Sohbetül hakkani_23

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 23

Euzûbillâhimineşşeytânirarcîm Bismillâhirrahmânirrahîm

Destur yâ Ricâlallah, Destur yâ Seyyidi, Medet,

“Yevmul cedîd rizkul cedîd” Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda her gün yeni bir gündür, yeni bir tecelliyle gelir. Onun için her günün tecellîsi başkadır. Sultanül evliyâ olan şeyhimiz öyle buyurdu,

“Yirmidört saat zarfında yirmidörtbin tecellî var.”

Yirmidörtbin tecellî mânâsı yani evliyâullahın alabildikleridir. Çünkü Allahu Zülcelâl’in huzurunda zaman vâhidi bölünmez. Bizim aklımıza bizim idrakimize göre zaman bölünse, bölüne bölüne:

  • ‘ Bir saat 60 dakîkadır
  • ‘ 1 dakîka 60 sâniyedir
  • ‘ 1 sâniye 60 sâlisedir
  • ‘ 1 sâlise 60 râbiadır
  • ‘ 1 râbia 60 hâmisedir
  • ‘ 1 hâmise 60 sâdisedir
  • ‘ 1 sâdise  60 sâbiadır
  • ‘ 1 sâbia 60 sâminedir
  • ‘ 1 sâmine 60  tâsiadır,

Ondan ötesini, yâni bizim kendi idrâkimize göre o kadar ufak bir vakit mevcut ise, onun da bölünmesi vardır. Bölüne bölüne bir gayrimütenâhi sonsuzla bölündüğünde sıfır çıkar, zamanda sıfırlanır. Nitekim kütleyi, en küçük maddenin atom itibarı ile bir atom ortasında bir tek proton vardır. Bunu en küçük maddenin temsilcisi kabul ettiğimizde, bu en küçük varlıkta varsa,

  •   Onun da ikiye bölünülmesi düşünülebilir,
  •  Onun da yüze bölünmesi,
  •   Bine bölünmesi,
  •   Yüz bine bölünmesi  düşünülebilir.

 Onu da gayri mütenâhi yani sonsuzla taksim ettiğinde o da sıfır olur, zaman ve mekân ikisi de sıfır oldu.

“Ne kaldı ortada?”

“ Sıfır ”

 Onun  için “Lâ mevcûde illâllah”

Allah’tan başka mevcut yoktur, mutlak varlık Cenâb-ı Allah’ındır. Görünen elbette ki Cenâb-ı Allah’ın sûn’u ilâhisi ile görünen şeylerdir. “Şey” dediğimizde varlıkta görünen ne varsa, bütün âlemler, mülk ve melekûta dâir olan hepsi bir “şey” dir. Yani varlıkta görünen âlemler görünüyor. İlâhi sanatla Cenâb-ı Hakk sûn’u ilâhisi, yani meydana getirici ilâhisiyle maddeye ihtiyacı olmadan kün! Emriyle meydana gelir, ol! Der görünür. İlâhi iradesi neyi murad ettiyse, Cenâb-ı Allah’ın emrine bakar, “görünsün!” der, kudret denizleri içerisinde baş gösterir. Kudret denizlerine emrettiği anında, kudret denizlerinin içerisinde istediği âlemler baş gösterir. Bu görünenler, emir devam ettiği müddetçe görünür, emrin değişmesi zuhûra gelir ve “Hûve Zâhiru Zâhir” olan O’dur. Kudret denizlerine,

 “Görün!” Dediği vakitte emir üzerine görünür.

 “Geri yerine dön!” Dediğinde kudret denizlerinin içerisine girip kaybolur,“Ve Hüvel Bâtın” yâni görünmez olur. Göstermek istediğinde iradesiyle görünür, “kaybolun!” dediği vakitinde onlar kudret denizlerinin içerisinde kaybolur gider. Mühim meseledir bu.

 Bunu idrâkın çekmesi çok zoruna gelir, lâkin zoruna gelsin. Dün sokakta dolaşan adam bu gün sokakta değil, dün zâhirdi bu gün bâtın oldu. Dün görünüyordu bu gün görünmeze girdi, dünden önce de gene görünmezdeydi, “Görün!” dedi göründü… Herkes insanı ananın karnından geliyor zanneder. Ananın karnı insan fabrikası mı? Fabrikamı var ananın karnında? Cenâb-ı Allah bizim idrakımıza yaklaştırmak için onu vesîle kıldı. Yoksa o dokuz ay karnında beklemeden, dönüştüğü ânında zâhir olabilirdi. Ânında kaybettiği gibi ânında zâhir olur. Bu söylenen meseleler büsbütün kafaları boşalmış olan insanoğluna ki, kafaları nereden boşaldı? İlâhın, yâni tanrılarının, yâni Rabblerinin, yâni Allahü zülcelâlin marifetinden boşalan kafalara bir yaklaşım getiriyor şimdi. Yâni bu marifetullâha âit olan mesele, kendini yaratanın  tanıtılması için oluyor. “Tecellî” dedik: Yirmidört saat zarfında yirmidört bin tecelli var. Yirmidört bin tecelli, her insan üzerindedir. Avam-ı nâs der ki, “Ne yapalım tecellisidir, çekecektir”

  •    Demek ki senin tecellinle Hacı efendinin tecellisi bir değil.
  •    Osman’ın tecellisiyle Ahmed’in tecellisi bir değil.

İkisi de insandır lâkin insan acayip mahlûk; düşünebiliyor, hayal edebiliyor. Benim düşünebildiğimi, hayal edebildiğimi sen bilemezsin, onu tek ben bilirim. Ben senin tecelline giremediğim gibi, benim tecellime de sen giremezsin, binâenaleyh sen bir âlemsin.

  •      Abdurrauf engin bir âlemdir,
  •      Osman bir âlemdir,
  •      Ahmed bir âlemdir,

 Müstakil olarak. Hacı Ali uyurken gözlerini açtı,

 “Ben de buraçtayım ben de başka bir âlemim!” diyor. Bizim istanbulların iki-üç lakırdısında “Filan kimse bir âlemdir ki sorma gitsin..” derler. “Engin bir âlem” diye avâm-ı nâsın lisânında söylerler. Beğendikleri vakitinde böyle söylüyor. Cenâb-ı Hakk beğenilmeyecek şey yaratmadı zaten. Sû’i ilâhi, Allah yapısı. Onun için insan, Cenâb-ı Hakk’ın kemâlini temsil eden bir varlık olduğu için en şerefli oldu. Temsil var “Bir insan bir âlem”; her insan bir âlemdir. Şimdi burada biz bir dünya üzerinde, bu kadar milyar âlem olarak duruyoruz.

 Bir ambarın içerisinde veyâ harman yerinde yığılmış olan tepeleme bir buğday düşünün. O buğdaylar bir yerde bir birikinti olarak görünüyor. Ve biz zannediyoruz ki, bu buğday işte böyle dânelerden ibâret bir şeydir. Torbalara dökeriz, vakti geldiğinde o ambardaki buğdayı araziye serptiğimizde her birinin ayrı bir hüviyetle zuhur ettiğini görürüz. Her biri kendi âlemine girer. Bir dâne, tarlanın içerisinden çıkar kendi âlemindedir, ötekine karışmaz artık. Orada yığınla birbirlerinin üzerindedirler, birşeyleri görünmez lâkin tarlaya ekildiği vakit her birinin âlemi meydana çıkar. Buğdayın yerinde arpa olsa arpanın tâbi olduğu âlem meydana çıkar. Buğdayın yerine limon çekirdekleri koymuş olsak, tarlaya ektiğimiz vakitinde bir limon tarlası olur ve her bir ağacın üzerinde kendi hakîkati görünür. Kayısı çekirdeği olsa tarlaya ekildiği vakitinde kendi âlemi içinde sakladığı âlem zâhir olur. Şimdi bu dünyada milyarlarca insan yanyana birbiri üstüne duruyor, cehâletten dolayı tepişip duruyor. Peygamberler, bu insanları kendi âlemlerine tanıttırmak için geldi. Bu tarifi de sen bilmen. Peygamberler insanlara kendi âlemlerini tanıtmak için geldi.

İnsanlar, “Yok! Biz rahatız, âlem mâlem kabul etmeyiz çünkü böyle bir şey görmüyoruz” diye tepiyorlar.

“Bak, dışarda ekilmiş olanlar size âit olan tohumlar ve çekirdeklerdir.”

“Yok! Biz oraya giremeyiz, bizim rahatımız buradadır, biz ne tarla isteriz ekin olalım, ne bahçe isteriz ağaç olalım, bizi yerimizde bırak!”

Tek tük râzı olupta tarlaya bahçeye düşenin hakîkatı zâhir olmuştur, öbürlerini ya güve yemiş, ya şeytan faresi yemiş, ya çürümüş bitmiş, ondan birşeyi kalmaz. Bitmişler. Demek peygamberlerin aslî olan bir hizmeti de insanlara her insanın kendi âlemini onlara tanıtmak içindir,

“Ey sen, bir dânesin ama kendini dâne zannetme, sende açılacak bir hakîkat var, gel bana tâbi ol, göresin hakîkatını”

“Yok! Biz istemeyiz biz ne âhirete inanırız, ne yeni hayata inanırız , ne başka âlem sorarız, bizim âlemimiz burada, sarhoş marhoş biz burada yaşayacağız.”

 Peygamberlerin arkasına kaç kişi düştü, her peygamberin arkasına bu güruh karşı geldi, dediler ki,

 “Biz seni kabul etmeyiz, senin gönderdi diye iddia ettiğin kimseyi de kabul etmeyiz, biz kendimizi kabul ederiz, yaşarız, ondan sonra tükenir biteriz, bu ambar boş kalmaz, biz biteriz, ambarı süpürürler, yeni dâneler gelir ambarı doldurur, bir müddet için biz bu ambardayız. Ya kuşa ya kurda yem oluruz, netice itibariyle biz biteriz yeni bir yıl gelir, bu ambarlar boşalır süpürülür bizim yerimize yeni dâneler gelir. Burada başka bir şey yoktur,”

 Kendi mantıklarıyla böyle konuşurlar, o mantık eşek mantığından beter. Gelen peygamberleri insanlar öyle karşıladı.

― Allah niye Nuh kavmini batırdı?

Nuh peygamber 950 sene her gün,  “Geliniz size tanıtacağım, geliniz tükenmeyiniz, tükenmeyen varlığa, tükenmeyen âlemlere sizi nakledeyim” Diye dâvette bulundu. Onlar onu taşlarla sopalarla kovaladılar. Tûfan geldi süpürdü. 21. asrın insanı âhir zaman peygamberini aynı sûretle karşılıyor. İslam da 73 fırka oldu, 72’si sapıktır, hak peygamberin yolundan çıkmıştır, şeytanî yollar aramıştır ki, onların da iddiası küfür âlemindeki gibi, “Olduğumuz yerde kalalım, keyfimizi çatalım, savaş istemeyiz, muharebe istemeyiz, uyanmak ta istemeyiz, biz hayal âleminde yaşayacağız, bizim başka bir şeyle meşguliyetimiz yoktur.” Lâkin sahibi bırakmıyor. Nuh peygamber şikâyet etti,

“Yâ Rabbi bunlar bana inanmıyor”

Lâ deyyâra…! Yeryüzünde debelenen bir kişi bırakma, bunlar kaç karın geldiyse birbirlerinden aşılanarak geldiler, hakîkatlarını inkâr ederek geldiler ve hakîkatlarını dinlemediler, hakîki varlığa naklolmayı istemediler, “Bunları garkeyle!” dedi ve gark etti, bitirdi. 21. asrın insanı âhir zaman nebîsinin karşısında böyle duruyor. 72 islam fırkası da batı dünyasının ayak izini takip ediyor, onu izliyor. Batı dünyası Efendimizi oldum olası inkâr etmiştir. Ahmak ve cahil, 72 bozuk fırka, adı islam ama kendileri bozulmuş olan tayfa diyor ki “Biz avrupalılar gibi olacağız!”

 ― Avrupalı ne yaptı be?

 Gökdelen dikti. Üç katı geçmeye başladı mı melâike dikilir “Ey Allah’ın düşmanı nereye çıkıyorsun? Yeryüzü sana yetişmedi mi kat kat birbirinizin üzerine nemrut kuleleleri yapıyorsunuz, nemrudu taklit ediyorsunuz?” der. Batı ne yaptı? İşte bunu yaptı batı. Bütün insanların başına belâ olan îcadları yaptı, hiçbirinde hayır yok,

  •   Ne telefonunda, ne telgrafında,
  •   Ne tvsinde, ne radyosunda,
  •   Ne sinemasında,

Hâsılı kelâm ne îcad ettilerse insanlığın aleyhine dönmüştür, lehinde iş olmamıştır. Tedbir için îcad ettikleri silahlar da netice itibariyle insanlığı tüketmek içindir. Bu gün 30.01.2003: kendilerince itibar olunan  birinci ayın otuzuncu günüdür, bu gün bütün insanlık ayaktadır, korkuyorlar. Bu sımsıkı sarıldıkları maddî varklıkları bitecek, yâni yokluk yakalarına  yapışacak, ölüm gelecek, yok olacak korkusuyla sokaklara dökülmüşler, sokaklarda tezahürat yapıyorlar,

 “Aman bizim bu zâhiri varlığımız bitecektir, biz ondan ötesini kabul etmeyiz etmedik ve etmeyeceğiz! Ey başımızdakiler, aman bu muharebeden vazgeçin, yapmayın bırakın bizi! Kendi halimizde tükeninceye kadar tükenelim, birdenbire zorlan tükenmeyelim” Diyorlar, lâkin Cenâb-ı Hakk’ın fermânı Hakk’tır. İlâhi ferman gelmiştir;

“Mâdem ki Ben’im en büyük, en saygılı, en sevgili, en tâzim ettiğim habîbimi size gönderdim ve siz itibara almadınız, hâlâ inkârdasınız, bu  sunî varlığınızın peşindesiniz, aman bu dânemiz kaybolmasın, bu dânemiz çürümesin, içi boşalmasın, bitinceye kadar duralım, başka dışardan bir kuvvet bizi ezmesin davasındasınız da, asıl sizi hakîki hayata getirecek yolu seçmediniz, siz biteceksiniz!”   Korku bundandır.

“Amerikanın gözü ırakın petrollerindedir!”.. Bu eşek mantığıdır.

 Sebebe bak sen, hakîkata bak, gösterdikleri özre bak sen. Bre Irakın petrolü ne? Dünya petrol dolu, Amerikanın petrolü mü eksildi? Hadi biz türkî cumhuriyetlerinin gözü ırakta petroldedir desek akıl alır. Amerika bir kıtadır, kıtaya hükmettikten sonra adam diyor ki, “Ben dünyanın lideriyim, başıyım, benim sözüm her tarafta geçer, kuvvetim de  vardır” dediği halde sen efendim,

“Gözü Iraktaki petrollerde..!”

Hay eşek mantıklı, eşek kafalılar! Hakîkate bak sen, söylediğimiz hakîkattir. Cenâb-ı Allah hakîkati söyletiyor. Hâsılı kelâm işte bunun içindir, bu curcuna olacak, şimdi önüne geçilmez. Tarlaya ekildiyse, îman, islam ve ihsan tarlasındaysa korkmasın o, yetişecektir. Îmana yanaşmadı, islama girmedi, ihsan ile alışverişi olmadıysa çürüyüp bitecektir, gidecektir.

وَءَاخِرُ دَعْوَاهُم أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينْ

“…ve âhuru davâ’hüm enil hamdülillâhirabbilâlemin”[1]

Allah bize hakîkatı ve hakîkat yollarını kabul etmeyi müyesser eylesin. Bu söylenen mesele çok dakik bir meseledir, belki sâbıkta söylenmemiştir bu mühimdir, Allah bizi ve inanan kullarını cennetten ayırmasın diyeceğiz de ayırmaz. Cennet yolunda olmak isteyen kulunu tutupta cehenneme atmaz. Ama cennet yolunu kendi ihtiyarıyla bırakanlara,“Git o tarafa başına geleni çek” der.

Yâ Rabbi yâ Allah, tövbe yâ Rabbi estağfirullah ve lütfuna şükür yâ Rabbi şükür Elhamdülillah.

Senin huzurunda en büyük, en saygılı, en sevgili habîbin için kabul eyle. El-Fâtiha.[2]


[1] Yunus Sûresi; 10

[2] 30 ocak  2003 / 28 Zilkâde 1423 tarihinde verilen sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet