Sohbetül hakkani_6

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 6

Bismillahirrahmanirrahîm

Meded yâ Seyyîdi, Destur.

Seneleri değiştiren Allah ve ahvali de değiştiren Allah. “Havlil halenâ ile Ahsenil hâl.” Bizim halimizi en güzel hâle değiştir Yâ Rabbi! Halimizi güzel eyle Yâ Rabbi! Hâlimiz ikidir:

1.   Kendi hâlimiz,

2.   Cenâb-ı Allah’ın bizi içinde bulundurduğu hâl,

Büyükler öğretir, onların himmeti olursa, biz de öğreniriz. Hâlimize bin şükür. Şimdi içinde bulunduğumuz hâlimize bin şükür. Cenâb-ı Allah bizi ne halde bulunduruyor. Bu hâlimize onbin şükür, yüzbin şükür olsun! Allah’ın bize verdiği hâle şükür. O şükre değer hesapsız şükür. Bir de kendi nefsimizin hâline bakıp kendi nefsimizin hâlinden şikâyetçiyiz.

― Kendi nefsimizin hâli iyi değil, niçin?

     Cenâb-ı Hakk’a kulluk yolunda gayreti yoktur,

    Kendi rahatını, keyfini, kendi zevkini ileri tutar.

    Kulluk hizmetinde tembeldir, geridir,

 “Bizim hâlimizi tedbîl eyle” diye münâcat ettiğimizde;“Bu nefsimizin kötü hâlini değiştir, bize gayret gelsin, Senin yoluna koşturmak bize kolay gelsin, Senin kulluğuna koşturalım. Senin râzılığına koşturalım” demektir. Nefsimiz bizi geri çeker, insanın nefsi “Koşturma oraya yahu! Sen benimle ol, sen beni eğlendir!” der. İşte onun için,“Seneleri değiştiren Allah, bir halden bir hâle değiştiren Allah, Sen herşeyi değiştirebilirsin, Senin kendi kudretine göre birşey değil. Bu bizim nefsimizin kötü halini de değiştir! Çünkü Sen herşeyi değiştirirsin, Sen her hâli değiştirirsin, değiştir yâ Rabbi!”

 İbâdet zevki elbetteki en yüksek zevktir. O, rûhaniyetimiz için lâkin nefsâniyetimiz hoşlanmaz. Rabiyâtûl Adeviyye Hazretleri;

 “İlk bu tarîkat-ı aliyyeden ders alıp zikir ederken, tesbihi alıp Allah, Allah, Allah, çekinceye kadar sanki bir dağı çekiyormuşum gibi geliyordu. O kadar ağırdı, sonra sonra açılmaya başladı, ferah verdi. Ama ilk ağızda o kadar zahmet gelirdi. ” diyor. Nefis istemez. Nefis ne zikir ister, ne fikir ister, ne namaz ister. Hiçbirşey istemez. Hayvan gibi yesin içsin ister. Başka bir şey yok, başka arzusu yok. Çünkü nefis hayvandır, başka maksat ve gayesi yoktur. Avam-ı nâs için “karnımı nasıl doyuracağım?” kaygısı vardır. Nefsin kaygılanıp aman aç kalmayayım der. Kaygısı, aç kalınca ölecek zaneder. Avam tabakası aç kalmamak için nefsine uyar. Nefis onu zorlar,

 “Aman aç kalacağım. Aç kalırsam, ölürüm. Aman ne yaparsan yap! Aç kalmayayım. Susuz kalmayayım!”

Bu avam-ı nâsın telâşıdır, nefislerinin onları zorlaması bu yoldadır. Nefis hayvandır. Yeme içmeden başka fikri yoktur. Zengin oldu mu zenginin nefsi onu başka türlü kandırır ve der ki;

“Bu kadar kuvvet var, bu kadar salâhiyet var, bu kadar servet var, bu kadar zenginlik var. Elbette ki sen avam-ı nâs gibi geçindirmeyeceksin beni, avâm-ı nâs ne bulursa yer, yok! Ben seçmeliyim!”

 Nefsin tabiatına bak! Aç insan seçmez, ne bulursa yer. Zengin olunca; “Yoo! Zengin oldum şimdi, fukaraların yediği ile olur mu yahu? Ne edebsizsin sen! Bana en âlâsından yedireceksin. Öyle kabaktır, patlıcandır, soğandır, sarmısaktır, patatestir, domatestir, böyle şeyler ile beni uğraştırma! KEBAP! KÖFTEE!”

  Sabah kebap! Öğlen kebap! Akşam kebap!

  Sabah döner! Öğlen dönmez! Akşam hamburger!

―  Ne için öyle ?

 “Sen şimdi benim keyfime bakacaksın! En iyisini alacaksın. Take away! Avâm-ı nâs take awaye gider. Biz take awaylik değiliz, ayakta yemem! Beni lokantaya götürecen! Öyle bir yıldızlı iki yıldızlı istemem, beş yıldızlı otel olacak.”

Seçiyor Pezevenk! Eskiden yıldızsız otelde de yatardı, ahırda da yatardı kerata. Ahırdan çıktı beş yıldızlı arıyor, bağıra çağıra,

“Ne bu dergahta yatırdı beni? Götürsene beni motele!” diyor. Ahıra bağlayacağım seni! Dergâhı beğenmiyor, beş yıldızlı diyor. Bazıları geliyor;

“Motel yok mu? Otel yok mu?”

“Ne bre! Beğenmedin mi?”

“Paramız var, paramız ile istediğimiz yerde yatarız!”

“Haaa? Demek öyle. Densizliğe bak sen ”

Bereket Hüseyin Zihni geldi, o dergâhın kapısının üzerine beş yıldız bastıracağım dedi, beş yıldızlı soranı oraya seçiyor. Eskiden zeytin ekmek te yerdi, bir elinde domates, bir elinde ekmek tuzu koyup haşır huşur yerdi, şimdi beğenmiyor. Eskiden ayda bir et lokması bulurdu, şükür yapardı. Şimdi, “Ne yapalım? Şímdi paramız var, ayda bir mi et yiyeceğiz? Artık tilkiyiz yahu! Hergün piliç yiyeceğiz, hergün kızarmış tavuk, piliç yiyeceğiz. Chicken! Chicken! Oturup otelde chicken yiyeceğiz ve birinci sınıf yerlerde oturacağız.” Eskiden samsun cigarası içerdi, “Samsun yok! Marlboroo! Horozboroo ! Veyâhutta Parlament! Veyâ East veya West!!Because West, is the best!” CAMEL! Deveye binecek. Vay Haydut vay. Nefsi görüyor musun? Hayvanlığını görüyor musun? İşte nefs böyle. Fukaralıktayken; “Aman aç kalmayalım da karnımız nasıl doyarsa doysun..” derdi, biti kalıbı bir parça kanlandı mı, o zaman yıldızlı aramaya başlar.

― Duydun sen? Sulukuleli! Sen! Sen de şimdi orada dükkan, burada dükkan, paralar maralar. Yarın senin hayvan da başlayacak tepmeye, anırmaya.

 Yâ Rabbi! Bu nefsimizin halini iyiye ilet! Nefsin başka gayesi yok. Başka hiçbir düşüncesi yok.

       Aman keyfim nasıl gelsin?

      Nasıl zevk edeyim?

      Nasıl bu dünyanın tadını çıkarayım?

Tadı çıkmaz; canın çıkar ama tadı çıkmaz. Allah’ın verdiği halden ne hal üzere isek ondan râzı olmak kulluk alâmetidir. Ne halde bizi bırakıyor ise ondan hoşnut olmak ve kendi nefsinin halini beğenmemek güzel kulun halidir. Nefsimizin o haline baktığımızda beğenilecek bir yanı yok. Mâdem yemeden içmeden başka bir düşüncesi yok nesini beğeneceksin? Bir de;

       En iyisini yiyeyim. En iyisini içeyim.

      En iyisini giyeyim. En iyisiyle gezeyim

Der. Nefsin bu halleri yaramaz. Dünya merakı, dünya gâilesi insanı kulluktan geri çeker. Fakirlik kulluktan geri çeker, zenginlik verir yine kulluktan kaçar. Onun için her halde, zenginlikte ve fakirlikte, darlıkta ve genişlikte Allah’ın hizmetinde olmak makbuldür.

 “Allahümme sabbitnâ alel Hakk” dediğimizde yâni,

 “Yâ Rab! Bizi hak üzerine sabit kıl! Hakk’a kullukta bizi sabit kıl, Fakir olsak ta senin kulluğunda olalım, zengin olsak ta yine senin kulluğunda olalım, fakirlik bizi kulluktan geri koymasın! Zenginlik bizi kulluktan alıkoymasın” mânâsınadır. Zenginlik azdırır, fakirlik kezâ insanı meyus, ümitsiz kılar. Onun için o Peygamber Duasıdır; “Allahümme yâ muhavvilel havli vel-ahvâl havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl!” “Cenab-ı Hakk’tan güzel hâl isteyiniz.” Ahseni hâl.[1]


[1] 12 Mayıs 2006/ 14 Rebiyyülâhir 1427 tarihinde verilen sohbettir.

Hikâyeler

Bir gün Kâbe-i muazzamanın kenarında bir yerde uyuduğu sırada rüyâsında gizliden bir ses Ahmed-ül Bedevî’ye;

“Uykudan uyan! Allahü teâlânın bir olduğunu zikret.”

Diyordu. Kalkıp abdest aldı, iki rekat namaz kılıp Allahu teâlâyı zikretti. Sonra tekrar yatıp uyudu. Rüyâsında önceki sesi tekrar duydu. Ona;

“Kalk Allahü teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâima oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak sûretiyle nefsinle mücâdele et. Kalk böyle yap! Sana yüksek haller ve dereceler verilecek.”

 Diyordu. Rüyânın tesiriyle uyanan Ahmed-ül Bedevî, hemen rüyâsını yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyine anlattı. O da;

“Sırrını gizli tut, söylenilenlere uygun yaşa.”

Dedi. Ahmed-i Bedevî bu nasihatlere uyarak gayret gösterdi, Allahü teâlânın izni ve ihsânı ile nice güzel hâl ve yüksek derecelere kavuştu.

Hikâyeler

Hazret-i Râbia, çok oruç tutardı. Bir defâsında bir hafta hiç yiyecek bulamadı. Sekizinci gece açlığı iyice şiddetlendi. Nefsine eziyet ettiğini düşünürken birisi kapıyı çaldı. Bir tabak yemek getirdi, o da yemeği alıp, yere koydu. Mum getirmeğe gitti, gelince bir kedinin yemeğini dökmüş olduğunu gördü. Su bardağını almaya gitti, yanan mum söndü. Su içmek isterken bardak düşüp kırıldı. O da;

“Yâ Rabbî! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat âcizliğimden sabredemiyorum.”

 Diyerek bir âh çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı. Bir ses duyuldu:

“Ey Râbia, istersen dünyâ nîmetlerini üstüne saçayım. İstersen, üzerindeki dert ve belâları kaldırayım. Fakat bu dertler, belâlar ile dünyâ bir arada bulunmaz.”

Bu sözü işitince;

“Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma.”

 Diye duâ etti. Bundan sonra dünyâ zevklerinden öyle kesildi ki; kıldığı namazı; bu benim son namazımdır diye huşû ile kılar, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olurdu. Hattâ birisi gelip kendisini Allahü teâlâ ile meşgûliyetten alıkoyar korkusuyla;

“Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle de, kimse senden alıkoymasın.”

 Diye duâ ederdi.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet