Sohbetül hakkani_45

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 45

Bismillahirrahmanirrahim

İnsanların en iyileri, en seçkinleri peygamberlerdir a.s. Seçkin dediğimizde gerek zâhir yapıları, beden itibarı ile kemâl üzeredir. İnsanoğlunun ayıp görebileceği birşey onların üzerinde olamaz. Elbetteki, yine insanların içerisinde utangaç olma mânâsına en ziyâde hayâ sahipleri peygamberlerdir ve onların vücutları selâmettir, herbir ayıptan hayâ ettikleri cihetten vücutlarını setr eder ve göstermezler. Hatta Mûsa aleyhisselâm onların içerisinde en ziyâde hayâ sahiplerinden biri olarak meşhur idi. İsrailoğulları soyunup hamam yaparlar, soyunup banyo eder, soyunup denize girerlermiş. Mûsa aleyhisselâmın soyunduğunu katiyyen görmediler. Halkın arasında bazıları demişler ki,

 “Mûsa’nın vücudunda beyaz lekeli olan bir hastalık vardır ve o ayıbı görünmesin diye soyunmak istemez, o hastalıktan dolayı vücudunu örtüyor”

 Ve Cenâb-ı Hakk hikmeti ile Mûsa a.s.’nın aleyhinde olan o kimselerin yalanını meydana çıkartmak için, birgün Mûsa a.s. tenhâ bir yerde soyunup ve elbiselerini de taşın üzerine koymuş ve suya girmiş. Çıktığında o taş Allah’ın hikmetiyle elbiseleriyle beraber birden hareket etmiş, yetişeyim diyerekten o taşın arkasından koşarken farkında olmadan İsrâil kavminin arasından geçmiş. Bakmışlar ki, Mûsa a.s.’ın mübârek vücudu Mâşallah tertemiz, hem kimsede olmayan bir heybet var. Onu öyle gördüler diyor.

Enbiyâların vücutları sâlimdi yâni hertürlü hastalıktan selâmettir, âzâları tamdır; göz, kulak, ağız, burun, el ve ayakları mütenâsip ve de baktığında üzerlerinde insanı cezbedecek heybette var. Yâni enbiyâ aleyhimüsselâmın hiçbirinde zâhirde nefret ettirecek hiçbirşey yoktur. Bu o enbiyâların zâhirde olan kemâlidir.

  • Ses itibari ile güzel,
  • Çehre itibâri ile yakışıklı,
  • Vücut itibariyle kuvvetli,
  • Zekâ itibariyle kimsede olmayan zekâ,
  • Hassasiyet itibariyle kimsede olmayan hassasiyet,

 Yâni zâhirde insanlarda bulunan bütün üstünlükler onlarda mevcut. Sonra mânevî cihetten ve ruhâni cihetten üstün ruhâniyet sahipleridir onlar. Ruhları itibari ile en kemâl mertebede olan kimselerdir. Onun için insanların en iyileri peygamberlerdir, onlar sırf iyilik için yaratılmışlardır. Onlardan hiçbir kimseye zarar gelemez. İyilik ki, kulların işlediği amellerin içerisinde Allah’a en sevgili olan ameller yaptıkları iyiliklerdir.

“İnsan 24 saat zarfında 16.000 defâ hareket eder ve 36.000 defâ da amel eder” diyor.

 Hergün bu kadar amel işliyoruz, yâni bir işler yapıp duruyoruz. Amellerimizin içerisinde Allah’a sevgili olanı iyiliklerimizdir. Peygamberler sırf iyilik için seçilmiş kimselerdir ki, onlardan hiç kimseye kötülük gelemez ve gelmesine de imkân yoktur. Bir koyundan bir kimseye zarar gelir mi? Gelmez, onun herşeyi faydadır. Onun için bir kimse rüyasında koyunları görse, o gördüğü koyun mü’minliğe dalâlettir. Çünkü mü’min olan kimselerden de kötülük gelmez, böyle birşey olamaz. Mü’min, mü’min iken kötülük yapamaz. Onun için Peygamber Efendimiz bildirdi;

  • Bir kimse mü’min olduğu halde içki içemez.
  • Bir kimse mü’min olduğu halde zîna edemez.
  • Bir kimse mü’min olduğu halde hırsızlık edemez.
  • Bir kimse mümin olduğu halde katillik edemez.[1]

 İllâ onun kalbinden îman çıkar, başının üzerinde durur, îmansız olur, o zaman o kötülüğü yapar. Îman dairesinde iken, îman hükmederken o insan kötülük yapamaz. Îman hükmettiği müddetçe insan iyidir, insana îman hükmetmediği vakit, insan tehlikelidir, her türlü kötülüğü yapabilir. Binâenaleyh peygamberlerin şânı iyiliktir ve onlardan bir kimseye bir kötülük geldiği görülmemiştir. Bütün peygamberlerin tariflerine bakılırsa peygamberlerden bir kimseye bir fenâlık geldi diye söylenemez. Gelen peygamberler iyiliği getirdiler.

Cenâb-ı Hakk, gönderdiği peygamberlerin kavimlerini, iyiliği reddettikleri için, iyilik emrini kabul etmedikleri için helâk eyledi. Cenâb-ı Hakk kendi hak sahibidir ve azâb etmekte veyâ affetmektedir. Yalnız peygamberlerin şânı iyiliği tebliğ etmektir. İnsanların iyilik için seçilmişleri ve insanların en iyileri peygmberlerdir. Onların vazîfeleri iyiliği insanların umûmuna veyâhutta bütün insanlığa yetiştirmektir, emrolundukları husus:

“İyiliği insanlara ulaştırınız.”

Enbiyâya ve peygamberlere seyahatin farz olmasının sebebi, iyiliği insanlara ulaştırmak içindir. Kendilerine ulaşamayanlara onlar ulaşsınlar diye bu hikmetten dolayı peygamberler seyahat etmek ile emrolunmuşlardır. Onlara seyahat farz ve vâcip kabilinden olmaktadır. Sana bana iyiliği ulaştırmak kastı ile onlara seyahat emrolunmuştur.

Biz insanların seyahat etmesi de sünnettir. Farz olsa başedemeyiz. Onun için bütün tarikatler dervişlerine seyahatı emreder, onlar seyahat ederler. Sebebi ise iyiliği içlerinde iyi olan insanlara ulaştırmaktır.

Bize de 1940’lardan itibaren bu seyahat kapısı açılmıştır, en az elli seneye yaklaşıyor. Cenâb-ı Allah bizi de bu dünyada üç kıtada; Asyada, Avrupada, Afrikada seyahat ettirmiştir. Tek tük kimseler olsa da, dînin güzelliklerini, dinimizdeki iyilikleri, îmanın ulviyet ve nûraniyetini bildirmeye göstermeye öğretmeyi ümîd ederiz. Cenâb-ı Mevlâ lütuf etti de, magrible maşrık arasında elli senedir bizi dolaştırıyor.

 Dün Kıbrısa geri geldik, dört aya yakın bir seferimiz oldu. Bu seferimiz gezme seferi değil, taat seferi idi. Taat seferi gezme seferi olmadığından nefse ağırdır ve zahmettir. Bununla beraber Cenâb-ı Mevlâ dört aya yakın sefer esnâsında bize müşkülât göstertmedi, önümüze müşkül olan birşey çıkmadı. Müşkül olarak çıkanlar da âsân oldu. Elbetteki bu seyahatımızda bâtıl ehli bizi tâkip etmektedir. Bâtıl ehli fırsat bulsa, bizim üzerimize hücum etmek ister. Belki ellerinden gelse, bizi ortadan kaldırmak ister. Lâkin onlara fırsat vermeyen Cenâb-ı Allah’a şükürler olsun, hamd-ü senâ olsun. Tesbih-û tenzîh O Allah’a dır ki, bizi setrediyor. Bâtıl ehli ne kadar köpürse, karşımıza gelip dikilmekten çekiniyor, korkuyor. Cenâb-ı Hakk, hak ehline heybet vermiştir. Tek tük âvârelerden başka öyle âhım şâhım gelip, hakka ve dâvetimize karşı itiraz edecek adam olmuyor. Uzaktan uzağa dişlerini gösterir, hırlar, öfke ile kuyruk sallarlar ama Cenâb-ı Allah onları yakınımıza yaklaştırtmıyor.

Ve dediğimiz gibi işimiz budur, bu dört ay zarfında belki üçyüz belki beşyüz kaset doldurulacak kelâmı Cenâb-ı Mevlâ’nın bize ilhâm edip, teyyîd edip çok kimselerin hidâyetine, islâma gelmesine ve Avrupa’da bir hareket olmasına sebep olunduğu gibi, Türkiyede bulunduğumuz zamanda da yine mü’minlerin, hakîkatı arayanların bizim şahsımızın temsîl etmekte olduğu hak merkezine âlâkalarından dolayı rahatsız olan sınıflar oldu, zümreler oldu, şahıslar oldu. Onlara rağmen dâvetimizi aksatmadan tebliğ ettik. Nitekim Cumhurreisimiz de söyledi;

“Avrupaya gidersin Avrupayı karıştırırsın, Türkiyeye gidersin Türkiyeyi karıştırırsın”

“Ne yapalım? Uyandıracağız, çok uyuyorlar, bir parça uyandırmaya uğraşıyorum” dedim.

 O da Allah’ın lûtfu keremidir ki vakit ve saat yaklaşıyor. Bu dünyaya tâyin olunan günler de sonuna doğru yaklaşmaktadır. Kıyâmet uzaklaşmıyor, yaklaşıyor, onun için uyandırmaya çalışıyoruz. Biz âciziz, âciz derken mânâsı; bu elektrik teli cereyân olmadığı vakit âcizdir, cereyan verildiğinde bu tel kudretlidir.

  • Benden âciz adam,
  • Benden korkak adam,
  • Benden daha faydasız adam,
  • Benden daha pasif adam yok.

 Lâkin o cereyan o kalbe verildiği vakitte onların maksadı ne ise: ışıksa ışık, yerine göre elektrikse elektrik, kâh elektrik kâh sıcaklıktır, kâh soğukluktur kâh muharriktir. Ve çeşitli hizmetler için gelen elektrik cereyânını âdemoğlu istediği maksada göre kullanıyor,

  • İsterse televizyondadır, isterse videodadır,
  • İsterse gramafonlardadır, isterse teyplerdedir,
  • İsterse kompüterlerdedir, bilgisayarlardadır.

İnsanın eline tesvir edilmiş olan ilâhi kudret denizlerinden bir şuadır. Bir kimse elektriği çıplak tutayım derse tuttuğu anda insanoğlunun hakkından gelir. Elektrik telin içinde görünmez de, ben buradayım demez. Onun için çıplak bırakılmaz lâkin bataryanın içine gelip çöreklenip durur. Hacmi yok, rengi yok, ağırlığı yok, akünün içine gelir ve oturuverir. Kaybolmaz, sızıp bitmez. Acayip.

― Elektrik bir akımsa ne akımıdır?

Belli değil. İşte ilâhi kudret, bu telin içerisinde ilâhi kudret denizilerinden bir şua yürür ve aklına gelen ve gelmeyen işleri yapar. O akımı o elektrik teline vermesek o cereyan olmasa o tel âdi birşeydir. O tele cereyan verdikten sonra o tel korkunçtur.

 Onun gibi Allah’ın veli kuluna açtığı bir kuvvet membağı vardır. O kuvvet membağı ile dünyanın magribini maşrıkına, maşrıkını da magribine atar, dünyaya da aya da bir tekme vurup atar. Onlara öyle bir kuvvet membağı açılır ve kalbine dolar. Biz aczimizi söyledik, kendi hâlimizde âciziz lâkin büyüklere bağlandığımız vakitte büyüklerde olan feyiz bize dolar. Biz de lüzum eden yerde ışık veririz, lüzum eden yerde harekete geçeriz. Muharrik kuvvet var, Allah’ın veli kulu lüzum eden maksada göre hizmet verebilir. Allah bizi onlarla haşreylesin, onları dünyada da bulalım, âhirette de onlarla birlikte olalım. Bu kadar yetişir. El Fâtiha.[2]


[1] Hâdis- i Şerif:  Buharî, Mezalim 30, Eşribe 1, Hudud 1, 20; Müslim, İman 100, (57); Ebu Dâvud, Sünnet 16, (4689); Tirmizi, iman 11, (2627); Nesâî, Sârık 1, (8, 64).

[2] 3 Ağustos 2003 tarihinde verilen sohbetten yazıya aktarılmıştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet