Sohbetül hakkani_42

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 42

Bismillâhirrahmanirrahîm

Nefsin sıkılması, ruhun ferahlanması demektir. Ruh sıkıldığı zaman nefsimiz ferahlar ama, nefsimiz sıkıldığı zaman ruhlarımız ferahlar.

  • Bizim için mühim olan nedir?
  • Nefsin ferahlanması mı?
  • Ruhun ferahlanması mı?
  • Nefsimizi sıkmak mı?
  • Ruhlarımızı hapsetmek mi?

Hangisi bizi daha memnun edecektir, hangisi daha ziyâde işimize yarayacaktır? İşte bunu düşünmek lâzım. Nefsin ferahlanması, bizim bu hayatta, bu vücudumuzun türlü çeşit arzularına el atması ile mümkün olur. Nefsini ferahlatan kimse, o derecede kendisini yük altına atmış olur. Nefsin ferahlanması, ne dünyada ne de âhirette bizim işimize gelmez. Çünkü nefis muvakkad bir zaman için bizimle olacak. Bu vücudun hayatı devam ettiği müddetçe, ondan sonra kesilecek o. Lâkin ruhumuzun keyiflenmesi, ruhlarımızın ferahlanması, o bizim istikbâlimiz hakkındadır, hayırlı olandır.

  •     Ruhun ferahı, dünya ve âhiret saadetimizin kaynağıdır.
  •    Nefsin ferahlanması, dünya ve âhiret felâketlerinin başlangıcıdır.

—Nefis neyle ferahlanır?

Nefis haramla ferahlanır. Nefsini ferahlatacaksan önüne haram sür, bak bakalım rahatlıyor mu, rahatlamıyor mu? Nefsin ferahı haramla olduğu için, haram adama belâ kapısını açar. İnsanın gerek küçük günahtan, gerek büyük günahtan irtikâb ettiği her günah, bir belâyı üzerine çeker. Yukarıda hepsi asılıdır, onların ipleri aşağı bizim elimize yetişmiştir. O haramlardan veyâ mekruhlardan, küçük günahlardan, büyük günahlardan hepsinin yukarıdan ipleri vardır. Hangisine sen asılıp çekersen üzerine ,

  •   Yılan, akrep düşeceğini,
  •   Belâ ineceğini,
  •   Taş düşeceğini,
  •  Ateş düşeceğini

Bil. Küçük olsun büyük olsun, bu muhakkaktır. Tecrübe et, yanlışsa yanlıştır bu diye söyle. Haramı irtikâb eden adamın başına illâ ona karşılık bir belâ gelecektir. Allah-u Zülcelâl ona sopa yedirmeden bırakmaz. Haram işleyip de yanına kalan adam yoktur. Günah yapıp da yanına kalacak insan yoktur. Nefsin ferahlanması haramdır. Eh istersen haram işle, çek başına insin.

 Sekizyüz menhiyat;  günah, haram, mekruh, olan şeyler var ki, Allah râzı değildir. Bunlar sekizyüz kapıdır, hangisini açarsan bil ki senin üzerine bir belâ hücum edecektir, açma, yaklaşma. İşte bu mühim meseledir, amma nefsin, illâ o kapı açılsın, bunu çek der. Çünkü bunda bir lezzet var. Azıcık lezzet için bir çok belâyı başına çeken adama, akıllı demezler, akılsız derler. Nefsin ferahı haramlardır, bilesin. Ruhun ferahı, helâl olan şeylerdir. Cenâb-ı Allah helâl olan, tayyib olan, temiz olan şeyleri bize hazır etmişken onunla kanaat etmez, nefis illâ harama çeker. Haramdan lezzet alacak, o nefsin alçaklığındandır. Allah bildiriyor: Estâizübillâh:

نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

“…Nefsi innen nefse le emmâratüm bis su’i”[1]

Nefsin işi, daima kötülüklere bizi çekmektedir. Kötülüğü yapınız diyerekten emreder. Otur ve kendini dinle, nefsinin arzularına bir kulak ver. Ne istiyor nefsin, istediği nelerdir? O istediklerini milletin içinde söyleyebilecek adam var mı? İstediği hep melânet, hep rezâlettir.

  •   Burada Allah’tan korkma, tenhâda Allah’tan kork,
  •    Burada Allah’tan utanma, tenhâda Allah’tan utan,

Daha mü’min olamadık. Daha Allah’tan korkmuyoruz, îman ve islâm dâiresinden çok uzağız. Çünkü nefsimiz burada toplanır. Birbirimizden utanma var, sakınma var, korkma var. Tenhâ olduğumuz yerde, o nefsin başını kaldırır.

Neye benzer o melânet?

Evde kedi olur, sahibi yanında otururken, yuvarlak olup yatar, uyur. Bir ayak sesi işitip de, hareket sezince, bir parça gözünü açar, bir iki bakınır. Sahibi gitti mi diye bakar, meydan bizimdir der.Hemen orada ne varsa kapıp, doğru damlara çıkar. O sıfat var bizim nefsimizde. Birisi olursa, çok akıllı uslu durur, arada sırada biraz bakar, kimse olmadı mı, o zaman Allah var demez, Peygamber var da demez,“kimse yok, herşey benimdir” der. Böyle nefistir o. Nefsin keyfinin arkasından giden adam sonunda îmansız kalır, bizi oraya çeker, Neûzübillah. Onun için nefsi sıkıya koy, ne kadar sıkarsan korkma, ölecek diye korkma, ölmez o, yedi canlıdır.

Ruhunu sakla. Senin yanında kalıcı ruhundur. Ruhunun gönlünü hoş eyle, onu sıkıya koyma. Nefsi istediğin kadar sık, ruhun ferahlanır. Îmanın, islâmın aslı bundan ibârettir. Yürüyeceğimiz yol dur. Nefsinin keyfine işleme, zarar edersin, ruhunun ferahlanması için işle.

تِجَارَةً لَّن تَبُورَ

“…Ticaretel len tebur”[2]

  • Tükenmeyen ticarete sahib olursun,
  • Ebedî mülke sâhib olursun,
  • Ebedî saadeti bulursun.

İşte o mühimdir. Bir parça burada oturup Allah demekten yorulup durur, lâkin ruhlarımız Allah’ın vahdâniyetinin denizlerinin içerisinde yüzüyor. Balık suda nasıl ferahla yüzerse ruhlarımız da öyle yüzüyor. Malâyânî oldu mu, malâyânî meclislerinde nefisler ferahlanır. Ruh toplanır, üzülür, yok olmak diler. Peygamberimizin ve Allah Azze ve Celle’nin râzı olduğu meclislerden ruhlar gül gibi açılır. Ruhların gönlünü hoş et, kazanırsın. Dünyanın keyfi az bir zaman içindir.

قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ

“…Kul metau’d-dünya kalîl”[3]

 Allah, Cenâb-ı Peygambere hitâb ediyor:

“Söyle o kullarıma, dünyanın keyiflerinin arkasına düşmesinler, çünkü dünyanın keyfi az bir şeydir. Aman dünyanın keyfini biz çıkaracağız, dünyadan keyf edelim, zevk edelim diyerek ona aldanıp sakın o zevklerin içerisine düşmesinler. Dünya zevki azdır.”

 Dünyanın keyfi pek azdır, hakîkaten de azdır. Şimdi bizim gibi kimseleri ahmak sayan çok kimseler bize derler ki;

“Bunlar yaşamasını bilmeyen adamlar, dışarıda bu kadar hayat varken, delikanlılar gelip böyle meclislerde oturup çürüyorlar.”

 Onlar kendilerini hiçbir mâni’a karşılarında görmeksizin, serbest olarak her arzularını yerine getirip bu dünyadan kâm almak, bu dünyadan keyf almak, zevk almak için kendilerini koyuverirler. İlk gençlik çağında, aç insanın sofraya hücum edişi gibi bir iştah olur. Gençliğin ilk heyecânı ile dünyanın şehvetlerinin hepsini birden yutalım diyerek, gençlik çağında hücum eder. Peki o aç olan kimse, önündeki sofraya kendisine Idur diyecek kimse bulunmadan, hücum etsin bakalım; yesin, yesin, yesin, hudutsuz yesin..

— Ne olacak?

Nihayet kendi kendine bırakacak, “ağzıma bir lokma koyacak yer kalmadı” diyecektir. Lezzet alacak hassa kalmadı, bitti. Dünyanın lezzetlerini doyumluk hesâb edip arkasına düşen o kimse, çok geçmeden kendisini bu dünyanın şehvetlerinin esîri bulacaktır. O, nefsin arzusunu tatmîn etmek için boyuna,

  • Oraya koşturacak, buraya koşturacak.
  • Bunu yapacak, şunu edecek,
  • Gecesi yok, gündüzü yok,

 Öyle müthiş bir esârete mahkum olur ki; artık ihtiyârı ve irâdesi elinden gider. Makina adam gibi onun içerisinde dolaşıp durmaya başlar. Lezzet te alamaz, yapmadan da duramaz, kendisini esîr eder, artık onun aldığı lezzet yoktur. Haram hududunu tanımayan adamın, harama hücum ettiği vakit alacağı lezzet, helâl ile iktifâ eden bir kimsenin helalden alacağı lezzetin yanında hiç kalır. Hiç lezzeti yoktur artık, ağzının tadı kalmadı, bitti, lezzet alamaz. İlk olarak, onları öyle cezâlandırır.

Şeytan, “biz de dalalım o denize, biz de öyle kalalım, helalden lezzet almayalım” diye bize haramı süsler.

 Tad helaldedir; tatsızlık, zevksizlik haramdadır. Haramın arkasında koşturan adamlar da lezzet alamaz, lâkin yapmadan da duramaz. İşte o belâyı satın aldı, boynuna taktı. Haramı işlemeden haramı yemeden, haramı yapmadan onun rahatı yoktur. Lezzet almak için değil, onu esir aldığı için boyuna çalıştırır. Artık lezzet bâbı kapandı. Haramı tanımayan kimselere Allah’ın vereceği ilk cezâ, onlardan lezzet almayı kaldırmasıdır. Onun için onlar hakkında,

 “Metau’d-dünya karil”: Çok az bir şey mukabilinde kendisini esir ettirir, buyurulur. Helâl ile iktifa eden kimse, helalden lezzet alır, zevk alır. Şeytanın uğraştığı, bizi harama mahkum edebilmektir. Şeytanın sendeki yardakçısı nefsindir. Nefis de ona içerden el verdi mi, ikisi beraber olup seni haramın bataklığına atar. O kimse ondan kurtulmak dilerse çırpındıkça her defâsında daha da batar, çıkması yoktur. Onun için zâhirdekine göre bakıp da hiç hüküm verme, hayatı yaşıyor zannetme. Sor bir tanesine bakalım, hayatından memnun mu? Birkaç ay evvel bir kimse gördüm, bana;

“Hayatından memnun musun?” diye sual ediyor.

“İnsan, Allah-u Zülcelâl Hazretlerinden memnun olmaz olur mu? İnsan olup da Rabbinden memnun olmayan var mı? Sen nasılsın?”

Hâlbuki kendisi milyoner adam. Evine girerken ayak basmaya utandım. Onun evinin içerisinde akla hayale gelmeyen birinci sınıf mobilyalar gördüm. Milyonluk adam otururken, bir o yana bakıyor, bir bu yana bakıyordu. Ben de hava alayım diye dışarıda oturdum, ne bileyim, birisi nişan alacak diye korkunun içerisindeydi. Kalkıncaya kadar, her tarafta gündüz gibi elektrikler yaktırdı. Gene de arada sırada dikkatle bir bu tarafa, bir o tarafa bakıyordu.

— Hayatından memnun mu?

Nerede memnun olacak, memnun olmaya imkân var mı? Herşey elinde olduğu halde, Allah ona herşeyi yapabilecek iktidarı, malı, kuvveti vermiş olduğu halde, o hayattan memnun olacak itminânı kalbinden alıvermiş, koşuyor.

 Kadınlar tıkır tıkır koşar, delikanlılar oraya buıraya koşturur, ne aradığını bilir, ne aradığını bulup da tatmîn olur, sabahtan akşama, akşamdan sabaha koştururlar.

— Ne bulacaklar?

Akşama kadar dolaşıp ne buldun, tatmîn oldun mu? Yok, boş yatar, gece yatıp sabahleyin kalktığı vakitte, gece yattığına pişmân olur. Bir defâ harama mahkum etti mi, o insanın hayatından hoşnutluğu kalkar, rahat ve huzuru biter. Sen şeytanın süslenmesine bakma, yüzüne bir parça boya şekeri sürülmüş, ağzına aldığında bir parça lezzet aldırır, yuttuğu vakit içerisini berbâd eder. Haram budur, nefsin istediği de budur. O nefis, bu üstündeki bir parça şeyi yalasın diye o kadar belâyı satın alır. Nefse köle olma, Allah’a kul ol. Bizim şerefimiz Allah’a kul olmaktır. O’nun üstünde şeref de arama. Sen Allah’a kul olduysan en büyük şerefi ihdâs ettin demektir, başka bir şey arama. Her lâhzanın içinde,

“Lebbeyk yâ Rabbi, Sen’in kulunum yâ Rabbi! Buyur yâ Rabbi, Neyi emredersin? Emr-û fermânın baş üstünedir!” Diyen kula Allah,

 “Lebbeyk ya abdi!; buyur ey kulum” der.

Amma sen de her defâsında Rabbine;“Buyur yâ Rabbi! Ferman senindir, bu memleket senindir, bu memlekette senin hükmün geçer, başkasının geçmez”, kendi nefsine bunu dedirtebiliyor musun? Erkek o dur, Ricâlullah o dur, o kimseye Allah; “Buyur ey kulum, ne istersen sen emret, o olsun” der.

İnsanın şerefi büyüktür, şerefimizi harâb eden, nefsimize büyük demekliğimizdir. Mâdem ki nefsine;“Buyur ey nefsim, sen ne istersen onu yapayım” dersin, işte insanı şerefinden düşüren o sıfattır. Yoksa Allah-u Zülcelâl’e her lâhzada, her nefeste, her harekette,“Buyur yâ Rabbi! ” diyebildiğinde,

 “Ey kulum! Sen de mutâsın. Bana mutî olan kâinatta mutâ olur.” Der. Allah’ın her emrinde itaat sahibi olan, bütün kevn-û mekân içerisinde emri tutulan zattır.[4]

O torba giyen zâta da seslendik böylece, Karaca Ahmed’e.

“Orada yatıp durma, biz bu kadar fakir, fukarâyız, bize de bir nazar et. Torbayı oraya astırıp, seyrettiriyorsun. Torbayı giyecek sıfat yok. Allah’ın inâyetinden bize ümmet cübbelerini giydir, giydireceksen. Onu oraya, karşımıza asıp durdurtma.”

 Allah-u Zülcelâl bizi kulluk şerefi ile müşerref kılsın. Hazreti Ali Efendimiz öyle söylemiş:

“Kefâ bi izzen enteküne leke abden. Kefâ bi şerefen enteküne bi Rabben”: Benim için izzet yeter; En büyük şeref, senin benim Rabbim olmaklığındır, sana kul olmaklığımdır yâ Rabbi.”

Aranacak hislenecek mesele bu: İzzet ve şeref Onda. “Benim için izzet yeter, Sana kul olmak, Sana kulluk yapabilmek benim izzetimdir. Şerefim de Sen’in benim Rabbim olmaklığındır yâ Rabbi!” Diyor. Hz. Ali Efendimiz bununla bütün şereflerin ve izzetin gâyesini bildiriyor. O Bâbü’l- ulûm olan zat; ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz hülâsa olarak bize bunu söylüyor. Bunu bil, bu şerefle şereflen, bu izzetle izzetlen. Kâinatta bütün mülk ve melekûtta senin ismin söylensin. O vakit, Cenâb-ı Allah’ın mülk ve melekûtunda senin ismin zikrolunur. Allah bizi o makamlara doğru yürütsün. el-Fatiha


[1] Yusuf Sûresi; 53

[2] Fatır Sûresi; 29

[3] Nîsa Sûresi; 77

[4] Kevn-û  mekân [مکان کون ]: varlık yeri

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet