Sohbetül hakkani_33

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 33

Medet yâ Sultanul Evliyâ

“Tarîkantuna assohba ve hayru ficcemiyye”  

Söz dinleyenlerden olmak makbuldür, söz dinledimi iyi insan olur söz dinleyen mânâsı; kendi nefsine hükmedebilir demektir. Onun için söz dinlemediği vakitte kendi nefsine söz geçiremediğine delâlettir, o zayıftır, söz dinlemeyen insan tehlikelidir, kendisi için de başkaları içinde tehlikelidir.

― Söz dinleyen neden makbuldür?

 Kendi nefsine söz geçirebiliyor demektir, söz dinlemeyen kendi nefsine söz geçiremez. Nefis, kötülüğü emreder, nefis hiçbir zaman insana iyilik tavsiye etmez, iyilik telkin etmez, iyilik yapmasını istemez. Terbiye almayan nefsin sıfatı çok çok kötülükle emredicidir. Nefsin birinci durağı doğrudan doğruya insan dünyaya geldiği vakitte hiçbir terbiye almasa onun nefsi,

  • Vahşidir yırtıcıdır,
  • Yabanîdir, âsidir,
  • Tehlikelidir, söz dinlemez.

 Onun için “Yâ Rabbi bizi söz dinleyenlerden eyle” diye dua edelim ve Cenâbı Hakk onları meth eylemiş,

“Sözü dinlerler ve en iyi yolu tutarlar.”

Bunları Cenâbı Hakk meth eyledi. Allah onları metheyledikten sonra elbetteki o insanlar cemiyet içinde de makbul, sevilen ve kıymeti takdîr olunan kimse olur.

Bu bir sohbettir, bu sohbetin maksadı hülâsâsı insanları söz dinlemeye alıştırmak içindir. Onun için mecliste bir kimse konuşur, ötekiler dinler, herkes konuşmaz. Bu Cenâbı Hakk’ın Efendimize tâlim ettiği edeptir. Efendimizin de sâhâbe-i kiramlara öğretmiş olduğu yoldur, evliyâların yolu da peygamberler yoludur.

 ― Şimdiki zamanda söz ayağa düştü, ne için?

 Bu zamanın insanının sıfatı, kimse kimseyi katiyen dinlemek istemez. Kafaları, kendi nefisinizi dinleyeceksiniz diye alıştırıyor ve şartlandırıyor. Çünkü bunların “insan hakları” diye bir uydurmaları var.

“ Olabilir Hüseyin efendinin dediği doğrudur, olabilir Hasan efendinin söylediği doğrudur, dâima diyesin ki Benim sözüm doğrudur!”

Mecliste kavga ne için? Seyrediyor musun? Bütün âleme dikkat et. Şimdi herkes, “Benim sözüm doğrudur, ben kimseyi dinlemeye muhtaç değilim, belki herkes beni dinlesin!” Böyle dediği vakit temokrasi, pokrasi,  necâsetrasi bunu öğretiyor. Bütün âlemi fesada veren dünyadaki insanların huzurunu kaçıran mesele bu. “Sakın kimseyi dinlemeyeceksin, hürriyet bu! Özgürlük bu!” Bir kimsenin bir kimseyi dinlediğini görünce cinleniyorlar.

 ―Niye tarikatlara zıtlar? Niye şeyhlere düşmanlık gösteriyorlar?

 Şeyhler ve tarikatlar insanlara söz dinlemeyi öğretiyor. Kabahat bundan ibâret. İstersen yüz tane câmi yap, hiçbir hükümet tınmaz, orası ibâdet yeri.

― Ne için engellemiyor?

 İmamın orada söz dinlemek için bir vazîfesi yok. İmam resmî gelir, mihrâba girer, başına sarığı kor, namazı kılar, sonra cemaatin arasından geçer, ne selam verir ne sabah. Saçını tarar, kıravatını onarır dışarı çıkar. Kendilerine çok güzel, çok hoş. Şeytana da çok hoş. Diyor ki,

“Bırak câmi yapsın dokunma amma dergâh, zâviye, tekke, tarîkat, şeyh, dervişlik, edep yâ hu? Bu da nerden çıktı? ”

Edebin başında söz dinlemek gelir, edep insana haddini bilmesini öğretir. Edebi gözettiğinde haddini bilirsin, elinde terazi vardır. Haddini geçmezsin, haddini geçti mi edepsiz olur.

― Edepsiz kimdir?

 Söz dinlemeyendir, bu zamanın insanı söz dinlemez. Bu zamanın  insanı edepsizdir,

  • İlk Allah’ı dinlemiyor (hâşâ)
  • Peygamberine dinlemiyor (hâşâ)
  • Zâhiri ve mânevi ulülemri dinlemiyor

 Ulül emir ikidir, zâhiri ulülemir de hükümettir, onu da dinlemiyor, silah alıp dağa çıkıyor. Söz dinlemeyi öğretseydi bu gün bu insanlar dağa çıkmazdı. Haddini bilen adam ne çıkacak. Lâik öğrettikleri yol, şeytan yolu. Şeytan diyor,

“Dinlemeyin ey insanlar, söz dinlemeyin,  bakın ben dinlemedim Allah secde et dedi, etmedim!”

İlk söz dinlemeyen şeytandır, söz dinlemeyenlerin hepsi de şeytandır. Allah’ı, peygamberi dinlemeyenlerin hepsi şeytandır, onun için ulül emri dinlemeyenler de şeytandır, dağa çıkar.

 Onun için ilk olaraktan ilk icraat bundan yetmişbeş sene evvel  dergahlar, tekkeler, tarîkatler, şeyhler, türbeler, hepsi yasaktı. Çünkü onlar

  •      Söz dinleyen insan yetiştirirler,
  •      Büyüğe saygıyı öğretirler, 
  •      Geçmişlerini gözetirler,
  •     Geçmiş ecdadlarını sayarlar ve severler

―Halbuki şeytanın maksadı nedir?

Âsi bir insanlık yetiştirmektir. Elbette bugün gençler âsi olmaya en müsait olan çağdadırlar, âsidirler. Ön verdik sonra, hay verdik sonra daha fazlasıyla çıkarlar. Şimdiki âsi gençlik çığrından çıkmıştır hele yüksek mektebe gitmeye başladı mı, yükseldikçe başları kaf dağına daha ziyâde dikilir, kimseyi denklerine almaz, kimseyi beğenmez, kimseye insan demez ve insan muamelesi yapmaz. İşte bu insanların çektikleri budur.

Cenâbı Hakk söz dinleyenleri meth eylemiş, söz dinlenmesini istemiş, emreylemiş, şeytan aksini söylemiş. İnsanların işine şeytanı dinlemek daha ziyâde geliyor, çünkü nefis ve şeytan aynı mâdendendir, aynı mâdenden olduğu için nefis, şeytanın dediğini yapmaya meyillidir, arzukeştir ve onun peşine düşer. Ruhâniyetimiz elbette ki Cenâbı Hakk ister lâkin insan bu dünyada nefsâniyetine ruhâniyetinden daha yakındır. Doğduğu andan itibaren böyledir tâ ki terbiye alasın ve nefsâniyetini mahkûm edesin. O zaman senin ruhâniyetin yükselir, ruhâniyetin yükseldiği vakitte nefsine hükmedersin. Söz dinleyen adamın ruhâniyeti nefsâniyetine hükmedebiliyor. Dinleyeceksin, dinlemem yok, dinletirim!

 Dinletebilmek sanatı tarîkatten geçer, usül ondandır. Tarikat şeriatın tatbîkatıdır, uygulamasıdır. Onu da sen kendi başına çözemezsin, en zor meseledir. Şimdi bir kimsenin dişi ağırsa kerpeteni koyup ta çekemez, kendi kendine bir muamele yapamaz, bir başkasını ister. Dişçi bile olsa kendi dişini çıkaramaz, çıkar bunu diyerekten birisine gidecektir. Hekim hastalansa kendisini tedâvi için hekim getirecek, ben biliyorum, bunu yazın demez, belki

“Benim kafam dönmüştür, şimdi hangi ilaç lâzım bilemiyorum, teşhis koyamıyorum, başkası koysun”der.

Onun gibi, şeriat gelmiştir, lâkin onun tatbikatını elbette kendi başına yapamazsın, onu sana öğretecek var. Şeriat emirler ve yasaklardan ibârettir. Hangi emir nerede kullanılacak, hangi yasak nerede, ne münâsebetle kullanılacak diye öğretilir. Misal olarak tayyarecinin kamarasına girdiğinde hangisine basacağını bilir misin? Pist bitecek bizimkilerin  tayyaresinin daha kalkmaya niyeti yok, hadi yerde yürüttün, havada uçurtamazsın, yâni bir şeyi nasıl kullanılacağına dâir insanın birisinden öğrenmesi lâzım. En basit çamaşır makinesi var, kap yıkama makinesi var, hangi düğme çalıştıracak nerden bileceğiz, üstünden mi toz serpeceksin, altından mı toz serpeceksin, ansızdan cereyanda bizi kakmasın! Yâni iki- üç tane düğmesi olanını bile bilemiyoruz, birisi gelip diyecek ki “Buna dikkat et, bu böyledir”. Kafamıza yazılmadı, deftere yazalım, bu hangisiydi diye öğrenmek için on defâ soracağız.

 Herkez zanediyor ki şeriatı kitaptan okuyup tatbik yapabilir. Hiçbir kimse hekim kitaplarını okuyupta hekim olmuş değildir. Olamaz, biri ona öğretecek. Peygamber a.s. niye geldi? 23 sene şeriatın nasıl kulanılacağını sahabeye  gösterdi, böyle yapacaksınız böyle edeceksiniz diye anlattı.  Bu ahmak vehhâbiler onu reddediyor, onun gibi dinsiz tayfalar, yahudi tayfası onlar başka belâ, “Yok! Şeyh istemez, hoca istemez!” Diye bir  sürü türkçe Kur’ân-ı Kerîm bastırdı, okuyan da yok.

 Cadde dururken, “Caddeyi bırak buldozer al, yeni yol aç, bu yoldan gitme! Kendin bulacaksın, kendin yürüyeceksin, kendin pişir kendin ye” diyor.. Bre yol açık! Var zaten!

Bu, şeriattır. 23 sene peygamber a.s., ashâb efendilerimize söz dinlemeyi ve Allah’ı dinlemeyi öğretti. Nasıl dinleyeceksin, onu öğretti, peygamberine nasıl itaat edeceksin, onu öğretti. Dînin düşmanları o yolu kapatmak için, müslümanları kapatmak için, müslümanları birbirilerine düşürtmek için dediler ki,

 “Yok, herkes okusun, öğrensin! Hacının, hocanın, şeyhin, rehberin, mürşidin ne gereği var? Hiç gereği yok!”. Yazdıkları sözün özünü de bilmezler. Ankara da bir söz yazmışlar,

 “Hayatta en hakîki mürşit, ilimdir.”

― İlim nerededir, nerede durur o ilim?

Kavanozun mu yoksa çuvalın içinde mi? Boş laf. İlim; insanın sadrındadır kalbindedir, yâni ilim mücerret olarak bulunmaz ki. İlim insanın sıfatıdır, ilim sıfatı var. Cenâbı Hakk’ın sıfatıdır kullarına giydirir binâenaleyh ilmi insan taşır. Yoksa ilmi düpedüz bulamazsın,

  • Dr. ilmini insan taşır,
  • Hukuk ilmini insan taşır
  • İktisat ilmini insan taşır
  • Mîmar ilmini insanlar taşır,

Hâsılı her ilmi insanlardan bir tâife kendisi taşır.

  • Üniversitede ilim dolapta mıdır yoksa çantada mıdır?
  • Üniversiteye giden talebe nerden ilmi öğreniyor?
  • İlim mâdem ki en hakîki mürşitse üniversiye ne lüzum var?
  • İlim nerdedir?

 İlim insanlardadır. İlim bir sıfattır, sıfat mensubundan ayrılamaz, lâkin câhil insanlar öyle bir demogoji meydana getirdiler ki, insanları berbat ediyor. Onu için imam Şâfi Hz.’leri;

“Hangi âlimle mübahase etsem ille galip geldim, yanlız câhiller beni mağlub etti.” diyor.

Câhil meram anlamaz. Milleti câhil bıraktılar. İlim en hakîki mürşittir diyor, ilim nerdedir? Hadi şimdi kan bankası, böbrek bankası, gevrek bankası var, ilim bankası var mı? Yok. Bu insanlarda mantık kalmamış, muhasebe kalmamış, muhakeme kalmamış. İslama o kadar düşmanlıkları var. Hâsılı kelâm dinleyeceksin ki adam olasın, dinlemeyen hayvandan da daha aşağıya düşer,

    Allah Allah Allah Azîz Allah, Allah Allah Allah Kerîm Allah,  Allah Allah Allah Subhân Allah, Allah Allah Allah Sultân Allah

Yanlız sultan, mutlak sultan Allahû zülcelâl, dilediğine giydirir, sultan olur. Saltanat bir sıfattır Cenâb-ı Hakk kime giydirise o sultan olur.

İslâmın, dünyanın, dînin, şeriatın, tarîkatın, mârifetin, hakîkatın sultanını gönder yâ Allah,

Sultandan kuvvet olduğu için istiyoruz. Allah bir kimseye bir sıfat giydirdiği vakitinde o, odur. Bir kuluna saltanat sıfatından giydirdiği vakitte o, sultandır. O, kavgayla, intikamla, seçmeyle olmaz, onun için seçim ve seçme bâtıldır. Çünkü avam-ı nâs sana kuvvet giydiremez, Allah kuvvet giydirir. İslamda seçim yoktur, seçim ve seçme meselesi bâtıldır çünkü avam-ı nâsın kendisi âcizdir. Âciz kimse bir kimseye aczinden başka birşey veremez. Allah kudret sahibi, saltanat sahibidir. Onun için seçim meselesi dikiş tutturamaz.

 Söz ayağa düştü, kıymet kalmadı. Sen çingene köyünde kaymak ararsın.  Ahâlide iktidar yok, acz içerisindeki adamlar. Bir koyun sürüsü içinden bir tanesini seçelim baş yapalım diyorlar, seçtiğin baş senin cinsinden, aslan değilki o. Baş olan, aslan sıfatlı olacak, sultan ama aslan olmak lâzım ki ürkütebilsin. Cenâb-ı Allah heybet giydirecek. Bütün insanlar acz içerisinde. Hükümet çağırıyor,

 “Ey ahali gelin sandığa atın!”

“Ne atacaksın? attığımız nedir? Sandıktan çıkan da zaten bizden âciz, içerisinde iktidarı yok.”

 Onun için islamda seçim meselesi yoktur, bâtıldır ve âcizlik içerisindedirler. O seçimi avrupadan ithal malı getirdik bize yaramadı. Şimdi de kavga kıyâmet seçelim diyorlar, başkaları da,

 “Yahu bu seçme nedir? Yüz defâ seçme olsa pokrasiye giremeyiz!”

Diyor, yüz defâ seçim yap, her defâsında âciz olan adamlar çıkacak. Seçimle kuvvet verilmez halk mahkûm sınıftır, mahkûm sınıfından hâkim çıkamaz. Başta olan hükmedecek kimsenin sıfatı başkadır. Onun için peygamberlik başkadır, peygamberlerin sıfatı insanların arasından seçilmiştir, hükümdarlar da seçilmiştir, onların hilkatleri öyledir.

 Bizim tarihimizde dâima kuvveti temsil eden adamlar hükmetti, halktan gelenlerin on para kıymeti yok. Kuvvet kimdeyse saltanatı onlar sürdü, halk elinde hiç kuvveti olmadığı için onların seçtiklerinin on paralık kıymeti olmadı, hala öyledir. Onun için seçeceğiz değiştirelim! Boş lakırdı.. Şeriat böyle şeyleri men eder. Lâkin bu yahudi uydurmasıdır, seçme seçilme meselesi, temokrasi, pokrasi, yahudilerin uydurmasıdır.

Yâ Rabbi şükür, yâ Allah gönder, biz âcizleriz bildiğin gibi gönder yâ Rabbi. Bir aslan gönder kükrediği vakitte ne kadar sırtlan, çakal, kurt, tilki, yılan varsa onun kükremesinden kaybolsun.El-Fatiha[1]

Hikâyeler

Hâlinden çok fakir olduğu anlaşılan bir adam oltayla balık tutuyordu. Tesâdüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişâhı bu gariban adamla ilgilendi ve ona,

“Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın verecegim”

 Dedi. Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı. Hükümdar balıkçıya,

“Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı”

Diyerek onu da alıp saraya döndüler. Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terâzinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar. Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu. Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik banamısn demedi. Altını doldurmaya devam ettiler, terâzinin kefesi doldu taştı ama kemik yerinden kımıldamıyordu. Bunda bir sır olduğunu anladılar. Âlim bir zat çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. O mübârek zat kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:

“Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazîneyi koysanız yine tartamazsınız, yerinden oynamaz. Çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu doyurur.”

 Nitekim bir avuç toprak alıp terâzinin kefesine koydular ve kemik yukarı kalkıverdi.


[1] 23 Ekim 1998 / Recep 1419 tarihli sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet