Sohbetül Hakkani_3

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 3 

Bismillâhirrahmanirahîm

Gördüğümüz meseleyi söyleriz. İnanan kimselere saadet olsun, o da görecektir. Bu sözü tasdîk eden kimse de görmeden dünyadan gitmez. Onun için böyle cereyan edecek, işler buraya, bu netîceye bağlanacaktır. Önümüzde az mesafe kaldı, bilmem. Bu sene Haccül Ekberdir. Onu takip eden Muharremde bir futuhata intizâr ediyoruz. Elli senedir bekleyip duruyorum. Dur bakalım, ağır ağır yetişiriz. Allah sizi de yetiştirsin, bizi de yetiştirsin.

Hz. Ali efendimiz keremallâhu veche aleyhisselâm ve radiyallâhu anhu Hazretleri, onun makamı Peygamber essâlâtu vesselâma yakınlığı dolasıyla Cenâb-ı Peygamber ona sırrî olan ilimlerden açtı. O gizli ilimler hazînesidir. Kimsenin bilmeyeceği esrardan Hazreti Ali efendimize bildirilmiş idi ve onun Basra şehrindeki mescidi oranın en büyük câmisidir. Orada bir hutbe irâd etti ona “Hutbet-ûl Beyân” denir, yâni yevmel kıyâmete kadar olacak ne varsa, görülecek alâmetler ve nişanları beyân ettiği için ona “Beyan Hutbesi” denmiştir. Ve Hazreti Ali efendimizin hizmeti bütün sahâbe-i kiramların içerisinde ayrılmış ve en mümtaz olan hizmet kendisine verilmiş idi. Hazreti Ali efendimiz kendisine verilmiş olan sır olan ilimlerden haberdardı,

  Efendimizden sonra kimlerin geleceğini,

  Kimlerin ne kadar kalacaklarını,

  Kendisinin ne zaman Efendimizin halifesi olacağını.

Çünkü o dört sahâbeye halifelik vardı. Hazreti Ali efendimiz önde gelse, onun şehîd olduğu zamana kadar ötekilerin hepside dünyadan gitmeleri lüzum edecekti. Onlar dünyadan gidince Hazreti Ali efendimiz onlara verilecek olanı önlemiş olurdu. Allah’ın hikmetiyle ilk Hazreti Ebû Bekr radiyallahu anh efendimiz halîfe oldu, iki senede dünyadan geçti. Ondan sonra Hazreti Ömer efendimiz geldi, on sene durdu, şehîd oldu. Hazreti Osman efendimiz gene bir o kadar durdu, o da şehîd oldu. Hazreti Ali efendimiz ondan sonra geldi. Şimdi bu dört sahâbenin içinde yâni hulefâ-i râşidinde en uzun yaşayan Hazreti Ali efendimizdi.  Eğer ilk baştan halîfelik alsaydı, ötekilerin hiçbiri halife olmadan dünyadan gidecekti. Hâlbuki Allah’ın hikmeti, onlara da halifelik verilmiş idi. Bu tertiple Hazreti Ali efendimiz üç halîfeye de vezir bulundu. Müşkül olan meselelere cevap verirdi, hallederdi.

 Hz. Ali efendimize maddî, mânevi kuvvet ve saltanat verilmiştir. Maddî mânevide olan onun makamına başka sahâbe yetişmemiştir ve Hz. Ali r.a.’ın bildirmiş olduğu, Efendimiz (s.a.v.)’in kendisine bildirilmiş olduğu hakîkatlerdendir. O şehîd olduğu vakitte, şehîd olmadan önce kaderini biliyordu. Kendisini katledecek, şehid edecek kimseye,

 “Yâ Kâtilî!”

Diye hitap edermiş. “Ey katilim!” dermiş. O seyis kaç defâ ayaklarına düşüp yalvarırmış,

 “Bu olacak mı, yâ Emir-ül Mü’minin, bu olacaksa, olmadan önce sen beni öldür ki ben bu cinayeti işlemeyeyim” dermiş,

“Nasıl olur? Sen benim katilim olacağına, ben senin katilin mi olayım?”

 “Sen beni katlettikten sonra müstehak olursun. Şimdi mücerret benim bilmekliğim seni katl etmeye, öldürmeye kâfi değildir. Çünkü suç işlenmemiştir, lâkin suçu işleyecek sensin, sen mâlumsun. Suçu işlemeden, işleyecek diyerekten seni katletmek olmaz. O vakit ben senin katilin olmuş olurum ki, o ağır günahın altına ben girerim. Sen ne zaman bu işe teşebbüs eder katledersin, ondan sonra sen katl olunmaya müstehâk olursun.”

Ve Hazreti Ali Efendimiz şehîd olduğu zaman vasiyet eyledi ki,

 “Beni teşhis ediniz, beni yıkayıp kefenleyip hâzır ettikten sonra beni devenin üzerine yükleyiniz, bağlayınız ve deveyi salınız… Ve beni kimse takip etmesin. Benim arkamdan gelene korku var,” demiş.

 Onun için ahâli emir üzerine onu yıkayıp kefenleyip tabuta da koyup devenin üzerine bağlayıp deveyi salmışlar. Herkez ağlayaraktan onu tâkip etmişler. Çokları evlerin üzerindeki damlardan deve hangi istikamette gidiyor diye bakıp duruyorlarmış. Bakmışlar ki deve yokuşun başına gelince aşağıda  kaybolduğunda, yokuşun başından bir kervan çıktı. O kervan ahâlisine o Basra’nın ahâlisi ağlayaraktan koşup geldiler, dediler ki,

“Hazreti Ali şehîd oldu, biz onu devenin üzerine bağladık, gitsin diye koyverdik. Bize arkasından gelmeyi de yasakladı, böyle emretti, acaba hangi tarafa gitti?”

Diye sorduklarında onlar demişler,

 “Yâhu siz nasıl insanlarsınız? Deli mi oldunuz? Deveyi çeken Hazreti Ali efendimiz, o bize selâm verdi, deveyi çekip gitti. Siz nasıl Hazreti Ali öldü diyerekten ağlarsınız, dövünürsünüz, feryâd edersiniz? Devenin üstündeki o, deveyi çeken o…”

Ve bugün ziyâret ettikleri Hazreti Ali efendimizin makâmıdır, onun kabri bilinmeyen bir yerdedir. Zâten Cenâb-ı Allah onu muhafaza etti.

― Ne vakite kadar?

Mehdi Resûl çıkıpta gelinceye kadar. İşin hakîkatını, nasıl ki Îsa Peygamber geldiğinde, hakîki hristiyan ile kâfir hristiyanı ayırd edecekse; Hazreti Ali efendimiz de Hazreti Mehdi’nin vezîri olarak, bu zamandaki külüstür müslümanlarla sağlamlarını, kendine bağlı olanları, kendine îtikat edenleri, çürüğünü ve sağlamını ayırt etmek üzere o da vazîfe ile dünyaya onunla beraber gelecektir.

Kendisi Hicaz’da, Necit’le Yemen arasındaki makamındadır ki o yere Kablen Müteharrik derler. Bastığın vakit o kumun üzerinde duramazsın, kum açılarak insanı içine çeker, insan içerisinde kaybolur. O yerde bir mağara vardır ve o mağarada melâike-i kirâmın yapmış olduğu bir kubbe bulunur. Orada büyük evliyâlarla Hazreti Ali efendimiz de dâima ictimâdadır. Bizim Sultanımız Şeyh Abdullah Dağistânî Hz.’leri Medîne-i Münevvere’de halvette iken oraya davet oldu, o mâhiyetinde bizi bırakmıyor, mâhiyetini de alıyor ve oraya yetişti.

“Gözünü yum” Dedi. Yumdum.  

“Aç” Dediği vakitinde, o makamda tayyibî kuvveti ile hâzır oldu. O mağaranın ağzı kırk arşın gelir. Hazret Mehdi aleyhisselâm kapının dışında durdu, elini açtı iki tarafını tuttu. Onun alâmeti: elleri uzundur dizlerine ulaşır, ayaklarına ulaşır. Bizimki yukarıda kalır, onun aşağıya iner. Ellerini açtığında orayı kapattı, bizi orada bir durdurttu ve orada konuştu. Şeyh efendi hazretlerine dedi ki;

 “Senin için mâni yok, Şeyh Nâzım için mâni var”

Bir kimse cismâni olarak oraya girerse, dışarı çıkmaz. Çünkü biz içeri girersek, bizi de dışarı vermezler. Orada dâima ruhânî ile bulunur, ayrılması yoktur. Orada benim şeklim üzerine, beni temsîl eden ruhâni kuvvet var, o oradan hiç ayrılmaz. Gece gündüz lüzum eden yerede gider gelir. Ama bu cismâni hayat ile içeri girerse, onu artık dışarı vermezler. Çünkü benim cismânî kuvvetim üzerine inecek olan o tecellî ile dışarıya gelince kimse bana bakamaz, tahammül edemez.

       Mehdi a.s. orada o makamdadır,

       Hazreti Ali efendimiz de oradadır,

       40 Halifeler oradadır,

       99 Büyük Evliyâ da oradadır,

       Nebî Râzim de ordadır,

 Onlar sabaha akşama zuhur için emre müntazırdırlar. Zuhûriyet için de iki mesele kalmıştır:

  1. 1.   Türkiye’de inkılâp olur.
  2. 2.   Rus yıkılır.

Bu rusun yâni koministliğin yıkılmasına râyi olan bir hareket olacak bütün dünyada ki, o Melhâme-î Kübrâ denen büyük harptir. Onun akabinde Mehdi aleyhisselâm çıkacaktır, çıktığında Hazreti Ali efendimizi de göreceksin, “bu kimdir?”  diye sormaya lüzum yok. Ve güneşin mağribinde beş makam vardır:

  1. 1.   Vâdi-î Selâm,
  2. 2.   Vâdi-î Zeytun,
  3. 3.   Vâdi-î Sibâ,
  4. 4.   Zirrûl ulâ
  5. 5.   Ceberus

Gün batımında bir dünyalar vardır, orada bir mescid vardır. Bir Ulül Azîm câmii vardır. Yetmişbin melâike-i kirâm lâhzadan lâhzaya oraya inzâl olur. Onun onikibin kapısı vardır, bir kapıdan bir kapıya bir fersahlık yoldur. Bir Fersah: bir saatlik mesâfe, beş kilometredir.

Cenâb-ı Hak Adnan Hoca’ya Yusuf Aleyhisselâmın makâmını versin, hem rütbeyi hem selâhiyetini de versin diye dua ediyorum. Cenâb-ı Allah yakıştırırsa, kabulümüzdür. Biz kendimize yakıştırmayız ama Allah’ın yakıştırdığınada itiraz etmeyiz. Ve Cenâb-ı Hakk nihâyetsiz lütfu kerem sahibidir. Aslında Cenâb-ı Allah’ın atâsı kaleme gelmez, bir hudut ile hudutlanmaz. Bütün lütf-u ihsânı insan içindir. Onun için insan, Hazreti İnsandır.

 “Benim kendime saklayacağım lütuf ve ihsânım yoktur, Benim bütün lütuf ve ihsan hazînelerim ey insan senin içindir.”

 Biz kendimize onu yakıştırmıyoruz ama, Cenâb-ı Hakk yakıştırdığı vakitte;

“Ya Rabbi, Senin lütfuna şükür, ihsânına şükür ederiz. Madem sen yakıştırdın, ben reddetmem, kabul ederim.”

Adnan Bey kardeşimize de Cenâb-ı Allah bir zaman için, Yusuf Peygamberin tecellîsini ona giydirmek üzere, ona halvet emreylemiş ve onu ihmal ettirip “şimdi kâfidir, çık” diyerekten ona icâzet vermiş. Ümîd ederiz, ileriye doğru Adnan Bey’in yapacağı mükemmel hizmetler vardır. Zâhiri de başka, vilâyet sırrıyla yapacağı ve yapmakta olduğu hizmet  vardır. Tebrîk ederiz. Kendisi sabırlılardan yazılmıştır, sabırlıların bir ötesi, râzılardan da yazılmış. Kendisine râzılık ta verildi.

Ben kendime göre bir düşünüyorum, bakıyorum, o benim tahammül edebileceğim bir yük değildi. Maşallah genç zamanında o hizmeti arada askerlik hizmeti gibi tekbîl etmiş. Vilâyet erbabına böyle iktilâlar geliyor, o size zarar vermemiştir, o da geçmiştir, şimdi Peygamber huzûrunda size bir rütbe giydirilmiştir ve bu Muharremî şerifte hasseten zâhir ve bâtında sizi teyyît edecek hem mânevi bir nur, hem bir mâneviyat giydirilmiş ve bir anlayışta, bir ilhamda size açılmıştır ki bu ilham üzerine siz kalbinizi etraf ile meşgul etmeyin. Siz Kurân-ı Kerîm’i okuduğunuz vakitte teyemmül ile okuyunuz. Üzerinde düşüneceğimiz her âyeti kerîmeyi her okumanızda gusül abdesti ile okuyun, bu size olan hitaptır. Bir defâ okuyun, lâkin gusül abdesti ile okuyun ve tenhâ bir makamda okuyun ve ayak üzeri okuyun. Kurân-ı Kerîm’i yüksekte tutun, ayakta durduğunuzda, okuyabilecek yükseklikte tutacaksınız. Ve O’nun huzurunda Sultan huzurunda durur gibi, duracaksınız. Oraya gusül ile geleceksiniz, iki rekat namaz kıldıktan sonra ayakta üç kelime-î şâhâdet, 100 Estağfirullah’ tan sonra, destûr alıp Kurân-ı Kerîm’i siz tilâvet edeceksiniz.

       İsterseniz bir çeyrek tilâvet edin,

       İsterseniz bir hizip, isterseniz iki,

       İsterseniz üç, isterseniz tekmil bir cüz,

Sizin kalbinizdeki ilhâma göre okuyacaksınız. Ve ondan sonra kalbinize verilecek ilhâmı kaydedeceksiniz. Çünkü bu yapmış olduğunuz halvetin netîcesinde size bir ikram olarak kalbe bir şerit bağlanmıştır, ilham ile bağlıdır. Ve siz, “Beni buraya kapattılar, kapatanlara ve beni muhakemeye verdiler muhakeme edenlere, beni suçladılar suçlayanlara..” diyerekten kötü temenni etmeyeceksiniz. İnsanın nefsi onlara gıybet olmak ister, reddedeceksiniz. Ve size bu minvâl üzerine mükellefiyet vardır, hücrenizde yüksek sehpa gibi yerde Kurân-ı Kerîm’i Sultan huzurunda duruyor gibi okuyacaksınız, ondan sonra size bir varîdat vardır. Size mükâfat olarak mânevi varîdat verilecektir ki o, ilhamdır. O ilham geldiği vakitte o ilhâmı kaybetmeyeceksiniz. O kıraatı bitirdikten sonra, diz üzerinde oturunuz, elinizde kalem kağıt, kalbinize doğacak olanı zaptedin. O iktişâf edecek ve genişleyecektir, darlanmayacaktır, eksilmeyecektir lâkin artacaktır. O suretle siz Kurân-ı Kerîm hakkında yeni bir görüş, yeni bir anlayış ile, bilhassa o gençlere çok büyük hizmet yapacaksınız. Evliyâullah’dan olduğunuz için, vilâyet sırrı olduğu için size de bunu söylemeye memurum, bugünkü günde sizin vilâyetiniz vardır.

Tomurcuk gül olur, ne rengi belli, ne şekli belli, ne de kokusu bellidir, o açıldığı vakitinde belli olur. Şimdi Adnan Bey’in hâli de kapalıdır. O gerek mahpusta gerek hastânede bulunduğu 24 saat zarfında üç evliyâ zat onun kalbine nazar ettiler. Öyle nazar etmese, bu halde çıkamazdı. O kalmaların sıkıntısı onu bozardı, ama bozmadı, bozulmaya bırakmadılar. Ve şimdiki îmanı ve mertebesi, bu halvethâneye girmezden önceki hâlinden çok farklıdır. Bu da mühim bir meseleydi. Bu teblîgâtı yaptık ki; bizde mesûliyet kalmasın. Tamamdır, ona mühim bir hizmet verilecek. Gelen varidâtı siz kaydedin.

 Peygamber essalâtu vesselâm Efendimiz dünyadan gitti. Sahâbe toplandı. Bütün büyük ashablar da var, Hazreti Ali efendimiz de vardı, onların hepsine ilhâm olan reylerin hepsi Hazreti Ebû Bekr’de toplandı.  O emir oldu.

 Hazreti Ebû Bekr dünyadan, Allah’ın divânına, Peygamberin huzuruna gitti, Yine toplanıldı.

 Hazreti Ömer geldi, Hazreti Ömer şehîd olup dünyadan gitti,

 Hazreti Osman geldi, o da şehîd oldu.

 Hazreti Ali efendimiz keremallâhu veche râdiyallahu anh, o da öyle bir zat.. onunla Muaviye Şam’da hükümet üzerine ihtilâf oldu. O zamanda hâzır olan millet, Hazreti Ali efendimizin hilâfetine uygun düşselerdi o Şam’daki Muaviyelik devleti kalkmayacaktı. Ona lâyık olmayanlar çoğaldığı vakitinde o zaman Hazreti Ali Efendimizden gitti. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin Efendimizden de gitti. Hükümet Emevîlerde kaldı.Yâni bizim lâyıkımız ne ise, kuvvet oraya dönüyor. Cenâb-ı Hakk görüyor, görmez değil. Bir kimse bir mecliste dört Halîfeler hakkında benimle mübâhase etti. Dedim:

 “Yâ hu, bizim onları muhakeme etmeye selâhiyetimiz yok, onların hepsi sahâbe. Hepsi Peygamberin huzurunda yetişen kimseler. Hazreti Ali efendimiz hakkında biz katiyyen söz söyleyemeyiz. Lâkin Allah’ın hikmeti,

     Hz. Ebû Bekr halîfe olduğu zaman Hz. Ali hâzırdı.

     Sonra Hz. Ömer halîfe olduğu vakitte, Hz. Ali hâzırdı.

     Hz. Osman halîfe vakitte Hz. Ali Efendimiz orda hâzırdı.

Hazreti Ali efendimizde olan ilim başka sahâbede yoktu ve Hazreti Ali efendimiz gözü kapalı yürüyen adam değildi. Peygamberden almış olduğu sır onun kalbinde yazılıydı ve işin nasıl yürüyeceğinden haberi vardı. Rafizî dediğimiz acemler, Hazreti Hüseyin efendimizi (Allah ondan râzı olsun), dâvet ettiğinde;

“Biz sana yardım ederiz”

Dediler. Onların bu taahhütü üzerine Medine-î Münevvere’den çıktı, çıkacağı vakit bütün büyük sahabeler ağladı, dediler ki;

“Ey Peygamber torunu! Ey Peygamber’in gözünün nûru! Seyyidimiz, çıkma!”

“Çıkacağım”

 Dedi. Hazreti Hüseyin efendimiz kaderini bilmeden mi yürürdü? Hâşâ! Kaderini bilipte yürüdü. Kaderini bilip üzerine yürüyebilmek, Ricâlullahın şânıdır, onlara kaderleri açıktır. Bizim gibi kimseler, zayıf olduğumuz için bir şey bilirse o kaderden kaçmak istiyor. Avam-ı nâstan, şehîd olacağını bilipte üzerine gidecek insan yoktur. Ama o bilerekten oraya gitti. Şehâdet rütbesini orada alacağı için gitti.

Önce Hz. Ali Efendimiz, Peygamber Efendimizden çok şey aldı. Ve Ümmetî Muhammedînin nasıl devam edeceğini, hangi tarihi silsile üzerine yürüyeceğini Peygamber a.s., ona bildirmişti:

     Hulefâ var: Dört Halîfedir

     Ümerâ var: Emevî ümerâsıdır

     Müluk var: Abbâsilerle Osmanlılardır

     Cebâbire var: diktatörler devridir

     Hazreti Mehdi’nin devridir

Hazreti Ali efendimiz Basra’nın büyük camiisinde minbere çıktı, öğleden ikindiye kadar bir hutbe okudu. Ona Hutbet-ûl Beyân derler ki herşeyi âyân beyân etti. Bize o hutbelerden beş on sayfası geldi, ötekileri evliyâların kalplerinde gizli durur, bazı bazı söyletiler onlara. Ve onun birisi de kendisinin Hazreti Mehdi a.s. zamanında gelip onun veziri olacağına dâir olan sözüdür.

 Ve şimdi o devirdeyiz. Ve Hazreti Ali efendimiz o mecliste o zülfikârla beraber oturmaktadır.[1]

Hikâyeler

 

Hz. Ali r.a. ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak yerinde su bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır su isterler. Kilisedekiler:

“10 mil uzakta su var” Hz. Ali r.a.,

“Oraya gitmeye gerek yok şurayı kazın”

İşaret edilen yer kazılır, büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar uğraşırlar değil taşı kaldırmak oynatamazlar bile. Hazret-i Ali r.a. gelir. Mübârek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bir tüy misâli kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su fışkırır. Sevinç ve şükürle sular içilir, kaplar dolar. Kilisenin Papazı ve diğer kilisedekiler uzaktan onları seyretmektedirler, durumu görünce sevinç içinde Hz. Ali’nin huzûruna gelir ve sorarlar:

“Peygambermisiniz? Yoksa…”

“Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve halifesiyim!”

Papaz hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olup şöyle der:

“Ey mü’minlerin emiri! Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir kuyu vardır. Üzerindeki taşı peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu taşı sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğim arzuya kavuştuk.” Hazret-ü Ali buyurdu ki:

“Allahü teâlâya hamd olsun!”


[1] 15 Eylül 1987/ 17 Muharrem 1408 tarihli sohbetten yazıya aktarılmıştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet