Sohbetül hakkani_44

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 44

Sen şükreyle ki, biz büyük bir kapıya kul olmuşuz. Başı boş değiliz. Başı boşların,

  •   Hepsine korku var,
  •   Hepsinde telaş var,
  •   Hepsine sıkıntı var,

Lâkin büyük bir kapıya kapılanan kimseye korku olamaz, onda telâş olamaz. Çünkü o büyük olan kimse bizden mesuldür, bizim halimize o bakar. Ona göِre Cenâb-ı Allah’a şükürde dâim ol ve iyi meclisleri ara. Kapanıp kalmayın, toplanın, zikir meclisleriniz şenlikli olsun. Haftadan haftaya veyâ onbeş günde bir veyâhutta aydan aya herkes biraraya gelip toplansın. Cenâb-ı Allah ne lütuf ettiyse koy, korkma eksilmez. Bu süpermarkettir; minimarkette var, süpermarkette var. Cenâb-ı Hakk’ın marketleri çok. Bizim marketler işe yaramaz. Koy, korkma, eksilecek diyerekten korkma, ürkme, üç kişi çağır, beş kişi çağır. Beş kişi çağırdığında on kişi idâre eder. On kişi çağırdığında korkma! Büyük Şeyh Efendi’ye âit sofradan aç kalkacak adam yoktur. Hiç korkma, rızık verici Allahû Zülcelâldir. O kimselerin rızkını senin kesene dökmüş, sen oraya takdîm et, hiç eksilmez, artar. Yalnız nîmeti gözetmeye bak!

Siz mükellef sınıfındansınız. Ey Mükellef olan adam, mükellef olmayan adamın işine işini benzetme. Gayr-î mükellef, kendisini mükellef saymayan adamın yaptığı harekete özenme! Çünkü onlar kendilerini hiçbirşey ile mükellef tutmaz. Onların hareketleri sana örnek olmasın, belki senin hareketlerin onlara ِörnek olsun diye gayret et. Toplantıdan geri kalmayın, hizmetten geri kalmayın. Birkaç pirinç atıp bir çorba yapsan, o milletin ِönüne versen, milletin hoşuna gider, aç insanın hoşuna gelir. Uzaktan yakından gelenler olur. Cenâb-ı Allah,

“Ver! Vereyim. Vermezsen vermiyorum. Ben vereni severim. Tutma! Tutarım, kısma! Kısarım.” Diyor.

 İyi meclislerden uzak olma. Ben seneden seneye geleyim, o vakit buluşasınız diye bekleme, benim için o mecliste bir yastık koyun, Bu benim söِzüm değil. Oraya bir yastık koy beni dâvet ettiğin vakit ayrı bir yer bırak. Bana oraya ruhâni olarak gelmeye izin var. Bâzı defâ bِöyle şeyi söylemeye izin oluyor. O hangi toplantınız olursa, orada bana âit olan bir yer bırak. Muhakkak çağırdığın vakitte gelmezse o kimse onun velâyet sırrı yoktur, o insan şeyh olamaz, çağırdığı an baş ucunda bulunmazsa, o adam şeyh olamaz.

O, büyük Şeyhimizin kuvvetidir. Bana emreder, bana emir ile beraber o izin verir. İzin verdiği vakit mağripten maşrığa kadar yetişmeye hiç mâni yoktur. Hepsi bir adımlık yerdir. Beni kara kuru görüp birşeye benzetemiyor millet. Millet boyuna;

 “Şeyh Nâzım ne için elini öptürtüyor?” Diyorlar.

Yâhu! Şeyh Nâzım orada olursa, elini öptürtmez. Şeyh Nazım çoktan bitmiştir. Şeyhini bulduğu vakit Şeyhinin hüvviyetinde kendini kaybetmiştir zâten. Benim elim değil diyorum, Şeyhimindir. Şeyhimizin sırrı olmazsa, bizim tarafımıza kimsenin dönüpte bakacağı yoktur. Şeyhimizde elbetteki Peygamber vârisidir. Onun eli Peygamber eli sayılır, vâris olan kimsenin eli Peygamber elidir. Peygambere vâris oldu mu onun eli de eteği de Peygamber eli eteğidir ve ayağıdır ve Peygamber Essalâtu vesselâm’ın eli öpülür. Peygamberin elini erkekte öper, kadında öper. Peygamber eli öpülmez değildir. Peygamberin eli öpülür elbette.

Vâris olan kimsenin yâni Evliyâullah’ında elleri öpülür. Peygamber Essalâtu vesselam’ın mübârek Yedd-i Şerifleri öpüldüğü gibi Kadem-i Saadetleri de öpülür ve başımızın üstüne koruz. Ben Peygamberi bulmuş olsam, Peygamber menetse de ben elini ayağını öperim. Öptürmezse, başımın üstüne bassın diyerekten ayağının bastığı yere başımı koyarım. Vâris olan kimselerin; evliyâların hepsinin sıfatı da öyledir. Bunlar ümmet için fedâilerdir.

Binâenaleyh onların elini öpmek bizim gibi adamlara çok birşey değildir veyâhut mübârek ayaklarına düşüp ayaklarını öpmek çok birşey değildir. Onların sıfatı öyledir, onlar tevâzu sahipleri olduğu için onu istemez gibi dururlar. Lâkin onlar da kendi makamlarının kimden geldiğini bilip ve kendilerinin zaten Fenâ fî-Resûl makamında olduklarından kendi vücutları kaybolmuştur. Fenâ fî-Resûl makamında olduklarından onlar da vâris oldukları için Peygamberin hakîkatı zâhir olur. Peygamberin hakîkatına vâris olan evliyâların hepsi peygamberin sıfatında görünür. O zaman onların eli de öpülür, ayağı da öpülür. Peygamberimiz de Aleyhissalatu Vesselâm, Cenâb-ı Hakk’a Fenâfillah’ta olduğu için, onda da Cenâb-ı Hakk’ın hakîkatı zâhir olduğu cihet ile onun eli ayağı öpülür. Peygamber Efendimiz o anda kendisini görmez ki, orada Peygamber yok. Orada Allah var. Onun için onunda elinin ayağının öpülmesi o cihetle sahihtir ve bizim fıkıh kitablarımızda kimlerin ellerinin ayaklarının öpülebileceği belirtilmiştir. Lâkin şimdi câhiller çoğalmış. Binâenaleyh,

  •   Şeyh Nâzım’ın temsîl ettiği kendi şeyhidir.
  •   Şeyhinin temsîl ettiği peygamberdir.
  •   Peygamberin temsîl ettiği Cenâb-ı Hakk’tır.

Onların elleride öpülür, ayakları da öpülür. Yahudiler el ayak öpülmesini sevmiyor. Öpmesinler, kimsenin onlara birşey teklîf ettiği yok. Nefisleri daha yahudi duranlar el öpmeye tenezzül etmezler. Nefsini ezip kırmadan bir kimse bir kimseye tenezzül edemez. Onların nefisleri üzerlerine binip eşek gibi koşturtuyor, el öpülmesin diye başkaldırtıyor. “El öpülmesin” diyenin kalbinde daha yahudi sıfatı vardır. Haset, kibir ve azâmet vardır.

Onlar benim yanıma gelirse, elimi ayağımı öptürtmeden onlara tarîkat da vermem, hizmette vermem. Nereye isterlerse gitsinler! El öptürmek şirk diyorlar. Şirkte başınızda patlasın! Küfürde tepenizde patlasın! Şimdi cahiller çoğaldı boyuna; “niçin el öptürtüyor?” Diyorlar. Ben hepinizin elini de öperim, ayağını da öperim. Benim kendi nefsime el öpmesi için emir ederim. Hepinizin elini de öperim, ayağınıda öperim. Tenezzül olmazsa, öptürmek için elini öptürmek haramdır. Azâmet ile el ِöptüren kişinin hâli haraptır. Bana verilen tâlimatı söyleyeyim şimdi. Bunu “Şeyh Nâzım’ın eli niye öpülüyor?” Diyen adamlara anlatacağım.

 Hikâye

Bistâm’ın ileri gelenleri arasında zâhid bir kişi vardı. Kendisine tâbi olanlar olduğu gibi, herkes ona tâzimde bulunurdu. Bu zat, Bâyezîd-i Bistâmî’nin sohbet halkasından eksik olmazdı. Bir gün Bâyezîd-i Bistâmî’ye sordu:

“Ey Şeyh Hazretleri! Otuz senedir, sürekli olarak gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılarım. Fakat senin anlatmış olduğun ilimlerden ve hâllerden kendimde eser bulamıyorum.” Dedi. Bâyezîd-i Bistâmî:

“Üç yüz sene oruç tutup, namaz kılsan, yine de bahsettiğin tasavvuf deryâsından zerre koku alamazsın!”

“Niçin?”

“Çünkü sen, nefsinle perdelenmişsin!”

“Bunun devâsı var mıdır?”

“Var; fakat sen kabul etmezsin.”

“Niçin kabul etmeyeyim, yıllardır onu arıyorum.”

“O hâlde beni iyi dinle. Şimdi git, önce saç ve sakalını kazıttır. Giydiğin şu elbiseyi çıkar, beline bir çuval, çaput bağla. En çok tanındığın sokağın başına git, otur. Eline de bir torba al, torbanın içi cevizle dolu olsun. Mahallenin çocuklarını çağır ve onlara:

“Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz vereceğim” de. Bu şekilde bütün şehri dolaş; çocuklara sen ceviz ver, onlar da sana vursunlar.”

Bâyezîd-i Bistâmî’yi dinleyen adam, bu söz karşısında şaşırmıştır. Şaşkınlık içinde:

“Sübhânallah! Lâ ilâhe illallah!” der.

Bâyezîd-i Bistâmî, adamın şaşkınlığı ve son söylediği cümle üzerine şöyle konuşur:

“Bu söylediğin cümleyi bir kâfir söylese, müslüman olur. Sen ise, onu söyleyerek müşrik oldun.”

Adam hayretten hayrete düşmektedir.

“Niçin!” Diye sorar. Bâyezîd-i Bistâmî şu karşılığı verir:

“Çünkü sen, söylemiş olduğun cümle ile Hakk’ı değil; kendini tâzim etmeyi amaçladın.” Âlim,

“Bu söylediklerini yapamayacağım; bana başka bir yol göster.” der. Bâyezîd-i Bistâmî:

“Senin derdinin dermanı budur. Ben senin bunu yapamayacağını tâ konuşmamızın başında söylemiştim.” der.

Orada Bistâmi hazretleri aslında o kimsenin ikrarını isterdi. Yâni Peki Efendim! Hay Hay! Nasıl emredersen demesini isterdi ki, Hazretin o âlime bu söِzü söِylemesinde ki maksadı onu bir yoklamak. Bakalım nefsini tezlil edebiliyor mu? Nefsini al aşağı edebiliyor mu?

Hâlid-i Bağdadi Hazretlerine Şeyhülislam gelip tarikat almak istediğinde demiş ki Hazret;

 “O büyük câmînin abdesthânelerindeki istincâ taşlarını yıkarsın, temizlersin, bir kaba korsun götürürsün. O taşla tahâret yaparlar, oraya koyarlar, o taşları alacaksın, Dicle de yıkayacaksın, yıkadıktan sonra ve temiz olduğuna kanaat getirdikten sonra tekrar oraya koyarsın. Senin hizmetin bu, ister beğen, ister beğenme!”

 O kadar yüksek nefisleri o adamların. El öpmeyecekler Şeyh Nazım’ın. Ayağımı da öpecekler ona göre tarikat vereceğim. Değilse kimden isterselerse alsınlar tarikatı. Şimdi kimse tarikat veremez. Şeyh Nâzım’dan başka hakîki mezun yoktur. Varsa gelsin bana söylesin, kendisine cevap vereyim. Nefsini indirmeyen adamın tarikatta işi yoktur. Nefsini ezecek, ondan sonra biz tarikat veririz. El öpmenin ayak ِöpmenin hükmünü bilen adamım, şeriatı da bilen adamım. Tarikat vermeye bana izin verilmiş ki, bu Peygamber’den verilmiştir. Abdülkadir Geylânî Hazretleri diyor ki;

“Bizi gözetmek üzere Allah’ın tâyin ettiği kimseler vardır. Onlar dokunur size. Bizimle oyun olmaz, çünkü o büyük olan kimseler bizden mesuldür.”

İstanbullulara da yetişir bu sözüm. Ankaralılara da yetişir, bütün mağrıpta maşrıktakilere de.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet