Sohbetül hakkani_29

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 29

Destur yâ Seyyidi yâ Sultanül Evliyâ 

Şâh-ı Nakşibendi Hz.’leri imamuttarîkattır, bu tarikatın pîridir (Himmetleri hâzır olsun). Himmetsiz insan, menzili biten arabaya benzer, bir parça iter kakar, bir neticeye varılmaz.

  •           Himmet olmasa meclisler şenlenmez,
  •           Himmet olmasa insanların kalpleri açılmaz,
  •           Himmet olmasa ağaçlar açılmaz,
  •           Himmet olmasa güller açmaz,
  •           Himmet Muhammed ehlinindir.
  •           Allah’ı sevenlerdeki manevî güçtür.

 Onun için himmet iste. Hürmet isteyebilir insan ama himmet istemesi âlâdır. Himmet, bizi Allah’a doğru yürüten mânevi güçtür. O herkeste olmaz, evliyâlarda vardır.

Euzübillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyul azîm

Bu gece Zilhiccenin sekizinci gecesi olarak itibar olunuyor, yarın akşam dokuzuncu gecesidir ki yarın akşam Arefedir. Yarınki gece Hüccâc-ı kirâmın Arafat dağına teveccüh ettikleri mübârek gece olacaktır. Bu büyük bir şereftir. Gerçi zahmettir lâkin insan çektiği zahmete göre Cenâb-ı Hakk’tan ödenir. Kolay amel ona göre ödenir, zor amel, ağır iş, fazla ödenir. İnsanın Allah’a hizmeti, diliyle olur, parasıyla olur, bedenî gücüyle olur. Senin ruhun her vakit Cenâb-ı Hakk’ın hizmetindedir, O’nun hizmetinin durması yoktur, lâkin senden istenen de her dâima Allah’a kullukta bulunmandır. Allah’ın kulluğunu geçip kendi nefsine uşak olma. Allah’ın emrini bırakan nefsine uşaktır. Uşaklıkta zillet vardır, aşağılık vardır, lâkin Allah’a kullukta şeref vardır. Allah yanında itibar kazanırsın.

 Şâh-ı Nakşibendi Hz., onun için böyle buyurur,

 “Bizim tarikatımız sohbetle dâimdir.”

 Biz de onun emrine uyarak İnşallâhurahman bir kaç söz edelim. Bize ilham olundu mu size konuştururlar. İşte yarınki akşam hacıların Arafatta birikmeye başlayacakları mübârek gecedir, boyuna rahmet iner. Eh arzuna göre inen rahmetten nasip al.

 Millet dereyi bekler, burada dere aksa da ekinlerimizi bahçelerimizi bağlarımızı bir sulasak der. Dere de bu memleketlerde pek nazlıdır, Elhamdülillah yağmurla dere de geldi, şimdi akan dereyi kendi tarlasına  bahçesine çeviren çevirene. O bir fırsat. Dere gelmesi bağ, bahçe, ekin sahiplerinin istediği birşey. Geldiği vakitte şükür yâ Rabbi diyor, uğraşıyor.

 Şimdi bu mübârek gün ve geceler ki içerisindeyiz, bu her vakit gelmez, her vakit ele girmez. Nasıl ki zâhirde çiftçiler, bahçeciler dere ister, su ister, elbette ki bulunca elini kolunu sığar, gelen sudan istifâde etmek ister.

― Cenâb-ı Hakk niye mübârek gün ve geceleri halk eyledi?

İşte ara sıra gelir, her dâima değil. Her dâima gelen Cuma gecesidir. Cuma gecesi her haftada gelir, rahmet yüklü gelir, inâyet, heybet, lütuf, kudret ile yüklü gelir. Sâir mübârek gün ve geceler senenin içerisine serpiştirilmişlerdir. Üç gün, beş gün, bir gün böyle, bir gece, iki gece, üç-beş gece neyse gecelerin içine serpiştirilmiştir. Bu mübârek gecelerde uyanık ol. Tarla sahibi dereyi suvarmak için nasıl beklerse sende suvarılmak için mübârek gün ve geceleri tâkip eyle ki mânevi feyiz seni toylasın, ilâhi lütufla ayağa kalkasın.

― İlâhi lütufla ayakta nasıl durur?

İlâhi lütufla olmadan olan duruş neye benzer? Eskiden rum-islam, bu memlekette beraber yaşardı. Başpiskopos öldüğü vakitte elbiselerini giydirirler, başına tacını da giydirirler onun hayattayken oturduğu koltuğa da bağlarlar, gitmesin diye başını arkadan bir kişi tutar, bir kişide sol elini tutar, millet öpüp öpüp geçer. Almanyada var mı böyle şey gördüler mi? Burada ortadoks, onun oturması oturma değil ki. Ölü o. Ölüyü bağladı oturtturdu.

Böyle mâneviyatla ayakta duramayan adam işte o ölü gibidir. Fizîki bünyesinin verdiği enerjiyle ayakta duran insan o ölü papaz gibidir. O durma, durma değil. Sen mânevi güçle duracaksın. Duruş odur, öyle duracaksın, ruhâniyetinle duracaksın. Elbette ki ruhâniyet yolu peygamberden geçer. Eskiden Efendimizden önce başka peygamberler geldi, Îsa a.s. geldi, Nuh a.s. geldi, Mûsa a.s., İbrahim a.s. geldi, o mânevi güçten kendine inanlara verdiler. İnanmayanlar çürüdü ve bitti. İnananlar kabirlerinde sağlam yatıyor.

 Geçmiş ümmetlerden Saint Barnabas var burada, Îsa peygamberin havârilerinden, iki bin senelik. Îsa peygambere îman etti, manevî güç aldı. 212 havârilerden biri ve aradan bin bu kadar sene geçtikten sonra Kıbrıs’taki bu yerin başpiskoposuna rüyâda göründü, dedi ki,

 “Benim gömüldüğüm yer gördüğün zeytin ağacının altıdır, oradan beni çıkart, benim kabrimi yap.”

 Oturuken uyandı, hemen ırgatları o gösterdiği zeytin ağacının altına yolladı, kazdılar baktılar ki Saint Barnabas yatır, burada da kitabı. Olduğu gibi yatıyor, o fizîki kuvvetle fizîki bünyesiyle yaşayan adam değildi. Ona mânevi ve ruhâni kuvvet Îsa peygamberden geliyordu. Onunla ayakta durdu onunla dünyadan gitti, kabrinde de olduğu gibi o kuvveti çağırıyor.

 Efendimize de kim îman ettiyse hakkıyla ona da o mânevi güç açılır. Kuvvet, yeme içmeden değil, melekuttan gelen mânevi güçtür, onunla ayakta durur ve kabrinde o da diridir. Kıyâmet gününde kabrinden kalktığı vakit bu dünyada mânevi güce erişmiş olan kimselerin vücutlarından her birinin  tüğünün dibinden bir nur çıkacak diyor. Onlar mahşer yerine nûrun içinde gömülü gelir, herkes bilir ki bunlar ya peygamber ya evliyâdır. Ötekiler, o mertebeyi bulamayan insanlar, toprak olduktan sonra halk olacak. Toprak olur, vücutları erir, kemikleri çürür, toprağa döner. Cenâb-ı Allah yeniden halk eder öyle çıkarlar, onlar geldiğinde onlara nur yoktur. Ancak mü’min olanların şahâdet parmaklarında nur vardır.

Evliyâdaki nur vilâyet nurudur, mahşer gününde zâhir olacak parlayacaktır. Onun için mânevi güce tâlim olacaksın. Mahşer gününe kapkaranlık gelmeyesin nurla gelesin. O nur dünyadayken seni ayakta tutan kuvvettir. Cenâb-ı Hakk peygamberine,

 “Ey habibim, seni gönderdik ve sana nur indirdik” buyurmuştur.

 Millet inen Kur’ân-ı Kerîm’in harflerini, cümlelerini ezberleyip bakıp duruyor, inen nur onları hiç âlâkadar etmiyor. Kur’ân-ı Kerîmi dıştan okuyan müslüman olmayan çok insan var, nur başkadır. Nur, peygamberimizîşandan sahâbe-i kirâma, sahâbe-i kiramdan tabîine, tebei tabîine, onlardan onlara tâbi olanlara naklolup geliyor. O nur kalpten kalbe gidiyor. Onun için büyük zatlardan himmet istiyoruz, himmet eriştiği vakit o himmetle ayakta dururuz.

 Himmet senin haline göredir. Himmet senin kalbine nur eriştirmektedir. Nurlandırdığı vakitte bütün vücudun başka olur. Herkesin âlâka duyduğu bir şey olur, merak ettiği bir şey olur lâkin o dünyaya ait olan bir şeydir, faydası dünyayadır âhirete faydası olan ise himmet sahiplerinin himmetiyle senin kazandıklarındır. Kendi kendine ne kazandıysan hepsi burdadır.

 ―  Yâ himmetle kazandığın?

 İşte onun için bütün tarikatlar bu hizmete tâyin edilmişlerdir ve tarikatların çokluğu ümmeti bozmak için, dağıtmak, bölmek için değildir, herkes kabiliyetlerine göre bir yol tutturmuştur. Herkes dr. olamaz. Üniversite yanlız bir meslek öğretse o kâfi değil.

“Bütün âlem dr. olsun yâhu biz talebeleri ne böleceğiz? Bölücü mü olalım, ayrılıkçı mı olalım? Yok! Hepsini dr. Yapalım, hepsini ayakkabıcı yapalım, hepsini mühendis yapalım!”

 Eh yâhu olmaz. Hepsini bir tarikata koyalım, olmaz. Senin kabiliyetin başkadır. Senin mânevi yolun başkadır, onun başkadır. Onun için insanların muhtelif 41 tabiatı vardır, 42 olmaz.

 Cenâb-ı Allah tabiat ve kabiliyetlerine göre 41 yol göstermiş. Demir yolu diyelim, tabiat, asvalt, şosa, deniz yolu… hepsi Kâbeye gidiyor, lâkin herkes kesesine göre bir vasıtaya biniyor, hiç olmayan yayan gidiyor. Onun için islamı anlamayanlar zarzur konuşur. İslamı gazeteden okuyup öğrenenler hümekâdır, islam gazeteden öğrenilmez. 40 senede sen bir parça bir şey öğrenirsen şükreyle. İslam bütün dünyayı, bütün insanlığı hedef alan, bütün insanlığa yetişebilecek gücü taşıyan, potansiyeli hesaba gelmez bir yoldur, bir nîzam, intizamdır. Onun dışına çıktın mı ne nîzam kalır, ne intizam, ne din kalır, ne îman kalır, hepsi çöpe.

 60 sene oluyor Cenâb-ı Allah’ın hidayetiyle topal karıncanın yürümesi gibi bir uğraşma içerisindeyiz de, baktığın vakitte hiç mesâbesinde, bildiğimiz bilmediğimizin yanında hiçtir, sıfırdır.

― Neye âit?

 İslama ait. İslamın erkânı Allah’a peygamberine îmandır, peygambere dâir olan bilgimiz de ummanda bir iğneyi sokup aldığın kadar bir şeydir, o nokta içerisinde evliyâlar da var enbiyâlar da var, melâike var, ins-ü cinni ilmi var. O deniz peygamberdir ve Cenâb-ı peygambere âit olan bizim bildiğimiz.

― Ya Cenâb-ı Hakk’a olan marifet?

Nerede bileceksin.Vardır, birdir, şerîki, benzeri yoktur, doğmamış doğrulmamıştır, ezeli ve ebedîdir, bâkidir, ganiyyul mutlaktır, konuşur, görür ve duyar.

Ve bu dünyada belki öbür ebedî âhiret hayatında bile insanlara en zevk verecek şey Cenâb-ı Hakk’ın marifetinde kazanacakları nur, hakîkat ve hikmetlerdir, ondan aldıkları lezzeti zevki hiçbirşeyden alamazlar.

Himmet almaya gayret et, işte bu, bu gecenin sohbetidir. Elhamdülillah sizin sayenizde biz de durmuyoruz, işitiyoruz.[1]

Hikâyeler

Halîfe Ahmed Kâbe-î muazzamaya gitmeye niyet ettiler ve buyurdular ki:

“Yiğit o kişidir ki Kâbe’yi bize getirir”

 400 veli, 400 kerâmet ehli sûfî, 400 av köpeği, 400 at ile birlikte Gucdüvân’a ulaştılar. Hâce Abdülhâlik, Hâce Ârif’e dediler ki:

 “Hâce Ahmed Mekke’ye doğru yola çıktı, şu anda Gucdüvâna ulaşıyor, onu karşılamaya çıkın!”

Hâce Ârif hemen bir duvara binip gitti. Halîfe Ahmed’e, Hâce Abdülhâlik’ın 400 deve ve 400 ineği kesip ziyâfet verdiğini, Kâbe’yi de Gucdüvân’a getirip hazırladığını anlattılar. Sabahleyin Halîfe Ahmed tüm Türk şeyhleri ile Kâbe’yi tavaf etti. Türk şeyhleri, kıyâmet gününde bizden bir nişan olur diye o mahalle bir taş attılar. Ayrıca Halîfe Ahmed, Baba Mâçîn’i onunla sohbetten önce dövdüler. Elini boynuna bağlayıp 501 kamçı vurdular. Baba Mâçîn’in koltuk altından bir güvercin uçup gitti ve dünyayı terk etti. Baba Mâçîn derviş olup Halîfe Ahmed’in halîfelerinden biri oldular.

Bir dervişin hâli o dereceye ulaşmıştı ki, onun bir merkebi vardı. Türkistan kapısından Hoten kapısına kadar tezek yerine misk atardı. Halîfe Ahmed onu satın aldı, kıyâmet gününe kadar senin nesline vakf olsun diyerek arpa ambarını ona havâle etti. Nakledilir ki, bir gecede Halîfe Ahmed’e 90 emîr geldi. Herbirinin yanında 13.000 kişi vardı ve Halîfe Ahmed’e bey’at edip aynı gecede hepsi velî ve kâmil oldular


[1] 4 Nisan 1998 / 7 Zilhicce 1418 tarihli sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet