Sohbetül hakkani_34

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 34

Medet yâ Sultanül Evliyâ Medet yâ Sadâtinel Kirâm.

Onların, büyüklerin himmeti olmasa bizim işimiz çok zor. Büyüklerin himmetiyle biz bir parça ayakta durabiliyoruz, yoksa şeytana karşı gelmek, nefse karşı gelmek, dünyaya aldanmamak bu öyle herkesin elinden gelen bir şey değil. Ya nefsi mağlub ediyor, ya şeytan esir ediyor, ya dünya kendisine mecnun edip aldatıyor, ben seninim diyor.

 ―Sana da diyor mu? Demiyor mu?

 Der, seninim diyor. Gençleri çok aldatır, sanki bizi aldatmaz gibi, bizi de aldatır. Gençlere diyor ki “hiç korkma ben seninim!” Genç tabi, ateşi üstünde, o dünyanın çirkin olduğunu ne kadar bilir…

― Çirkinliği neden?

Devamsızlığından, vefâsızlığından. Bu sohbettir, dersi hocaefendiler verir, bizim yaptığımız sohbettir. Kur’ân-ı Kerîmi anlayan onlar, hadîsi şerifi bilen onlar, biz ne yapalım kenarda kıyıdayız.

―Denize girmez misin?

 Yahu denize girmesi kolay mı, işte bazı defâ çorabı çıkarıp deniz kıyısına gidip geliyoruz, onun gibi Kur’ân bahrine girmeye hocaefendiler lâzım, hadis ilimlerine hoca efendiler lâzım. Biz kenar kıyıda öyle gidip geliyoruz, onun için biz sohbet ederiz, hocaefendiler vâzü nasihat eder, ders verir.

“EuzûbillâhimineşşeytânirracimBismillâhirrahmânirrahîm.Ya eyyühellezîne âmenüttekulâhe vekulû massâlihin. Sadakallahul’azim.”

Der, ondan sonra vâzü nasihata başlar, biz o denizlere giremeyiz. Onun için size hikâye söyleyim bir aklınızda kalsın. Âyet okursak aklınızda kalmaz, hadis okursak uyursunuz, hikâye söyliyelim ki bir parça ucunu tutabilirsiniz.

 Vakti zamanıyla bir kral varmış, dünyaya sahip oldum diyenlerden, bu dünya benimdir, benim hükmümdedir diyenlerden.

 Şimdiki zamanın işçileri olsa bu câmiyi yapabilir miydi? Ey müslümanlar bu binâya bakın, hristiyan milleti olsa da inançları o derecede kuvvetliydi. Buraya îmânını işlemiş, bu taşları yontmak, nîzam vermek kolay mı, buna hükümet kuvveti yetişmez, bu binalara îmanının nakşını verdiler. O zamanın insanları da bâtıla inandıkları halde, bâtılı doğru bilipte bu işi yaptılar.

 O kral, bir saray yaptırmış, amma saray dediğimiz vakitte Mağusa içine sığacak kadar büyüktü. Dünyada ne kadar sanatkâr varsa topladı, hazînesini de açtı,

 “Bana dünyada eşi, emsâli olmayan bir saray yapacaksınız”

Dedi. Seneler senesi onun binâsı için çalışıldı, hakîkaten herşeyiyle dünyada eşi benzeri olmayan mükemmel bir saray binâ edildi. Sarayın binâsı tamam olduğunda o kral bütün yedi iklim dört kıtaya haber salıp bildirdi ki,

“Ben cihan imparatoruyum, binâenaleyh benim iklimlerimde sakin olan ne kadar tab’am varsa ve daha uzaklardaki başka kralların ne kadar tab’aları varsa, eşi menendi bulunmayan sarayımı ziyârete gelsinler, gelenlere ziyâfetim vardır!”

Şimdiki gibi o vakit de çok avaracı adam varmış, hem ziyâfet, hem gezme var diyerekten millet akın akın oraya gitmiş. Kral,

“Ziyâret edenler, gezenler ve ziyâfetimde hâzır olanlara, kapılardan dışarı çıkarken bu saraylarımda bir ayıp, bir noksan, bir kusur var mıdır, sual edeceksiniz!”

 Diye emretmiş ki, öyle ya belki gözden kaçmıştır. Akıl akıldan üstün, bizim göremediğimizi belki gören başka sanatkâr insanlar olur diye kapıdan çıkarken de sordurmuş. Milet zaten bulut gibi, içeri girip yiyip içip çıkarken zaten aklı başında değil. Kapıdaki askerlerin, çavuşların, bekçilerin sorduğu soruya:

“Ne münâsebet? Böyle şey hiç dünyada görüldü mü? Ne noksanı yahu, herşey fevkalâde!”

 Deyip geçip giderlermiş. Her güzeldir noksansızdır diyene bahşiş de verilirmiş. İşte öyle kral olacak! Bizim memlekette öyle adamlar arıyor; vergi almasın, üstüne bahşiş verip ziyâfet yapsın. Öyle hükümet arıyoruz biz de amma bulunmaz ki, o evvel zamandaydı, şimdi yok. Millet o tarafa doğru akıyor, millet işlemez oldu, tembellik aşısı aldı, yiyip içip keyfetmek ister, kalk çalış dersen istemez, işsizlik parası var versin, oturalım idâre edelim, kendi tütünümüze yetişir ya, çoluk çocuk ne isterse olsun diye bu fikirde olan insanlar çok artmış.

 ―  Nerden bildin onu?

 Eskiden bu memleketlerde pek çok câmiler vardı, o camiler kapanmış burada bir tek bu ulu cami cemaatsiz kalmış. Lâkin bakalım kaç tane kahvehane var, çık say. Mağosanın içerisinde kaç bar var, kaç gazino var, kaç eğlence yeri var, git sor. Kaç avaracı cemaatı toplayan meskenet, zillet ve tembelhâneler var. Hoca doğru söylüyor diyerekten o zaman tasdik edersin. Avantacı çoğaldı, bu zamanda oturduğu yerde kazanmak ister.

Nihâyet iki kimse gelmiş bizim Bahri efendiyle Hacı Orhan efendi gibi, o Şamda 30 sene evvel benim yanımda okudu, sivasîdir. Evet, onlar gelmiş, onlar da yemişler ziyâfetlerden toylanmışlar. Kapıdan çıkarken bunları da tutmuşlar, nasıl gördünüz? Bir ayıbı, bir kusuru var mı? Demişler ki,

“İki noksanı ayıbı olmasaydı herşeyi mükemmel olacaktı”

“Bunlar bu kadar sarayları gezdikten sonra iki kusur buldular.” Diye hemen haberi vaktin hükümdarına ulaştırmışlar.

 “Yâhu ben bir taneye râzı değilim bunlar kim? İki ayıp ne demek? Çağırın huzuruma gelsinler!” Bahşiş de almadan yaka paça huzura götürmüşler,

 “Siz nesiniz? Mimarmısınız? Aşçımısınız? Nakkaşmısınız?”

“Yok!”

 “Siz ne cins adamlarsınız? Bu ayıbı nerden görüyorsunuz? Mimarlığında mı? Yemeklerinde mi? İkrâmımızda mı?”

“Ey bu sarayın sahibi olan kral, ne yemeklerinizde, ne ikrâmınızda bir noksaniyet görmedik ama umumî olaraktan iki kusurunu gördük. Bu güzel binâların kendilerinde bir de sahibinde olmak üzere iki ayıp gördük”

“Nedir o?”

“Ey haşmetli kral, bu saray yıkılmaya mahkûm, yıkılacak, onun viranlığı olacak, ikincisi de…” Öbürü de demiş ki,

 “Sahibi ölecek!”

Kendisine bu dünya saltanatı verilmiş olan kimse, o zaman düşündü.

 Beğendinmi dünyayı? Sen onun gibi olabilir misin? Samsun gemisi senin olsun. Sırtına mı alırsın? Cebine mi koyarsın? Beline bağlayıp gittiğin yere mi çekersin? Dedik ya belimize bağlayıp arkamızdan çekemiyoruz, o geminin şerefi yok, işte oraya bağladık. Sahibi Hacı Abdurrahman da der ki,

“O rıhtıma gelen gemilerin hepsi benimdir, eşyalar da, mal da bana iner, benim nâmına yüklenir” de, de… Ne oldu? Hakîkaten onun imzasıyla kendisine gelen giden mal onaylanıp duruyor. Aldanıp duruyor. Peygamber a.s.,

“Ey âdemoğlu, sahiplik yapabileceğim malım dersin. Senin malım diyebileceğin ancak yediğin, tükettiğin, giydiğin, eskittiğindir.”

Malım diyerekyen sahiplik iddia edebileceğin başka bir şey yok. Evlâdın, kadının, evin, atın yok. Sana mülâzim olan, seninle berâber bulunan yediğin lokmadır, tuvalette veyâ giydiğinde tüketirsin ki beraberinde gelip gider. Ondan başka sana mülâzim olup seninle beraber bulunacak ne var? Demek ki dünya hepimizi aldatabiliyor. Bu dünya işte öyle. Kral demiş ki,

“Hakîkat söylediniz siz çünkü bu mâmurluğun sonu haraplıktır, harâb olacaktır.”

Bunun sonu, işte burada câmîi şerifin karşısında saltanat sahibi kralların oturduğu saraylar vardır. Gidip görün, nasıldır? O dervişler doğru mu söylemiş? Doğru söylemişler. Daha Salamis var, bundan  daha eskidir, onun tarihi onun yapısı daha antikadır, daha sanatkârânedir, direkleri öyle kalmış.

  • O kadar güzel saraylara niye sahiplik yapmadılar?
  • Zaman nasıl oldu da oraları tenhâ kaldı?
  • Nasıl oldu da evlatları sahip çıkamadı?
  • Milletleri sahip çıkıpta onları nasıl gözetemedi?

 Halbuki senin üç merteklik evini yıkılmasın diye gözetir. Ama Allah bize ibret gösteriyor. Anadolu da hesapsız yıkıntı var, enkâzı kalmış onlar yıkılmış,

―Dünyanın kabahatı ne?

 Bu dünyanın ziyneti eğretidir, yıkılmaya mahkûm, mâmuriyeti harab olmaya mahkûm, o mamur sarayların konakların sahipleri de ölmeye mahkûmdur. Bırakıp çıkacağız, demek bizim diyebileceğimiz birşey yok. Bu sözü ne için söylüyoruz? Bu zamanın insanları kavgacı oldu, kıskanç, hasetçi, muzır oldu, düşmanlıkları birbirlerine karşı şiddetlendi.

― Ne sebepten, sebebi ne?

Bu dünya için. Çünkü bu insanlar hakîkate bakmıyorlar, işitmek istemiyorlar. Herşeyin bir sûreti var, bir hakîkati vardır; bu dünyanın bir bize bakan görünüşü var, bir de bunu düşünmekle bileceğin, anlayacağın mânâsı vardır.

Misal olarak: arapça bir yazı var, okuyamayan onun sûretini görür, okuyabilen arapça bilmese mânâsını bilmez. Bir de arapçanın hem sûretini hem mânâsını bilen var. “Dünya” dediğin vakitte sana görünen de var.

 Ama sen dünyaya müslüman olduğun halde, kâfirin baktığı gibi bakarsan  senin müslümanlığın nerde kaldı? Elbette ki mü’minin bu dünyaya bakışı kâfire bakışı gibi olacak değildir, çünkü mü’min îman nuru taşır, dünyanın mânâsını bilir, bildiği vakitte kalbi rahat olur. Kimsenin lokmasına ve hakkına tecavüz etmez, hakkından fazlasını istemez. Şimdi bir kimseye fırsat verilse bütün dünyayı alır “daha fazla var mı?” der, yahu bütün dünyayı sana verdik “yok! Dahasını da isterim” diyor. Bütün dünya kendisinin olan da eli boş çıkmıştır. İşte mânâsını bileceksin. Mü’min için dünya çok ağır bir yüktür. Dünyadır ki:

  • İnsanları insanlara düşman yapar,
  • Evlâdı ataya âsi kılar,
  • Karının kocanın arasını soğutur,
  • Kardeş kardeş ile muharebeye düşer,
  • Komşu komşu ile tedirgin olur,
  • Milletler milletlerle muharebeye kıtale düşer,

 ― Sebebi ne?

“Dünya.” Bu dünyanın mânâsını düşünmediğimiz için. Bu dünyadan hergün bir dalga geliyor, bir dalga çıkıyor, kimsenin sahiplik yapamadığını gördüğümüz halde uğraşıyoruz; ağzını açsın o lokması da düşsün de ben kapayım diye birbirimizin boğazına sarılıyoruz.

―Kur’ân-ı Kerîm başından sonuna kadar nereye dâvet ediyor?

 Âlimlere sorun, dünyaya mı dâvet eder, yoksa âhirete mi? Bir kişi çıkıpta dünyaya dâvet eder diyemez bana. Peygamber a.s. 23 sene peygamberlik sürüp, netîce itibariyle ümmetlerini “Refiki âlâya” dâvet etti. Nihâyet kendisi, huzûr-u bâriye, Allah’ın dîvanına, “yâ Rabbi senin huzuruna beni döndür” diye yalvardı, refîki âlâyı sitedi. Ve her ne zaman dünyadan birşey huzuruna getirilse,

 “Yâ Rabbi, hayat ancak âhiret hayatıdır.”dedi.

Demek ki peygamberin dâveti de ebediyetedir, ebedî hayatadır, Allah’ın divânında ebedî saltanatadır, oraya dâvet etti. Demek ki Kur’ân-ı âzimuşân’ın baştan sona dâveti, Efendimize hitâbı, âhiret içindir. Biz unutuyoruz. Hocalarımız da burada vaaz ederken dünyaya çağırır. Dünya âhiretin samanı bile olmaz, bir kimse âhireti hedef alıpta çalışsa, dünya arkasından koşturup gelir. Bir kimse âhireti bırakıp ta dünyanın arkasına düşse, dünya ondan kaçıp gider, yetişemez.

 Onun için bizim sohbetimiz budur, dünyanın mânâsını anlatmak, âhirete de meyil ve muhabbet uyandırmaktır. Bütün peygamberlerin meclisinde bu vardır, bütün evliyâların sohbet meclislerinde de böyledir. Dünyanın ne olduğunu ve âhiretin güzelliliğini sana göstertmektir. İmâmı Gazali Hz.’leri hüccetül islamdır. Dedi ki,

“Ey akıl sahipleri size iki teklif getirilse, birinde deseler ki bir hayat muvakkat, diğeri ebedîdir.”

  • Bir hayat var, herşeyi ile altındır ama geçicidir,
  • Ötekisi topraktır, amma ebedî kalmak üzeredir,

― Şimdi aklı olan adam hangisini seçer?

Bu öneriye aklı olan der ki,

 “Toprak olsun zararı yok, mâdem ölüm yok, ölümsüz hayattır, toprağı tercih ederiz. Altın saltanatlıdır ama milyar sene de olsa sonunda yokluk var, muvakkattır, ölümlüdür.”

 Halbu ki iş bilakistir, ebedî olan altındır, geçici olan toprak. Bize teklif olunan ebedî hayat, yâni insanın tasavvur ve hayal edemeyeceği saltanattır, altın, gümüş, her kıymetli mâdenden murassâdır ve ebedîdir.

  •  Dünya: hem geçici, 
  •   Hem toprak,
  •   Hem çirkindir.

Biz akıllıyız diyerek iddia ettiğimiz halde altın ve ebedî olanı, toprak ve geçici olan hayata değişiyoruz. Toprak ve geçiciyi tercih ediyoruz, inandığımız ebedî olanı geri atıyoruz. Düşünmek lâzım, onun için bizim sohbetimiz böyledir, beğenen akıl sahiplerine hitâb ediyoruz. Beğenmeyen kendi bilir, o bir gün bize hak verecek bir hâle de düşer.

“Şeyh Efendi doğru söylediydi”

Diye söyleyeceği bir gün gelir. İşte bu yaşımıza geldik, hepiniz kaç yaşındaysanız, bu kadar hayatınızda şimdi içinde durduğunuzdur, onlar rüyâ oldu, hayal oldu, serâb olup gitti. Son nefesi verirken de hepsi gene hayal olacak. Uyan! İnsana şimdiki uyanıklık kâr eder de, öleceği vakit kâr etmez.

 Evet yolumuz enbiyâlar yoludur, peygamberler (a.s.), evliyâlar yoludur. Onlara kalbimiz muhabbetle doludur. Cenâb-ı Hakk’tan ümîdimiz odur ki, kalplerimizi bu zevâli yakın olan dünyadan uzak tutup zevâli olmayan ebedî âhiretin muhabbetini kalbimize atsın ve bizi salih kullarıyla beraber kılsın. Bi hürmetil habib bir hürmetil el-Fâtiha.[1]

Hikâyeler

Topkapı’da mütevâzı bir hayat süren Takkeci İbrahim Çavuş, ördüğü takkeleri satıp zar zor geçinen kalbi tertemiz bir gönül eriydi. Bütün derdi, bir cami inşa edip, Allahü teâlânın rızâsına erişebilmekti. Alaylı bir şekilde hangi parayla câmi yaptıracağını soran kimselere ise şu cevabı veriyordu:

 “İhtimaldir pâdişahım, belki deryâ tutuşa!”

Gel zaman git zaman, İbrahim Ağa bir mübârek gece ibâdetle meşgul olurken uykuya yenik düştü. Rüyasında nur yüzlü mübârek bir zat dedi ki:

 “Bağdat’a git, orada iki salkım üzüm rızkın var, onu ye ve dön!”

Hikmetini, üzümü bulup bulamayacağını düşünmeden hemen o gün Bağdat’a gitmek üzere yola koyuldu. Aylar süren zahmetli yolculuktan sonra nihâyet Bağdat’a vardı ve bir hana yerleşti. Yorgun, bitkin halde heybesindeki kurumuş ekmeği çıkarıp yemek için, hancıdan biraz su isterken çardaktaki iki salkım üzüm gözüne takıldı. Hancı su ile beraber kendisine acıyıp asmadaki iki salkım üzümü kopararak ekmeğine katık yapması için önüne koydu. İki salkım üzüm bitince, uzun yolculuğun yorgunluğunun bir anda üzerinden kalktığını hissetti. Bu sırada hancı yanına gelip nereden gelip nereye gittiğini sordu. Takkeci İbrahim de saf bir şekilde rüyâsını anlattı. Daha rüyâsı bitmeden hancı kahkahayı bastı:

“Be akılsız adam, bir rüyâya bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masraf yapılır mı? Bana kaç defâdır rüyâmda; “İstanbul’da Topkapı’da Takkeci İbrahim Çavuş’un evinin bahçesindeki kuyunun yanındaki büyük taşın altında bir küp altın gömülüdür, git altınları al” derler. Ben de, “Bu rüyâdır” derim, hiç üstünde durmam. Sen ise iki salkım üzüm yemek için İstanbul’dan Bağdat’a gelmişsin. Allah akıl, fikir versin!”

Takkeci İbrahim Çavuş  hemen İstanbul’a döndü ve bahçesindeki altın dolu küpü topraktan çıkarttı. Kendi kendine de, “İşte deryâ tutuştu!” Dedi. Bugün hâlâ Topkapıdaki “Takkeci Câmîi” olarak anılan tarihî şaheseri inşâ etti. Mütevâzı kabri de câmînin kıble istikametinde müezzin evinin bahçesindedir.


[1] Magosa 1983 ( 1403)

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet