Sohbetül hakkani_31

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 31

Meded yâ Sahibel zaman yâ Sultanül Evliyâ

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyul azîm

Şâh-ı Nakşibendi Hz.’leri (Allah sırrını takdîs etsin ve himmetleri hâzır olsun) buyurdu ki;

“Tarikantun assohba ve hayru ficcemiyye”

Yarın arifedir, mübârek gece, hacıların Arafat dağına çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın emri üzerine orada vakfeye duracakları gündür. Gecesi de mübârek gündüzü de mübârektir. Zaten Zilhicce senenin son ayı olan onikinci aydır. Bu aydan sonra Muharrem ayı gelir ki hicrî sene 1419 olacaktır.

 Kıyâmet yaklaşıyor, biz de ümmeti Muammedin kullarının kıyâmete yakın olan tâifesiyiz. Ümidimiz odur ki Hz. Mehdi a.s.’a yetişelim, Hz. Îsa’ya da yetişelim. Doğru giden ona kavuşur. Doğru gitmeyenler ne Hz. Mehdiye ne Hz. Îsa’ya kavuşmaz. Onlarla kavuşacak olanlar doğru dürüst olan kimselerdir. İnsanın kendi kendisine “Ben doğruyum” demesi bir şey ifâde etmez. Kıyâmet yaklaşacak, kıyâmet kopacaktır. Peki kıyâmet koptuktan sonra elbette Mahkeme-i Kübrâ kurulacaktır.

 Şimdi önümüzde Hz. Mehdi a.s. var, ondan sonra Deccal var, ondan sonra Hz. Îsa var. Muhakkak Hz. Mehdi’de gelecek, Hz. Îsa a.s. da gelecek, haber verildi. Mâdem gelecektir “beklenen gelir” denmiştir. Neyin beklentisindeysen o gelecektir. Biz dünyadan Hz. Mehdi gelsin ve Hz. Îsa a.s. da gelsin, şereflenelim diye ümîd ederiz.

 “Şerefül mekân bilmekîn” denmiştir, bir yerin şerefi o yerde mekân tutan kimsenin şerefiylendir.

― Beytullah neyle şereflendi?

 Cenâb-ı Hakk’ın beyti olması haşyetiyle şereflendi.

― Medine-i münevvere neyle şereflendi?

Efendimizin mübârek, mütahher ve münevver pak cismi şerifleri orada yatır. Zaman da mekân gibi içinde gelen kimselerin şerefiyle mütenâsip olarak şereflenir. Efendimizin asrına Asr-ı saadet denir. Asırların içerisinde yüzyıllar içesinde en şerefli asır.

― Ne için?

Efendimizin olduğu içindir. Şimdi bizde de 20. asır berbat, bütün şeytanların, bütün deccalların, Allah’a yol kesicilerin, kâfirlerin, müşriklerin fink attığı asır. Onun için hiç şerefi yoktur, şerefsiz. Bu asır şeytanların asrı. 21. asır o asır şereflenecektir. Îmanımız odur ki Hz. Mehdi 21. asrın içerisinde hâzır olsun ve Hz. Îsa gökyüzünden inip yeryüzünde hükmeylesin. Yâni asrın yarısından fazlası bu sûretle Hz. Îsa ve Hz. Mehdinin mevcûdiyetleriyle şeref kazanacaktır. Uyanık ol! Yâ Rabbi onların yeryüzünde bulundukları günlerde bizi de yaşat hem o zamanın şerefiyle şereflenelim, hem mekânın şerefiyle şereflenelim diye dile ki, ağır ağır yaklaşıyor.

 İşte 1418. Arafat günü geliyor. Kim çağırıldıysa oraya yetişecektir. Bu sene orada hâzır olmaya elinde imkân olmayanlar, yâ Rabbi bizi de orada vakfeye duranlardan yaz diye arzu iştiyaklarını bildirseler, Cenâb-ı Allah onların yerine vakfeye duracak melâikeyi kirâmı halk eder. O melâikeyi kiram gelir orada onun adına vakfeder durur. Keşke biz de bulunsaydık diye niyet eden kimse illâ orada olacaktır.

 Din; mâneviyattır. Maddî ölçülerle ölçülmez. Dînin hakikati akılla çözülmez, akıl bir temel olur lâkin binâ temelden ibâret olmaz. İslamın kaidesi yâni islam binâsının üzerinde oturduğu temel; akıldır. Lâkin boyuna akılla devam edemez, yükseldikçe devreye ruhâniyeti girecektir. Devreye ruhâniyetin girdiği vakitte akıl geri duracaktır.

 Aklınla düşünürsen; tayyare koşu yolunun üzerinde yürürken tekerleklerin üzerindedir.  Koşu yolunun üzerinde hızlanıp havalanır, ya tekerlekler nerede koşturuyor? Tekerlekleri tayyarenin yerde yürümesi içindir. Yeryüzündeki vasıtalar tekerlekle koşturur, tekerleği olmasa hiçbir vasıta yürümez. Tayyare de aksine havalandı mı tekerleklerini toplar tekerleksiz kalır. Aklına “Nasıl kalkar?” Diye sorarsın, aklın der ki “olamaz!”  Eh izahını bulursan bulursun, bulmazsan,

 “Aklım almadı ama ben tatmin olmadım, öyle olsun…”

Çünkü o uçuyor, uçmak başka, yerde koşturmak başkadır. Koşturmayla uçmayı karıştırma. İslamda ruhâniyet vardır. İslamiyeti şeriatın getirdiği bütün ölçülere vuracak olursak, şeriat dünya nîzamının tesisi içindir. Mâneviyata girecek olursak dünya nîzamını tesis içindir. Mâneviyata girecek olursan şeriatı muhakkak kullanacaksın. Tayyare tarlanın içinde koşturamaz, husûsi yapılmış pisti vardır.

 “İnsanların mânevi mertebelere yükselmesi için şeriat ne lazımdır?” Demek olmaz. Çok avrupalılar geliyorlar ve onlar bu mâneviyata merak salmışlar; tasavvuf derler, mistik derler. Bunlar derler ki,

 “Eh Şeyh Efendi, bize şeriat teklif etmeksizin bir yol göster, uçalım!” Çünkü islâmın aleyhine o kadar doldurmuşlar, binâenaleyh avrupalılar islama giripte yükselmeyi bir türlü hazmedemiyorlar. Gerçi teknolojide zirveye ulaştılar lâkin mâneviyatta yerinde sayıyorlar. Efendimizden bu yana yerinde sayıyorlar. Hala şiddetli allerjileri vardır. Yedi defâ “islam” desen yere düşecekler, sekizi yetiştiremezsin yerde tepinecek düşecek. Binâenaleyh soruyorlar,

“Görüyoruz, sizdeki tasavvufun hakîkaten nefsimizi dizginlemeye ve bizi disiplinli bir hayata götüreceğine inanıyoruz, lâkin islamsız buraya varabilir miyiz? İslama gelmeden bu yolda gidebilir miyiz?”

 İşte o vakit benim de tepem atıyor, diyorum ki,

 “Yahu tayyareyi yerde görüyorsun, havada uçtuğunda çok beğeniyorsun, nasıl uçtu diye sorduğunda biz de diyoruz ki, koşu yolunun üstünde uçacak ki sonra havalansın.”

“Koşu yolu nedir?”

“Koşu yolu; islamdır.”

“Tayyareyi kabul ettik, havada uçmayı da kabul ettik, bu koşuyolunun üstünde koşturma meselesini kabul etmeyiz, sen bizi koşu yoluna girmeden havalandır.”

“Koca tayyareyi omzumda mı havalandıracağım ?”

 Bizzat islamda da akıl temeldedir, bütün şeriatın esâsı akıl üzerine, akıl temeli üzerinde yükselmiştir. Lâkin kâfi değildir, hakîkate varıp, mülkten melekuta yükselmesi için tarikat lazımdır. Tarikatsız olamaz. Avrupanın dediği gibi “islamsız olsun” olamaz! Müslümanlar da mânevi mertebeleri,

“İşte biz namaz kılıp, oruç, sadaka, zekat veririz biz de o âlemlere yükselebiliriz”.

“Tarikat?”

“Yok! Yok! Tarîkatı söyleme! Tarikata girersek gerici oluruz, tarikat irticadır!”

Peki sen de kıyâmet kopuncaya kadar olduğun yerde bekle, tarikatsız yükseleceğim diyerekten bekle. Yükselemezsiniz.

 Yeryüzünde zehâib denilen sürüngenler kabilesi var, mişaro nedir? Mişaro kabilinden, kurkuna, alizaro, beğen beğendiğinden hangi modeli beğenirsen, timsah ta zehâibtir, yılan, alizaro, mişaro, sürüngendir. Tarikatı kabul etmezsen ayağa kalkamazsın, yeryüzünde sürünür gezersin. Yeryüzünde dön zehâib gibi. Hristiyan ve islâmın dışında olup islâmı kabul etmeyen kimselerde mânevi mertebe yoktur, yükselemez, onlar da zehâib cinsinden bir grup oluştururlar ve yeryüzünde alayla dolaşırlar. İster o sınıfa gir, ister zülcenâheyn kanatlı olup şeriat ve tarîkat kanatlarıyla uç, melekuta ulaş, melekuttaki makâmına kon. Makamın orada, “ne zaman uçup gelecekler” diye bekliyor. Yeryüzünde mişarolar gibi sinek kapmak, burnu kapan gibi, o da zehâibtendir. O tembelliğinden burnunu kapar, üstüne koşmaz. Her çeşidi var, beğen beğendiğini. Yeryüzünde kalacak adama, benzetilecek çok mahlûkat var. Melekut, semâvattaki yedi semâda herkese tâyin olunan, kendi ictihâdına, kendi gayretine, himmetine göre yükselecek olan makamları vardır. O makamlar bizimki ne zaman gelecek diye bakıyor. Tarikatsız yükselme yok. Tarikatı ne kadar yasak edersen et dini sen zehâib yaparsın. Dîni otorite sayılan kimseler en azından tarikatın bu kadarını bilmese on para etmezler, beş para da etmezler, en azından temsîli budur.

“Ne tesbih tutarsın elinde?”

 “Eh zehâibten olamamak için”

“Bunla mı yükselinir?”

“Eh biz yükseliyoruz sen de tecrübe et. Tecrübe etmezsen gurguda gibi olduğun yerde kal.”

 Küçükken bize “dişlerini dösterme, gurguda sayar dişleriniz düşer” derlerdi, gurguda yâni kertenkele saymasın diye ağzımızı sıkı tutardık.

 Mübârek gecedir. Arzumuz, iştiyakımız yeryüzünden gökyüzüne dönecek, yaşımız ilerledik sonra gökyüzüne arzu ve iştiyâkımız artacaktır ki; biz ruhumuzu teslim edip ruhumuzu ölüm melâikesi gökyüzüne getirdiğinde gök kapıları bize açılsın. Yeryüzünde ısrar edenlere gökyüzü kapıları açılmaz, tekmeleyip geri atarlar.

“Senin yerin burası değildir! Senin yerin yeryüzünün altıdır, yeryüzünün üstünde sana yer yok” denir.

 Onun için yaşımız aldık sonra gökyüzüne arzu ve iştiyakımız artacaktır ki ruhumuz gökyüzündeki makamına yetişsin. Ve seferimiz yakın oldu. İstersen dünyada ölüm gelmezden önce ölenlerin  sırrına da mazhâr olursan çıkarsın, değilse son nefeste ölecek kimsenin ruhu arzu ve iştiyâkına göre gökyüzüne çıkar. Arzusu yeryüzüyse yeryüzünde kalır. Tertibi neyse, arzu ve iştiyâkı gökyüzündeyse gökyüzüne varır. Allah celle celâluhu bu mübârek gecelerdeki tecelîyi âzâm hürmeti için ruhâniyetimize kuvvet versin, nefsâniyetimizi yenecek ruhâni kuvvet versin. Bilhassa gençlere versin diyorum ki, gençler:

  •        İslâmı temsîl edecek,
  •       İslâmı tutacak,
  •        İslâma hizmet verecek,
  •        İslâm ile şereflenecektir.

Allah o günleri de göstersin. Gelen senenin Arifesi mühimdir, çünkü gelen yılınki 1999’dur Haccül Ekber Cuma günüdür; ümit değil îmanımızdır. Cenâb-ı Allah  islâmın sultanını, dînin sâhibini, Hazreti Mehdi a.s.’ı göndersin. Fesad ocaklarını dümdüz etsin. İslâmın medarlarını, islâmın nurlarını her tarafa yetiştirsin, öyle mânevi bir teşkîlat ile bütün dünya îman şebekesiyle bağlanacak bir yere dokunduğu vakitte bütün dünya islamın nuruyla parlayacak. O günlere yetişip islâma hizmet, Allah kulluğunu ikmâl etmeye bize de nasîb olsun. Bi hürmetil habib bi hürmetil el-Fâtiha.[1]

Allah Allah Allah Azîz Allah, Allah Allah Allah Kerîm Allah

Allah Allah Allah Subhân Allah, Allah Allah Allah Sultân Allah

Hikâyeler

1900’lü yıllarda, mukaddes topraklarda yaşayan halk hac mevsiminde günlerce önceden şehir dışına çıkar, hac yapmak maksadıyla gelen hiç tanımadığı kişileri karşılar ve bundan da büyük şeref duyarlarmış. İşte böyle bir zamanda, Mekke halkından bir kimse, evinde misâfir etmek maksadıyla mütevâzı birisinin yanına yaklaşarak, kendisini ricâ minnet evine dâvet etmiş. Gelen zat hac müddeti boyunca o kişinin evinde kalmış. Hac zamanı bitiminde bu iki kişi helalleşerek ayrılırken hacı olan zat hâne sahibine bir kese altın hediye etmek istemiş. Hâne sahibi kabul etmek istememişse de, hacı olan zat fevkalâde israr edince, kabul etmek zorunda kalmış. Bir de mektup bırakıp ev sahibine demiş ki:

“Bu mektubu ben gittikten en az bir gün sonra Mekke Emîri’ne teslim et!”

Hacı gittikten bir müddet sonra hâne sahibi kendi kendine:

“Allah,Allah! Ben kim, koskoca Mekke Emîri kim, bu mektubu yazan o hacı kim!” Diye düşünmüş. Derken hanımı mektubu Mekke Emiri’ne muhakkak vermesi gerektiğini, aksi halde vebal altında kalacağını söyleyerek beyini iknâ etmiş. Neticede çeşitli mercîlerden geçerek mektubu Mekke Emîri’ne vermiş. Emir mektubu açınca hemen ayağa kalkmış, selam durmuş ve hâne sahibine sormuş:

“Şimdi nerede bu misafir ettiğin zât-ı muhterem?”

“Efendim, haccını tamamlayıp memleketine döndü”

“Bak mektup nasıl başlıyor: Ben Hârem-i Şerifin Hadîmi Halîfe-i Müslimin Sultan Abdülhamid Hân-ı Sâni ki..

Bunu duyan adam bayılmış ve iki gün kendine gelememiş. İşte Sultan Abdülhamid Han, devletin bekâsını ve belki de mütevazı bir hac yapamayacağını düşünerek, kimseye haber vermeden hac vazîfesini yerine getirmiş ve Efendimizi (s.a.v) ziyâret ile şereflenmiştir.


[1] 5 Nisan 1998 / 8 Zilhicce 1418 tarihli sohbettir

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet