım, bir ev hatta bir oda yapmaya bile ihtiyacım olmadı. ”

 “Kendine bir ev yapmayacak mısın? Güneşten korunmak için veyâ soğuktan korunmak için küçük bir evin, bir kulüben olmasın mı? Burada o kadar senedir yaşıyorsun, iklimler değişiyor, bazen sıcak, bazen soğuk, bazen yağmurlu, bazen güneşli olur, ihtiyacın yok mu senin?”

“Yok, kendim için bir şey inşâ etmeye hiç zamanım yok, çünkü Rabbimin bazı özel kullarından bana haber verildi. Bazı Peygamberler benimle görüşüp bana iyi nasihatler verdiler ve benim yanlız yediyüz sene yaşayacağımı bildirdiler, yediyüz sene o kadar uzun bir hayat değil. Bu yüzden benim de buraya bir ev inşâ etmek için, bir taşı bir taş üstüne koymak için yeterli zamanım yok. Ben burada gece gündüz, güneşin altında, karın altında, hiç yerimi değiştirmeden otururum ve mutluyum.” Dedikten sonra Hazreti Îsa şöyle buyurur:

 “İşte hakîki îman sahibi bu, elinden geldiği kadar Rabbini râzı etmeye çalışıyor.”

Rabblerini kendilerinden râzı yapmaya çalışmak, bu hedef, insanlar için çok mühimdir. Yanlız insanlar kaçar ve kendilerini memnun etmeyi isterler. Eğer bir kimse Rabbini memnûn etmekten kaçarsa, ömrü boyunca hiç bir zaman hoşnud olamayacaktır. Bu ilâhi hükümdür:

 “Kim Benden râzı olursa, ondan râzı olurum, bu kulu ömrü boyunca mutlu ve hoşnut kılarım! Kim Bana memnuniyet verirse, Ben o kula her zaman hoşnut olmasını nasîbederim.” Hazreti Îsa hayret etmiş,

 “Âhir zaman Peygamberlerinin ümmetinin ömrü atmış-yetmiş sene arasında olacakmış. Eğer senin ömrün atmış-yetmiş  sene olsaydı sen ne yapardın?”

“Yâ Hazreti Îsa, bu zaman içinde ben Allahu ekber deyip kafamı koyar sadece secde ederdim. İlâhi huzurda O’nun sonsuz şerefi için eğilirdim, ölüm meleği gelip ruhumu alana kadar secdede kalırdım, başka hiç bir şey yapmazdım.”

Böyle kimseler Mahşer günü gelince secde hâlinde olacaklar. Subhanallah!

― Şimdi insanlar ne yapıyor?

Şimdi insanlar çok doyumsuzlar. Rabblerine çok kısa bir zaman bile verip O’nun için eğilip bir secde yapamıyorlar. Onun için doyumsuzlar. 21. yüzyılın insanları şeytanı bırakıp geri dönünceye kadar yanlız belâ ile karşı karşıya kalacak, yanlız belâ. Sonra hayır gelir.

  •           Ey insan, kendine hâkim ol,
  •           Cenâb-ı Allah’ın haklarını vaktinde ver,
  •           İbâdetlerini yap
  •          Kulluğunuzu mümkün olduğu kadar tamamla

O zaman kendini Allah’ın ilâhi koruması altında bulursun! Korkma, hiç bir şey sana dokunamaz! Ne burada ne de Âhirette hiç bir şey sana zarar veremez.

Estağfirullah! Estağfirullah!

yâ Rabbenâ! Bi hürmeti men enzeltehu ‘aleyhi Suretel-Fâtiha.[1]

Hikâyeler

Nakledilir ki, Kebş şehrinde Seyyid Emir Kilal Kuddise Sırruhu Hz.’rinin talebelerinden birinin de bulunduğu bir mecliste kerâmetten söz açılır. Mevlana Celâleddin el–Kebşî:

“Şimdi böyle gerçek kerâmet ehli nerede bulunur? O zat ki, göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyayı dolaşsın.” deyince, o talebe,

“Evet, şimdi böyle bir zat vardır. O benim hocam Seyyid Emir Kilâl Hazretleri’dir.”

 Der. Bunun üzerine Mevlâna Celâleddin el–Kebşî;

“Bizi sohbetine kavuştur da onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım.” der. Talebe;

“Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur.”

 Der. Bu söz üzerine Mevlâna Celâleddin el–Kebşî teveccüh edip, Allâhu Teâlâ’ya hâlis kalple dua eder. Sonra içeride bulunan cemaat birdenbire ayağa kalkar. Çünkü Seyyid Emir Kilâl Kuddise Sırruhu Hazretleri çok uzakta olmasına rağmen içeri giriverir. Bu hâle çok şaşırırlar. Sonra oturup sohbete başlarlar. Mevlâna Celâleddin, Seyyid Emir Kilâl Hazretlerine;

“Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey nedir? Burayı bir anda teşrifiniz nasıl mümkün oldu?” diye sorar. Bunun üzerine Seyyid Emir Kilâl Hazretleri, sohbete başlayıp buyurur ki:

“Bizi, sizin samimi arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allahu Teâlâ’ya ihlâs ile yalvarır, tam samimiyetle bir şey ister ve dua ederse, Allahu Teâlâ onu maksadına kavuşturur.”

Mevlâna Celâleddin el–Kebşî:

“Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum.” Der. Seyyid Emir Kilâl Hazretleri ona:

“Biz seni evlâtlığa kabul ettik” buyurur. Sonra ona teveccüh nazarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuşturur. Orada bulunanlar bu hâli görüp;

“Ey Mevlâna Celâleddin, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tükettin; fakat şimdi maksadına kavuştun” demeleri üzerine Seyyid Emir Kilâl Hazretleri:

“Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sadece bizim bir işâretimize, teveccühümüze ihtiyacı kalmıştı.” buyurur.


[1] 9 Eylül 2007 (28 Şaban 1428) tarihinde verilen İngilizce sohbetten Türkçeye çeviridir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet