Sohbetül hakkani_41

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 41

Bismillâhirrahmanirrahîm

― Kurum ne demektir?

 Kurum uydurma bir kelimedir. Onun için milletin iki yakası bir araya gelmez; kaç hükümetler geldi, kaç reisler geldi, kaç devletler müdahale etti.

  • Şunu yaptık, bunu ettik,
  • Şu kanunu, bu kanunu getirdik,
  • Bunu indirdik, bunu bindirdik.

 İndirip bindirdikten sonra da daha çıkmaza giriyor.

Neden?

Çünkü biz melekuttan gelen hayat çizgisini bıraktık, dışarı attık. Kurulan her müessese o çizginin dışındadır, iflah olmaz. Cenâb-ı Hakk’ta,

“Peki! Kendi kendinizi siz idare ediniz, ıslah ediniz ve yaşayınız, mâdem ki Ben’im çizdigim hayat çizgisini siz beğenmediniz, biz daha iyisini yaparız iddiasına düştünüz. Pekâla çizin bir hayat çizgisi!” dedi, bıraktı.

Çizebiliyor muyuz?

 Her gelen öbürünün çizdiğini silip başka çiziyor. Gün gelip onu da silip başka çiziyor, başka biri gelip onu da çizip başka koyuyor. İşte böyle bugünkü durum hâsıl oldu. Durum: Kurum aslında o bodrumdur.

  Cenâb-ı Allah; “Ben umûma zulüm etmem, istediğini yapsın diye bırakıyorum. Akılları varsa, akıllarını kullanıyorlarsa, elbette o zaman Ben’im çizdiğim hayat çizgisinin en mükemmel hayat çizgisi olduğunu bileceklerdir. Akılları yok ise, zaten mükellef değiller.” Diyor.

Aklı olup aklını kullanmayan mükellef değildir.  Binâenaleyh, aklı olmayan zaten mükellef olmaz. Aklı olupta aklını kullanmayan cezâya müstehâk olur. Simdi biz akılsız değiliz. Millet olarak, devlet olarak, hükûmet olarak akıllıyız, lâkin aklımızı kullanmıyoruz.

  • Yâhu, Allah’ın koyduğu bir nîzam mı mükemmeldir?
  • Yoksa bizim düşünüp düşünüp koyduğumuz nîzam mı?

 Düşünüp düşünüp koyduğumuz meclistedir. O mecliste oturulduğu günden itibâren, bugüne kadar onların düşünüp yapmış oldukları kanunlar belki o meclis binâsını beş defâ doldurur.

― Ne netice hâsıl oldu?

 Daha kanun yasa çıkarır, boyuna kanun çıkar, ne eksiği biter, ne gediği biter, ne de bir faydası olur. Aklı olanlar için Allah’ın hükmünden daha güzel hükmedecek olur mu? Diyor Cenâb-ı Allah. Aklı yeten kavim için Allah’ın koyduğu gösterdiği yoldan mükemmeli düşünülebilir mi? Aklı olan kimse için diyorum, aklını yitirmiş ise, aklını kullanmıyorsa, çâresi yoktur. Allah´ın gösterdiği yol basit ve kolaydır. Ve Allah´ın gösterdiği yolun tatbikatı için birşey lâzımdır, iki şey lüzum etmez. İnsanlar da hayat çizgisini gözetebilmeleri, basit ve kolay yaşamaları için için tek bir haslet, tek bir vasıf bulunması lâzımdır, ikincisi lüzum etmez. O vasıf insanlarda bulunursa, yeter ve başka birşey istemez.

― Nedir o bu yolu takip edecek insanlardan istenen? İnsanları rahat ettirecek vasıf nedir?

 Cenâb-ı Hakk’ın bunlara farz kıldıgı bir mesele vardır. O, farzdır; o tek farzı tutsalar, hayatları öyle basit ve kolay olur ki,

  •  Ne hükûmet ister,
  •  Ne mahkeme ister,
  •  Ne hapishâne ister,
  •  Ne emniyet kuvvetleri diye birşey ister.

Serbest. Rahat ve huzurlu bir yolda yürüyüp devam edebilirler, selâmete gidebilirler.

― Allah´ın farzı nedir?

“Festekîm kemâ ümirte”[1]

“Bize doğru ol!”: “Ey Habîbim sana emrolunanı ümmetlerine de bildir, emrolunduğun gibi doğru ol!” Diyor. Yâni biz doğru olmak ile emir olunduk. Doğruluğu kullandığımız müddetçe bizim her işimiz doğru ve kolaydır. Doğruluktan ayrıldığımız saptığımız müddetçe her işimiz karma karışıktır.

  •    Doğruluğun dışındaki hayat cehennemdir.
  •    Doğruluğun içindeki hayat cennet hayatıdır.

 Mâşallah! Doğruyu bulan kalmadı. Büyük Şeyh Efendi Hazretleri Kuvvâ-i Milliye zamanında öyle söylemiş;

 “Bir zaman gelecek, o zamanda insanlar doğruyu söylenecek yalan kalmadığı yerde, bir parça hediklemek için, o doğruyu kullanacak.”

Maşaallah! Şimdi hediklemeğe de lüzum kalmadı, yalandan geçilmez. Yalan tükenir mi? Bu zamanın insanının bırakın hediklemeyi, doğruyu kullanmaya ihtiyacı kalmadı. Şimdi biz o tünele girdik, o tünelin içinden geçiyoruz. Karşıdan birisi gelipte kapağı kapayıp içeride kalmazsak iyi, selâmete çıkarız. Hepimiz bir istikamete marş marş ile koşturuyoruz. Şimdi karşıdan birisi gelirse, o vakit cümbüşü seyreyle! Büyük Şeyh Efendiye bir gün sordular;

“Şeyh Efendi, doğruyu ne zaman kullanalım?”

“Yalanın bittiği yerde doğruyu kullan!” Demişti.

 Çünkü doğruyu kullanırsan, Nereden geldi bu? Bizim içerimizde nasıl yaşıyor? Deyip seni deli çıkartırlar. Bugün kimse doğru kullanmaz. Bu zamandaki tecellî budur; yalan üzerine kurulmuş binâ şimdi çatırdamaya başladı. İstenen tek vasıf doğru olmaktır. Bu da bu zamanımızda nâmevcûd olmuş. Ne kadar kanun çıkarsan, yasa çıkarsan, parti kursan, parti değiştirsen, değişen birşey yok. Mâdem ki doğruyu hediklemeye bile kullanmıyoruz, bu binâ nasıl dayanacak?

İlâhi hayat nîzamı doğruluğun üzerinde kurulmuştur. Bu asrın başına kadar bizim milletimiz kaç devletler kurulduysa, imparatorlukları kurulduysa,

  •  Yalan üzerine mi kuruldu?
  •  Bâtıl üzerine mi kuruldu?

Hâşâ. Nasihat üzerine kurulmuştur. Simdi sen şaşırdıysan, onların tuttuğu hayat yolunu en son hükümet olarak biz kaldırdık dersen, şimdi düzelt, âlemi hoşnut et!

Gazetede yazıyor:

 “Hükûmet aylıkları artırmış, maaşlara zam vermiş. Memurlar, nasıl bizim aylığımızı artırdın? Böyle zam olmaz!  Diye yola dökülmüşler.”

 Yâni tavrın acayipliğine bak! Demek ki bu hükümet veyâ bu devlet kendi tab’âsını memnun edememiş. Kime sorsan, hoşnut değil.

― Niye hoşnut değil?

Ne için hoşnut değilsin diye sorsan, ondan milletin haberi de yok. Elhamdulillâh Cenâb-ı Allah bize emn-u emân nîmetini vermiş, korku içerisinde yaşamıyoruz, hesaba gelmez bir nîmettir.

Peygamber Efendimiz a.s.,

“Bu nîmet gizlidir ortadan kalkınca o zaman belli olur.” dedi.

  •  Şimdi evinde selâmetsin.
  •  Yolda selâmetsin.
  •  İşinde selâmetsin.

 Bir zaman olmuştu ki, insanlar evlerinde korku içerisinde idiler, işlerinde korku içerisinde idiler, sokakta korku ile yürürlerdi. Şimdi  şükürler olsun, Cenâb-ı Allah kaldırdı. Lâkin insanoğlu şikâyete alışmış, insanoğlunu memnûn edebilmek en zor meseledir. Bilhassa îmanını yitiren toplumları tatmin edebilmenin imkân ve ihtimâli yoktur. Îmânını yitirmiş olan cemaatler ve toplumlar katiyyen tatmin olunamaz. Hiçbir sûrette tatmin olunamaz. İnsanı tatmin edecek ancak îmandır, îman ile insan bu dünyada ki en küçük şeyde râzı olur ve rahat olur. İmanını yitiren kimseye bütün dünyayı versen;

 “Bu dünyadan öte dünya yok mu? O da benim olsun! Acaba bu aya biz yetişmez miyiz, merdivenle mi yoksa köprü mü kuralım? Burası da var, buraya da yetişeyim” Diyecek.

Onun için inanmayan adamın tatmin olmasına imkân ve ihtimâl yoktur. Ferdler aşırı hırstan enfaktüs geçirirler.

― Enfaktüs nedir?

Kalp krizi derler, yeni bir hastalık. Eskiden yoktu, şimdi yeni çıktı, turfanda bu hastalık. Eskiden sağda solda kriz geçirdi diye duyulmazdı, şimdi falan enfaktüs oldu, filân enfaktüs oldu diyorlar. Tatmin olmayışın, tatmin olunamayışın ve o hırsın kalbe çöken ağırlığı, kalp damarlarını çürütüyor ve o kalbin damarını patlatıyor. Hekim çâre bulamaz, Allah’a sığınırız. İşte bunlar asrın hastalıklarıdır, inançsızlıgın çâresiz dertleridir. Tatmin olmaz; inanmayan kimseyi tatmin edemezsin. Fertlerde, insanlarda tatmin olunmayan hırs, hudutsuz hırs meydana getirir.

Ve bu kadar senedir bu cemiyet, bu cemaat sonu gelmeyen bir hırs deryâsına bırakılmış. Hırs deryâsının içerisinde gemsiz ata binen insan gibi gidiyorlar ve kimsede kanaat yok; bu da bana yeter yâhu! Benim yedi sülâleme de yetişir diyen yok, daha ileri koşturuyorlar. Onlar âhirete inanmadıkları için kat’iyen huzur bulamazlar, kalpleri rahatta olamaz, çarpıntısı çok olur, kalbin atışı çok olur. Hepsinin hülâsâsı, bugünün insanının sıkıntısı, Allah’ın istediği hayat yolunu bırakmalarından dolayıdır. Cenâb-ı Hakk’ta “Mâdem siz kendi kendinize tedbir yapıyorsunuz, yapın!” Diye bıraktı.

 Rahat yaşayın. Rahatlık îmandadır, inançtadır. Cenâb-ı Hakk bize düşünecek akıl versin, bi hürmetil habîbi bi hürmetil el-Fâtiha.


[1] Hud Sûresi: 112

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet