Sohbetül hakkani_4

Posted on 26 Aralık 2010

0


    Hayal ettiğin herşeyin gerçek olması mümkündür,

    İçinde bulunduğumuz âlem, âlem-î imkândır, mümkündür,

    Tasavvur edebileceğin şeyin vücûda gelmesi mümkündür, 

     Hayaline gelen birşeyin hakîkat olması mümkündür,

 Bizim imkânlarımıza göre mümküm olmayan Allah’ın iradesiyle mümkündür. Meselâ Çin Denizinde bir şehirin zâhir olması; Çin tarafında denizin ortasında bir şehir zâhir oldu ve millet seyretti. [1] Hayal olsa televizyon kayda almaz, demek ki orada hakîkaten birşey görünmüş ki, televizyon onu tesbit etmiş, resmini alabilmiş. Serâbı televizyon zaptetmez, kayda almaz. Zaten o serap meselesi değildir, serap; hararetten dolayı mâlum çöllerde görülür. Sıcağın tesiriyle, güneşin şuaları tersine akis edişiyle su gibi birşeyin ileride görülmesi veyâ suyun varlığı gibi birşey görülür. Aslında yok olan birşeydir. Hâlbuki bir şehrin serap kâbilinden görülmesi şimdiye kadar ne duyuldu ne de işitildi. Duyulmuş, işitilmiş birşey olsaydı, onu ona tatbik edersin ve evvelde olmuş olan mesele idi ve tekrar meydana çıktı, bir daha göründü dersin. Hâlbuki şimdiye kadar serap sûretiyle bir şehrin görülmesi diye birşey ne kitaplara geçmiş ne tarihe geçmiştir, öyle bir vukuat olmamıştır. Demek ki şimdiki ilim adamları diyelim ki; bunlar insanları fikren güya yönetenlerdir, fikirlerini istediği tarafa keyiflerine göre tevil eden, reddeden ve idareci gibi gözüken kimselerdir. Dünya üzerindeki hâdisatı istedikleri gibi tevil edip millete takdîm eden ve bu hususta kendilerini salâhiyetli gören bir sürü kimseler vardır ve çoğu câhildir, çoğu ateisttir, çoğu materyalisttir, çoğu yanlız maddenin varlığına inanan ateistlerdir. Mâlesef Allah’ın varlığını kabul etmeyen akılsızlardır. Böyle geri zekâlı ve Allah’ı ikrar etmeyen câhil zümreler milletin arasından sivrilip çıkıyor. Gerek dünya üzerinde, gerek kâinatta meydana gelebilen bu gibi harikulâde hadiseleri millete basit birşey gibi gösteriyorlar.

 Harikulâde ki, o insanlar o kuvvetin kendi kudretlerinin dışında olduğunu ve kuvvetlerinin dışında meydana gelen hâdisatın Allah’ın varlığına şahit olduğunu bildikleri halde, kendi bozuk yollarını, yani; Allah’sızlık mezhebini yürütmek için, en öne çıkıp, bu gibi mucizevî hadiseleri basit bir şey gibi gösterip insan gücünün üstünde, insanları mahkûm eden ilâhi kuvveti aşağılatıp basit bir hâdise imiş gibi millete vermek isterler. Bunlar öyle hâin kimselerdir.

 İşte bu Çin’de ki hâdise aslında bütün dünyayı meşgul edecek, bütün dünyayı zelzeleye velveleye verecek mühim bir olaydır. Basit bir hadise değildir bu, çünkü şimdiye kadar dünya tarihinde böyle birşey olmuş değildi. Yâni denizin ortasından bir şehir meydana çıksın, saatlerce durup herkes onu seyreylesin. Herşeyiyle birlikte bir şehrin görünmesi ve buna binlerce insanın şâhit olması hârikulade, mucizevî bir iştir. Bunu, o Allah’sız mel’unlar çok basit birşey îcad edip kapatmak istediler. Onun için en öne onlar atıldı, “Bu seraptır ” dediler. Halt etmişler, serap çölde olur, bir defâ denizde serap olmaz. Çölde uzaktan baktığın vakit su varmış gibi, göl varmış gibi görünür ve o güneşin şualarının aksinden meydana gelir. O Allah’sız mel’unlar kendilerini en önde gelen söz sahibi zannediyorlar ve ahmak olan çok insan onların en önde konuşmaşına izin veriyor. Hâlbuki Allah’sızların cemiyette, halkın içinde konuşma hakları ve salâhiyetleri olmaması gerekir. Onlar geri zekâlıdır, bırakın aklı selîm olan insanlara sözcülük etmeyi ve onların adına konuşmayı, onların insan cemiyetindeki yeri hayvanların yanıdır, hayvanlara yakın sırada tutulmaları lâzımdır. Ve millet bir sürü gibi onları takip edip onların dediğine inansın diye onlara konuşmaya salâhiyeti kim verdi? Allah’sız adam eşeklere benzer. Eşek, Allah’ı bilir, yaradanını bilir ve tesbîh eder. Cenâb-ı Hakk,

 “Allah’sız kimse hayvandan beterdir, hayvandan aşağıdır” [2] diyor.

Bir cemiyette Allah’sızlara söz hakkı verilirse, o vakit o cemiyetin de bir kıymeti yoktur. Bütün dünyada bunlar vardır, o Allah’sızlar her tarafa sızmış. Akıllı insanlar da: “Bunlar geri zekâlıdır, bunlar dinlenmez!” diye bir çıkış yapamıyorlar. Sen geri zekâlıyı nasıl dinlersin? Allah’ın varlığına aklı ermeyen adamın nasıl cemiyette yeri olabilir ve konuşabilir? Onların yeri ancak hayvanlarla beraberdir. Onlar hayvanlardan da aşağıdır. Malesef cemiyetlerin ve herşeyin gerilemesi, bu gerizekâlı kimselerin cemiyet içinde itibarda tutulmalarının cezâsı olarak gelmektedir. Ne yere bakarsan bir geri zekâlı birşey söyleyecek, en önde o bulunacak, en önde o hüküm kesecek.

Çin Denizi çöl değildir, orada serap düşünülemez. Bu mucizevî birşeydir, binlerce kimse buna şâhit olmuştur. Ama onlar, Allah’ın varlığına bir delîl olan bu hâdiseyi basit bir serap ile milletin gözünden saklasın diye, millet ona ehemniyet vermesin diye hemen bir kulp takacak. Hâlbuki Çin Denizinde görünen çok mühim olan bir meseledir. Demek ki, gaybda bir kudret sahibi vardır. Kendisi gayb, kudreti zâhirdir. Hem kudret sahibi; sonsuz kudretin sahibidir ve hem de irâde sahibidir. İradesi olmayan bir kuvvetin mânâsı yoktur. İrâdesi ve kudreti sonsuz olan bir varlığın tam bir akıl ölçüsü ile hâdiseleri meydana getirmesi lâzımdır. Yarım buçuk akıl ile irâde yürümez.

― İrâde kimde bulunur?

Aklı kâmil olanda irâde bulunur, aklı kâmil olmayanda irâde yoktur.

      ― Hayvanın irâdesi var mı?

Hayvanlarda irâde yok, irâde insanlara verilmiş ama geri zekâlı olduğu vakit onu kullanmaz. İrâdenin kemâli aklın kemâli iledir, yâni akıl olgun olduğu vakit irâde de olgundur, irâde akıl ile beraber ve ona tâbidir. Aklı kâmil olmayan irâdesini kullanmaz. Akıl irâdeye hükmeder. Gerizekâlılarda irâde yoktur: Allah’sızların hepsi geri zekâlıdır. On paralık iradeleri de yoktur.

Boyunlarına ip bağla çek!

Tarlaya çek!

Sapanın önüne bağla!

Arabaya koş!

Başka işe yaramazlar, çünkü onlar gerizekâlı Allah’sızlardır. Allah’ın varlığına aklı ermeyen adamda akıl yok, zekâ diye birşey yoktur. Gökyüzüne güneşe bakıpta; “Güneş yoktur” diyen adamda akıl var mı? O hâdise bütün dünyaya onu ilân eder. Bütün dünya bununla çalkalanmalıydı ama onu Allah´a inanan zümre lâyıkı ile değerlendirmeye muvaffak olamadılar. Çünkü ön sırayı tutan sözcüler ateistlerdi, Allah’sızlardı.

 Bu mel’unlar kendilerini “insanlığın sözcüsü” zannediyorlar, Öteki milletler de arkalarından gidip aval aval bunların konuştuğuna tâbi oluyorlar. Yahu, ağzını açsana! Sen akıl sahibisin. O mel’un “serap” dediği anda,

Hayır! Neyin serâbı bu? Sen serap olduğuna nasıl hükmedersin, senin ispâtın nedir? Beş saat boyunca binlerce insanın seyrettiği bir şehir görülüyor, içindeki herşeyini seyrediyor, neresi serap olacak bunun?” Diye sormalısın. Akıllılar, “niye uydurma yapıyorsun?” diyemiyorlar.

Kendilerini insanlığın sözcüsü sayan bir güruh vardır, herşeyi bir uydurmaya bağlamak isterler. Halk uyanıpta Allah’a itikat sahibi olmasın, Allah’ın varlığına işâret olan bu âyetleri, işâretleri kabul etmesin diye her hârikulâde ve mûcize yolu ile olan şeyleri en basit olan birşeye döndürmek isterler. İnsanlığın bugün içine düşdüğü bu çıkmaz bu sebepledir.

― Kabahat nerededir?

 Bizden izinsiz ve gafletimizden istifâde ederek bizim sözcülüğümüzü yapan gerizekâlı ateistlere işi bıraktığımız içindir, ıstırâbımız ondandır. Bütün insanlığın içine düştüğü vartanın, çukurun var olması bu ateistlerden dolayıdır. Bu ateistler hayvandan aşağıdır ve bir gün gelecek, aklı selîm olan bir kimse dünyaya hükmedecekdir:

Aklı selîm olan insan hükmedene kadar;

   Harpler durmaz,

   İnsanların arasındaki düşmanlık bitmez,

  İnsanlar birbirlerine muhabbet etmez,

   İnsanlar birbirini anlayamaz,

   Aklı selîm ile her hakîkat anlaşılır.

 Bu melun ateistler, insanlığı öyle bir çıkmazın içine düşürdüler ki, 1400 sene öncesinden Peygamber Efendimiz buyurdu;

“Yekkal halîmul hayran”

Hâlim, aklı selîme sahip olan kimse, hayran kalacak. Hayran mânâsı hayrette kalacak, hayrete düşen insan ne yapacağını bilemez.

― Hâlim kimdir?

Hâlim; aklı selîmi ile öfkesini yenen adamdır. Eğer öfkesi aklını yenerse o zaman o kimse geri zekâlıdır. Bu sohbet iyidir. Aklı öfkesini yenemeyen insanın da aklı yetersizdir, o kimsenin zekâsı geridir. Onu da sırasına koyacaksın. Öfkesi aklını yeniyorsa onu al hayvanların yanına koy.

 “Senin yerin burası hayvanların yanı, insanların yanına yaklaşma! Sen vahşi sıfata girdin. Şimdi sen hayvanlaştın, tehlikeli oldun, ya ısıracaksın, ya tepeceksin” dersin.

Öfkesi aklını yeniyorsa, o da gerizekâlıdır. Öfkesi aklını yenerse, o da bir pula pahalı olan cinsindendir. Hayvanın kıymeti vardır, ama o adam bir pul dâhi etmez, Hâlimin mânâsı budur. Akıllı kimse; öfkesini yenen kimsedir. Öfkesine sahiplik yapamayan, tehlikelidir, geri zekâlıdır. Elini ayağını bağla ahıra koy, tâ ki öfkesi geçsin. Yoksa yıkacak, yakacak ve öldürecek. Başka işi yok, onun için onu mahkûm et! Sonra gel bak, sor:

  • Mamırlandın mı?
  • Öfken geçti mi?
  • Aklın başına geldi mi?

Eğer geldi derse çöz, dışarıya çıkar. İşte öyle nîzam lâzım. O nîzamı getirteceyim dünyaya. Öfkelendiniz mi elinizden ayağınızdan bağlatacağım, doğru ahıra. Eli ayağı çözük olursa, ya ısırır, ya teper, ya zarar verir, o zaman hayvandan zararlı olur. Öfkeli adam, Allah yapısını yıkar. Allah yapısını yıktı mı ebedî cehenneme mahkûm olur. Böyle adam gerizekâlıdır, ateistler ise onlardan beterdir. Ahlâkı güzel Efendimiz (s.a.v.);

“El hilm ül seyyidül ahlâk”; Aklı öfkesini yenen kimsedeki hilm sıfatı bütün güzel ahlâkların başıdır dedi.

 Bir parça dürttün mü vahşî hayvan gibi öfkelenip senin üstüne saldırırsa, o zaman o kimsenin ne kıymeti var? Nerede güzel ahlâkı var? İşte onunla imtihan ederler.

Büyük Şeyh Efendi, “Her gün kaç defâ imtihan ediyorum” dedi. Nakşibendi tarikatından hariç diğer kırk tarikatın şeyhleri, mürşidleri, müridlerine onlar acaba yolda mı, yoksa yoldan çıktı mı diye sık sık bakarlar. Nakşibendi mürşidi ise ihvanlarına yirmidört saat zarfında günde üç defâ bakar ve kontrol eder.

Gelir bakar;Tamam mı, değil mi? Bakışı nasıl olur?

 Her bakışında bir parça dürter. Dürter mânâsı; onun öfkesini kontrol eder, ona öfkeleneceği bir sebep çıkarır ve sonra bakar ki, aklı öfkesine hükmedebiliyor mu yoksa öfkesi daha aklını mı yeniyor? Onun için Nakşibendi olanlara,

™   Gerek çocuklardan, gerek hanımlardan,

™   Gerek komşulardan, gerek sokaktaki insanlardan

 Öfkelenecek sebep üç defâ gelir, buna dikkat et! Mürşid o zaman bakar, yoklar, aklı öfkesine hükmediyor mu, yoksa daha öfkesi aklını mı yeniyor? Yeniliyorsa o zaman daha geride, daha olmadı, daha yetişmedi.

 Büyük Şeyh Efendi Hazretleri (Allah sırrını takdîs etsin),“Uyanık olun!” derdi.

 Öfkelenecek bir sebep olduğunda, hemen hatırına gelsin ki: “Şimdi yine Şeyh efendi bakıyor, bu cezâyı bana yolladı. Bakalım acaba öfkemize sahip olacak mıyız? Yoksa olmayacak mıyız?”

Öfkesine hakim olmaya bakacak olursa hemen kendisine kuvvet gelir, o anda himmet isterse hemen yardım gelir, öfkeyi yener. Değilse  bu gerizekâlılardan diyerek elini ayağını bağlar ahıra atarlar. Bir zaman gelecek, halim olan insan, yani öfkesini mutlaka yenen adam, dövünülecek şeylere,

   Öfkeleniyim mi?

   Öfkelenmeyim mi?

   Bu hale ne diyeyim?

   Nasıl edeyim?

   Ne edeyim?

Diye hayrette kalacak. Şimdi bu bizim zamanımız hayrette kalınacak zamandır.

― Niçin?

  • Yahu insanların sözcüsü ateist pezevenkler olur mu?
  • Allah yoktur diyen edebsizler insanlığın sözcüsü olabilir mi?
  • Ateist adamda şeref var mı?

Onlar çıkıp Çin Denizinden çıkan şehire, Allah’ın kudretinden meydana geldi demesinler diye, serap diyorlar. Halt etmişler, o zaman ona inananlar da onlardan beter olmuş, onlara inananlar daha beter halt etmiş.

 Desene: “Allah’ın kudretinden zâhir oldu, gayp âleminde istediğini yapabilen, istediğini gösterebilen bir kudret sahibi vardır, sizin bahtınıza bir şehir çıkardı.” Biz söylesek belki bize inanmazlar.

Adana’ya girerken bize eski Adanayı da gösterdiler. Eskiden olan Adana, istersen sana her asırda olan Adanayı göstertelim, olduğu gibi görünebilir.

  50     sene önceki Adana var.

  100  sene önceki Adana var.

  200  sene önceki Adana var.

  300  sene önceki Adana var.

  500   sene önceki Adana var.

  1000 sene önceki Adana var.

 Bu memleketin 5000 senelik tarihi vardır. Eski Kayseri, eski İstanbul, Konstantinin kurduğu şehir de görünebilir ve gösterebilirler. Çünkü hakîkat kaybolmaz. Konstantinin kurduğu ilk şehir hayal değildi. Mâdem ki hayal değildi, olmuştu. Onun aynısı âlem-i misâlde mahfuzdur, nasıl geliştiği göstertilebilinir.

Bin sene Bizansın tarihi var. Mürşid-i îzam; bin sene içerisindeki her asrı, Bizansı, Konstantinopeli, İslambolu görebilir ve gösterebilir. Fatih Sultan Mehmed’in ve ondan önce gelenlerin hepsinin muhasaralarını da feth-i mübîni de gösterebilir. Feth-i mübîn aslında Peygamber Esselâtu Vesselâma takdîm olunmuştur ve onun bereketine ümmetlerine de verilmiştir. İslambolun fethi, feth-i mübînden bir cüzdür. Onlar, fetih olunuşunu da gösterebilir, ilk fetih senelerindeki hâlini, sonra her Sultanın devrindeki İstanbulu, içindekiler ile beraber, sokaklardaki o insanlarla beraber gösterebilir. Sen ne zannettin ortalığı? Var olan şey görünür ve gösterilir. Bu Peygamber sözünden anlayabilen adamlara inmiş olan hikmetlerdendir. O vâris-i Muhammed değilse böyle şeyleri bilemez.

 Esselâtu Vesselâm Efendimiz birşeyler buyurduğu vakit kameradan gösteriyor gibi sahâbe-î kirâma gösterirdi. Hazret-i Ömer minberden İslam ordusuna sesleniyor ve gösteriyordu. Sahâbe-i kirâm da onu gördü.

Çağırdı; “Sâriye! El Cebel!” [3]

Hz. Ömer, üç aylık yoldaki ordunun kumandanına seslenirken, Sâriye bin Zeynem kumandasındaki islam askerine minberden seslenirken, sahâbe-i kirâm da görüyordu. Değilse onlar;

“Hz. Ömer deli oldu, kendi kendine minberin üzerinden çağırıyor” diyeceklerdi (Hâşâ). Hazret-i Ömer onu söylerken, o sahabelerin gözü açıktı. Âmâ olan sahabe yoktu, âmâ dediğimizde baş gözü değil, kalp gözü âmâ olan bir sahabe yoktu. Hazreti Ömer’in gördüğünü hiç şüphesiz camidekilerin hepsi gördü.

 Hz. Ömer’in derecesini alan vilâyet sahipleri görürler. Cümle vilâyet sahipleri onun derecesini alır, Sıddık’tan miras alanların, ona vâris olanların ve Hz. Ali’ye vâris olanların hepsinde o kuvvet vardır; görür ve gösterirler. Âmâ olan adama bu güneştir, güneşe bak dersen görür mü? Lâkin mürşid o kimsedir ki; senin âmâlığını giderir, seni körlükten kurtarıp sana gösterebilen sana mürşid olur. İrşâd manası o dur. İrşâd sahibi senin üzerinde ameliyat yapan adamdır. Senin kalbindeki bütün hassas âletleri yerli yerine yerleştirebilen kimsedir. O montör onları yerleştirdiği vakit, bu teknolojinin meydana getirdiği herşey kalbinin yanında sıfır kalır. Senin kalbindeki bütün husus yerli yerine yerleştirilip monte edildiği vakit,

  O vakit neler görürsün,

  Ne âlemler görürsün,

  Mâziyi de görürsün,

  Müstakbeli de görürsün,

  Geçmişi de görürsün,

  Geleceği de seyir edersin,

İnsanın kalbindeki kuvvet ve saltanat hiç bir kimseye verilmiş değildir. Mürşidin hizmeti o dur.

Ve min Allahu tevfik , yetişir! El- Fâtiha[4]


[2] Furkan Sûresi: 44

[3] İbnül Esir, Üsdül Gabe, Beyrut-Lübnan, t.y , c.III

[4] 2005/ H. 1426  tarihinde yapılan sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet