Sohbetül hakkani_36

Posted on 26 Aralık 2010

0


 

Sohbet 36

Euzûbillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm

Lâ Havle ve  lâ  kuvvete  illâ billâhil aliyyul azîm

Tecdidi îman edelim, “Eşheduen lâ ilâhe illâllah ve eşhedu enne Muhamneden abduhû ve Resuluhû (Sallallahu aleyhi ve sellem)”.

― İnsana   en lüzum  eden nedir?

 Bu dünyadan nerhangi bir anda  ayrılıp  ebedî  âhirete  doğru  yol  alabileceğini  bilmek, ona göre hâzır ve tedârikte olmaktır. En mühim olan odur. Çünkü dünya insanı her dâim meşgul eder, kendi ile meşgul olmasını ister. Dünya, sanki biz onun için yaratılmışız gibi,

 “Hareket edip de hiçbir yere  bakma, yanlız  bana   bak, benim hizmetimde  ol!”

Diyor, onun iddiası budur. Eh biz de umumiyetle, “Peki efendim! Biz senin yoluna  fedâyız ” Diyoruz. İslam âlemi  gafletinden dolayı, küfür âlemi  küfründen dolayı  dünyaya   hizmetçidir. Müslümanlar biliyor. Müslümanım diyen kimse dünya için yaratılmadığını biliyor. Aslında gâfildir, bilenler biliyor da yine gaflet üzerine oluyor ve yirmidört saatini dünyaya tahsîs ediyor. Ancak o gümrükten mal kaçıran adam gibi, günün içerisinde ibâdet için kaçamak yapıyor. İşimiz  öyledir, kaçamak olaraktan yapıyoruz, esas hizmeti  dünyaya  veriyoruz, dünyanın hizmetkârı  oluyoruz. Hâlimizi  gören hiçbir kimse gelipte bize, bunlar Allah’ın hizmetkârıdır demez.

İmam Hasanül Basri Hz.’leri (Allah ondan râzı olsun), sahâbe-i kirâma yetişen kimsedir, sahâbelerin yaşadığı devre yetişmiştir, tabiindendir. Sahâbeler dünyadan gittikten sonra, islâmın meş’alesini ve aldıkları nûru magribe, maşrıka götürmeye  gayret  etmişlerdir. O zaman tayyare yok, böyle çeşit türlü rahat vasıtalar yok. Giden kimse ya hayvan sırtında, veyâhut yaya gidecektir. Onlar kendilerine îmanın ve islamın vermiş olduğu gayret ve himmet ile kıtalar aştılar, ülkeler geçtiler, varabildikleri yere kadar varıp, âhirzaman nebîsinin, aleyhissalâtu vesselâm Efendimizin getirdiği nûru ulaştırmaya gayret etmişlerdir. Allah onlardan râzı olsun. Onlar dünyanın peşine veyâ kendi rahatlarının arkasına düşmediler. Onlar sayesinde dünyanın dört bucağına îmanın, islamın nûru yetişti.

 Bakın bu Kıbrısa bile sahâbe-i kiramlar denizi aşıp geldiler ve Kıbrısı fethettiler ve bir Sultânı burada nişan olarak bırakıp gittiler. Hala Sultan Hazretlerini bıraktılar bize. Makâmı mâlesef bizim tarafımızda değil,  rumların tarafında kalmıştır. O ve onun emsâli olan kimseler,

  •           Gerek Anadolu’da, gerek şimâli Afrika’da,
  •           Tâ Atlas Okyanusuna varıncaya kadar,
  •          İstanbul önlerine gelinceye kadar,
  •          Yine Kafkaslar’da, yine Acem ülkesinde,
  •          Afganistan’da, Buhara’da, Türkistan’da,
  •          Çin’e kadar, Mâçine kadar, Hind’e kadar,
  •          Şam’a, Şarka, Mısır’a kadar,

 Her taraflara yetişip o îman meşâlesini oradaki insanlara götürmeye, bütün rahatlarını ve kendi hayatlarını fedâ edip varmışlardır. O nuru onlara ulaştırmaya öyle haris bulundular. Hasanül Basri Hz.’lerinin (Allah ondan râzı olsun) ismini islam âleminde işitmeyen kimse yoktur, ona “İmam Hasanül Basri” derler. Sahâbeye yetişemeyip kendisine yetişen kimselere dermiş ki,

“Ey kimseler, biz öyle kimselere yetiştik ki, yâni sahâbelere yetiştik ki, eğer onlar sizi görmüş olsalardı size mü’min demeyeceklerdi. Bunlar mü’minlerdir, bunlar Allah’a îman eden, âhirete inananan kimselerdir demeyeceklerdi.”

Hasanül Basri Hazretleri dünyadan gideli 1350 sene oldu.  Yâni onların haline baktıkları vakitte böyle hükmedeceklerdi. Acaba bizim için ne hükmedecekler? Onun için benim söylediğim mesele sana çok fazla gelmesin.

“Yahu biz dünyaya nasıl hizmetkârız? Biz Allah’a kulluk da ediyoruz!”

 Eh Allah’a kulluk ettiğimiz ile dünyaya yaptığımız hizmeti terâziye koy; Allah için ayırdığımız vakti bir tarafına koy, dünya için ayırdığımızı da bir tarafa koy. Ondan sonra  kendi kendine hükmet, biz hakîkaten Allah’a hizmet ediyoruz diye o vakit söyle. Bununla beraber, innemâl amâlu binniyât, Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtu vesselâm, her amelin niyete bağlı olduğunu beyân etmiş ve herkesin amelinin karşılığında mükâfatını alacağını bildirmiştir. Biz niyetimizle kazanabiliriz. Evet dünyaya çok vakit ayırıyoruz, belki bütün vaktimizi ona tahsîs ediyoruz. Arada bir, şöyle kaçamak yolla bir abdest alan olursa oluyor. O vakit namazını vaktinde veyâ vaktin dışında kılmaya koşturuyor.

 Gerçi bu zamanda bunu da yapabilmek Cenâb-ı Hakk’ın indinde bir kıymet taşıyor, Cenâb-ı Hakk “şekürdür” yâni bu kadar azıcık bir amelimize “ecrun cezîl” çok büyük bir ecir verir.

― İslâmi edep neyi iktizâ ettirir?

 Edeben  bu yaptığımızı çok az görüp,

 “Yâ Rabbi bizi affeyle, sana her şeyimizi fedâ edip senin kulluğuna bütün vaktimizi, belki bütün ömrümüzü tahsis etmek yakışırken yapamıyoruz da dünyaya çok hizmet ediyoruz, yâ Rabbi Senin huzuruna utanarak geliyoruz” demek islâmi edeptendir çünkü islam en yüksek edebi getirmiştir. İslamın getirdiği edebin üzerinde edep gelmemiştir. İslâmın Peygamberi Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz onu bu hadîsi şerif ile ifâde buyurur:

“Eddebenî Rabbi feahsene te’dîb”[1]

Beni Rabbim edeplendirdi buyuruyor. Bana edebi öğreten, Rabbimdir. Cenâb-ı Hakk, Habîbi edîbine edep tâlim buyurduktan sonra, habîbin edebinin üstüne kimde edep bulunur? Öyleyse edebi Peygamberizîşân’dan, Cenâb-ı Hakk’ın Habîb-i edibinden, en yüksek edebi temsîl eden habîbinden almaya bak. Ne diyordu?

 “Yâ Rabbi sana lâyık kulluğumuz yok”

 ”Mâ abednâke Hakka ibâdetike yâ Mâ’bud, Subhaneke lâ nuhsi senâen aleyk ente kemâ esneyte âlâ nefsik”

“Subhansın, Sen’in şânının yüceliğinin nihâyeti yok. Sana biz hakkıyla hamdü senâdan âciziz, imkânı yok, yâ Rabbi biz Sana bizzat senin zâtının sana ettiği senâ ile senâya koşarız.”

 Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın zâtını zâtı ile senâsı vardır, zâtını zâtı ile övgüsü vardır ve biz Peygamberimizin (s.a.v.) tâlimi ile.

“Subhane lâ nuhsi senâen aleyke” : Sana biz Senin şânına lâyık olan senâyı takdim edebilmekten âciziz.  

“İllâ kemâ esneyte alâ nefsik” : Subhansın. Ancak senin kendi zâtının zâtı ile övmüş olduğun senâyı huzuruna takdîme cüret ederiz. İbâdetiniz de öyle. O’nun Uluv-û şânına göre tâzim edebilmekten biz âciziz. Bunu bildiğimiz halde, günden güne yapmış olduğumuz amelin daha güzelini yapmalıyız. “Bu olmadı, bu huzura yakışan bir ibâdet olmadı, bugün daha güzelini yapayım” diye gayret içerisinde olmamız lâzım. 

 Deme “Yâhu başkaları namaz da kılmaz, biz gene namaz kılarız!”  Sakın ağzına böyle lakırdı alıp söyleme. İbâdette senden aşağısına bakmayacaksın, senden ilerdekilere bakacaksın ki, yaptığın amelin bir şeye benzemediğini bilesin. Önümüzde Peygamberlerin, Evliyâların, Enbiyâların yapmış olduğu ibâdet vardır. Ona bakarsan seninkini hiç göreceksin, o zaman övünecek tarafımız kalmaz, o zaman utanacak halde dururuz. “Nedir bizim yaptığımız” deriz.

 Dünya için senden aşağısına bakmak edeptendir, ibâdet için senden ilerdekilerine bakmak lüzum eder. O zaman sen kulluk vazîfesinde ileri gitmeye firsat bulursun, bugün daha güzelini takdim edeyim dersin. Şimdi bizim Mustafa Efendi güzel yazıda meşk verir. Her gün yazıp götürürsün, o tashih eder, ertesi güne daha güzelini yazmaya dikkat et der. En usta hattat bile bugün daha güzel yazmaya muvaffak oluyorum diye gayret eder.  Yani âlâdan aliyyûlâlâya çıkmaya boyuna tırmanmak ister. Sen ne için ibadette her gün daha âlâsını yapmayı düşünmezsin? Geridekine bakma, ileride koşanlara bak,  ileride ne kadar enbiyâ evliyâlar vardır. Onların sultanı olan Efendimiz Aleyhisselâtu vesselâm, “Allahümme lâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn” buyurur. Bizi nefsimizin eline göz açıp yumuncaya kadar bırakma. Çünkü nefsimiz kendisini ve yaptığını çok beğenir. Bir kimse kendini beğendi mi bitti.

― Ne oldu?

 Şeytan ile beraber oldu, o zaman aynı sırada oturur. Kendini beğendiği ânında hemen şeytan ile aynı sıraya gelir. O, ucub denilen belâdır. Ve şeytan çok kimseleri ibâdet etmesin diye ibâdetten men eder. Onların boyuna arkasına düşer.

  • Ne için ibâdet edeceksin?
  • Ne için namaz kılacaksın?
  • Ne için abdest alacaksın?
  • Ne için gusledeceksin?
  • Ne için oruç tutacaksın?
  • Ne için zikredeceksin?
  • Ne için Kur’ân okuyacaksın?

 Diyerekten onlardan hevesli olanları vazgeçirtmeye uğraşır. Muvaffak olamazsa bu sefer başka taraftan başka sûretle gelir der ki,

“Mâşallah sen! Ali efendi, adın da namazcı, sen çok namaz kılarsın. Sen ibâdet-i tâat ehlisin, senin gibisi var mı? Sen çok iyisin.”

 Bir kimseye kırk gün deli desen deli olur. Şeytan gelip kırk gün değil günde kırk defâ sana gelir. Sonra,

 “Senden iyisi var mı? Senden âlâsı var mı?”

 Demeye başladı mı bir parça kulak verdin mi illâ yer eder. Bak koskoca Âdem Peygamber (Nebiyyûn mürsel âlâ nebiyyinâ aleyhisselâtü vesselâm), Cenâb-ı Hakk,

 “Bu ağaca yaklaşma, yasaktır, yasak koydum buna, bu memnûdur”

Dediği halde, bir parça şeytanın dediğini dinlediği anda yemesi yasak olan ağaca yaklaştı, yedi.

― Sebebi ne?

 Boyuna o şeytan söyledi, bu ağaçtan yeyin! Oradan gitti, buradan geldi. Onlar da sekiz cenneti bırakıp acaba ne için bundan yemeyiz diye o ağacın karşısına geldiler, şeytan da fırsatı buldu,

“Ne için yemeyeceksiniz? Yeyin!”

Diye diye, söyleye söyleye iz bıraktı ve nihâyet nefsi şeytana uyup o sülbündeki harama hücûm eden zürriyet oraya hücum etti.  Onun için ibâdet ehline, bilhassa bu zamandaki müslümanları ucubla şeytan kendi peşine takıyor, dinlemeye meylediyor.

 Sen bu zamanda nâmus-u mücessemsin, doğrudan doğruya namus olarak dökülmüş kalıpsın sen! Hem emânet sahibi kişisin! Mâşallah, bu zamanda,

  •  Senden namuslu var mı?
  •  Senden dikkatli var mı?
  •  Senden gayretli var mi?
  •  Senden ibâdet ehli varmı?
  •  Senden fazla dinini gözeten var mı?
  •  Kılı kırka yaran insan var mı?

Maşallah! Aşkolsun sana! Der.

“Hacı Yaşar senden delisi var mı?”

Diyerekten sana da gelir sen de tasdîk edersin. Söyleye söyleye.

― İnsanı belâyı düşüren nedir?

  Kendisini bir şey zannetmesidir. Hiç bir şey değiliz.  Ne ilmine mağrur ol, ne ameline, ne bildiğine, ne yaptığına mağrur olma.  Cenâb-ı Hakk’ın lütfu keremi olmasa bu mâbedden içeriye girebilir misin? Adım atabilir misin? Kaç bin adam var, uzakdan geçiyor, nasîb olmamış. Nasip verene bak, O’nu darıltmaktan sakın. Yâ Rabbi Sen nasîb ettin ama ben hakkını veremiyorum de. Tövbe Yâ Rabbi, tövbe Estağfirullah.

Belki ötekilere nasip verilse daha âlâsını yapacak. Demek ki sen yaptığını beğendiğin anda Allah’ın kapısından uzaklaşmaya başlarsın. Gözden düşersin. Demek ki bize lüzum eden mesele o dur ki, herhangi bir zamanda bu fâni âlemden, ebedî olan Allah’ın huzuruna çağrılabiliriz. Bu fikri kalbinde tutan adam, yaptığını beğenmeyip, aman daha güzelini hazırlayayım çünkü hazırladığımla huzuruna gideceğim der. Cenâb-ı Hakk benim yaptığıma baktığı vakitte benim yaptığımı beğenmeyecek, daha güzeline gayret edeyim diyerekten bu mülâhaza ile mü’minlerin çalışması lüzum eder. O vakit arada sen-ben davası kalkar,

 “Sen şusun, ben buyum, ben iyiyim, sen fenâsın”

Diye aradaki lüzumsuz nifak ve ihtilâf ortadan kalkar. Kimsede ben buyum sen şusun diye dava edecek bir hal kalmaz.

― Neden?

  • Allah’ın divânına ben ne ile gidiyorum?
  • Nasıl gidiyorum?
  • Yaptıklarımın makbul olduğuna dair elime Berat verildi mi?
  • Berat gecesinde Berat aldın mı?
  • Bu senem güzel geçti mi?
  • Temiz amel takdîm ettim mi?

Her sene Berat gecesi vardır. Bunu küçükten beri biliyoruz. Her mü’min de bilir ki Ber’at gecesinde  cennetlik mü’minlere cennet Beratı verilir. O gecede senin bir seneden bir seneye amelin kontrol edilip gözden geçirilir, sonra Berat verilir.

― Beratın içindeki acaba nasıldır? Gören var mı?

Berat, belki o gecede bütün salih kimselerin ellerine varır. Bize de iner de biz farkında olmayız, lâkin gözü açık olan, kalbi uyanık olan kimseler muhakkak ki Beratlarını alır ve görürler.

 Mektep talebesi olarak sene sonunda verakalarımızı alınca ferah ederdik, eskiden gayet süslü ve yıldızlıydı, verakaları alınca numaraları görür sevinirdik. Onun gibi her Berat gecesinde o Beratler iner. Ehl-i  saadet  içindeki mü’minlere kendi ameline dâir Beratı gelir. Şekavet  sahiplerine de hazer etmeleri için iner. Çünkü Cenâb-ı Allah o gecede saadeti şekavete, şekaveti saadete döndürür.  Allah’a sığındık. Binâenaleyh sen bütün sene içerisinde o Berat gecesinde o mertebeye ulaşmaya gayret et, iste.

“Benim amelim geçerli” diye boşuna dava  sürme. “Ben şuyum, ben buyum” deme! Yapma! Yok!  Berat gecesi Berat gördün mü? Yemyeşil bir yaprak olarak üzerine iner. Ehl-i  saadete Mâşallah, o vakit secdeye kapanır.

“Yâ Rabbi, bu Senin lütfu keremindir, sana lâyık kulluğumuz yok” diye onlar gene secde eder. Onların hâli böyle. Bize de öyle olmak lâzımdır. Bize de iner, o zaman gördüğün vakitte utanırsın. Görünceye kadar zaten utanmamız lâzım. İnen Berat nasıldır daha göremiyoruz. Bir senenin içerisindeki amelimiz ne türlüdür burada görülür.

  •    Geçiyor muyuz? Kalıyor muyuz?
  •    Derece ile mi geçtik? Derecesiz mi geçtik?
  •    İkmâle mi kaldık?

Orada hepsi var. Bize en ziyâde lüzum eden mesele kendi amellerimizi güzelleştirmek cahtında olmamızdır. Amelden murad burada ikidir:

  1.   Cenâb-ı Hakk’a karşı olan muamelemiz,
  2.   Cenâb-ı Hakk’ın kullarına karşı olan muamelemiz,

 Her ikisini de mükemmel yapmak için gayret edeceksin. Cenâb-ı Hakk’a karşı doğrudan olan ibâdetimiz var, bir de kullarına olan dürüst, temiz muamelerimizden dolayı Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz vardır. Onun için din, muameledir demişler. Din, temiz muameledir.

 Kullara karşı, Cenabı Hakk’ın kulluğunda dürüst olmalısın,  kullarına karşı da dürüst bulunmalısın. İki yoldan da Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk takdîm edip her ikisini de daha mükemmelleştirmeye, daha güzelleştirmeye gayret edeceksin.

― Nasıl muvaffak olursun?

 Fişengin barut hakkı olmasa o fişenk patlamaz. Seni buraya sevkeden kuvvet nedir? Herhangi bir an Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, ebediyete, bu fâni âlemden davet olunabilirsin.  Bu mülâhaza senin kalbinde bulunursa o barut hakkı olan fişenk gibi olur, o zaman seni o yürütür. Değilse aldırmazsın,

  •   Namaza aldırmazsın,
  •   Niyâza aldırmazsın,
  •   Yaptığını beğenirsin,
  •   Ettiğini beğenirsin,

 Ondan sonra bir şeye yaramadan dünyadan çıkarsın.  Temiz ve dürüst iş yap. Herhangi bir gün, herhangi bir saat ebedî âhiret âlemine bizi arayabilirler diye hazırlıkta ve tedârikte olmak gerekir. İşte bu fikir ve mülâhaza bizim amelimizi mükemmelleştiren, güzelleştirendir. O da tu’lü emeli keser. Tu’lü emel, ameli çirkinleştirir ve insanı huzursuz yapar.  Huzursuz ibâdet ruhsuz cesede benzer. Ruhsuz cesedi kim alır? Ruhsuz cesedi kabristana gömerler, bir yere yarasa evden çıkarmazlar. Bir yere yaramaz artık.

“Ruh gittikten sonra napalım, çabuk îcabına baksınlar, atsınlar çukura!” derler.

 Bir şeyi olsa çukura gömmeyecekler, onu dışarıda tutacaklar. Tutulacak hal kalmaz artık, hemen kapansın der. Evet, Cenâb-ı Hakk Habîbiyle bize her şeyi tâlim etmiştir. Her güzel edepleri aleyhisselâtuvesselâm Efendimizden almak lâzımdır. Bu da güzel edeplerin başlangıcıdır. Bunu bildikten sonra gerek Allah’a karşı gerek kullara karşı muamelemizi daha mükemmel yapmaya içerimizde bir gayret olmalıdır. Biz tâlip olduğumuzda Allah daha fazlasını verir. Allah bize hidâyet lütfeylesin. Bi hürmetil habib bi hürmetil el-Fâtiha.[2]

Hikâyeler

Adamın biri Hasan-ül  Basri hazretlerine geldi,

“Biliyor musunuz filanca sizin hakkınızda olmayacak şeyler söylüyor?” dedi,

“Nerden biliyorsun?”

“Kulaklarımla duydum.”

“Nerede?”

“Fitnecinin evinde”

“Orada ne arıyordun?”

 “Ziyâfete gitmiştim”

“Peki neler ikrâm etti?”

“Çorba, börek, pilav, tatlı, dolmalar, köfteler, meyveler, şerbetler… Bir sürü şeyler işte”

“Bütün bunları içinde tutuyorsun da o üç beş kelimeyi niye tutamıyorsun?”


[1] Kudsî Hadis: kaynak, En-Nebhânî, el-Fethu’l-Kebîr, l, 64

[2] 11 Ocak 1986  tarihinde ikindi de verilen sohbettir. Lâlâ Mustafa Paşa Câmî – Gazi Magosa. 

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet