Sohbetül hakkani_7

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 7

“Tarikatun assohbe ve hayruficcemiyye”

Deniz gibi bu evliyâların kelâmı, denizden balık almayla deniz bitmez. evliyâların kelâmıyla konuşmakla da onların içindeki mânâlar bitmez. Ne yapalım dünya fâni ahiret bâkidir.

     Bâki olan ahiretin arkasına düşen, kazanır,

     Fâni dünyanın arkasına düşen, kayberder,

O kadar açık bir hakîkattir bu. Gizli birşey değil. Şimdi nasihat tutan azaldı. Kimse nasihat kabul etmiyor nasihat kabul etmeyi küçüklük sayıyor, halbuki nasihat bize fayda verecek bir şeydir, onu reddetmek kendisine gelecek faydayı geri çevirmeye benzer.   Hiç bir kimse dünyada kendisine bir menfaatı dokunacak yani ona yarayacak bir şeyi kendisine takdim ettikleri vakitte onu reddetmez. Âhirete ait olan bir şey söylersen kafasını diker kabul etmez. Nasihat senin içindir, senin iyiliğin içindir lâkin şeytan gafil ve cahilleri şişiriyor üfürüyor. Şeytan onun cahilliğinden ve gafilliğinden istifade edip üfürüyor, şişiriyor, şişiriyor, benlik belâsı başına dikilip duruyor ve faydasını reddiyor. Ayağına gelmiş olan bir nîmeti tepip gidiyor

― Neden?

 “Nasihat tutarsak bu nasihat bizi küçük düşürtmek içindir, nasihat bizim gibilere olmaz” diyor, yani kendisini nasihatı dinlemekten ve tutmaktan muaf sayıyor. “Yok! Bize ne hacet var canım? Biz herşeyi biliriz, kendimize yarayanı yaramayanı biliriz, ihtiyacımız yok” dedi mi şeytanın sınıfına girer.

― Şeytan nasihat kabul etti mi?

 Bir kimsenin cevabı var mı?Yok, eh madem ki şeytan nasihat kabul etmedi, onun gibi nasihat kabul etmeyenler de şeytan olur. İnsanı şeytan olmaktan koruyan nasihattır. Nasihatı tutmayacaksan senin nefsinin tabiatı şeytan tabiatıdır. Şeytan nasihatı reddetti “kabul etmem” dedi. Hem nasihat Cenâb-ı Hakk celle ve âlâ’dan, Allahu zülcelal vel kerem Hazretlerindendir. Ona nasihat ediyor, Allah’a karşı duruyor “senin nasihatını kabul etmem” diyor. Çok insanlar o noktadan gafildir, hem cahildir. Çünkü yararına olan şeyi dinlemiyor tutmuyor. Diyor ki “yok! ben bilirim, benim nasihate ihtiyacım yok!”

 Eh, hasta olupta hekime karşı “sana ihtiyacım yoktur” diyen adam akıllı mı? Yahu seni tedavi edecek hekime sen nasıl benim sana ihtiyacım yoktur dersin? “Ben ilaç alabilirim, kendim için ilaç seçebilirim, sana gerek yoktur” dedi mi, şeytanla beraber oldu. Ne kadar çok şeytanla beraber olan adam var. Nasihat dinlemez nasihatten almaz. La havle… Burada bir talimdir bu ki, bu nasihati dinleyen daha ileriye doğru,

  Peygamber a.s.’ın nasihatini dinler,

  Evliyâların nasihatını dinlemeye hâzır olur,

  Kendini küçültür,

  Nefsâniyetini aşağılatır,

  İlim rütbesi alır.

O nasihatı dinleyip o nasihatı kabul ettiğinden dolayı Cenâb-ı Allah ona bir kapı açar, karşılıksız bırakmaz.  Lâkin yirminci asrın insanı kadar mağrur, kibirli ve kendini beğenmiş, kadınları ve erkekleri hepsi öyledir, herkez. Kendini beğenmiş herkes büyüklük taslıyor, hiçbir kimse number one olmanın dışında bir rütbeyi kabul etmiyor.

 “Her yerde number one ben olayım, birinci ben, her mecliste, her yerde birinci ben”

Number iki, number üç yok mu? Kendisine,

“Yahu numaran büyüdükçe number ikiye daha fazla verecekler, gel iki numarayı kabul et, artıracak” dese  o ısrar edecek yoook beni aldatamazsın. Yahu herkes number one olmaz, bir kişi değil ki, dünyada bu kadar çok insanız. Hepsi ona hücum ediyor. İşte onun için herkes üniversiteye gidiyor. “Biz number ikide ne kalalım yahu? Liseden çıkan number one olamaz ne yapalım? Üniversiteye kaydolalım ki, okuya okuya number one oluruz”

Bitirir, “gene tatmin olamadık daha sağda solda bizimle beraber adamlar var, gene number onelığı kurtaramadık”

― Ne? Ne yapıyor?

 “Kızım dr’luk yapıyor, oğlum masterliktedir.”

 Çıkmak sivrilmek ister, number one olmaya. O okumanın ne ilmi bir haysiyeti var, ne ameli bir itibarı var. Hiçbir şeyi yok,

― Maksat ne?

 “Number 1 ben olayım!”

 Onun için yirminci asrın insanı hem cahil hem mağrur. Din, insanlara kendi “size”larını bildirmek için geliyor. Kendi ölçüsünü aşanları döndürüp kendi hacimlerine indirmek içindir. Onun içindir ki, bir peygamber geldiği anda ne yapıyor ne söylüyor diye bakıyorlar. Onların hepsi nemrut sıfatlı, yer tanrısıyım demeye alışan boğalar. Peygamberi gördüğü anında anlarlar;

“Sakın buna yaklaşmayın, sizi olduğunuz yerden aşağı indirecek, bu sizin iddia ettiğiniz rütbenizden çıkarıp sizi tam “size” nıza indirecek. Biz büyüyelim diyerekten bu kadar uğraştık, büyümüşken şimdi bu din meselesi nerden çıktı? Biz bu kadar büyük iken bu din meselesi meydana geldi, o bizim hepimizi küçültecek! Onun için geri dönme yok.”

 İltica mânâsı geriye dönüştür. Yâni aslî haline dön diyor. Onun için şimdi deli oluyorlar.  Her birisi bir yer tanrısı olmuşken, “bu kadar mağrur adamlar, bu adamlar kim oluyor da bize gelin, Allaha’ kul olun diyorlar. Biz hâli hazırda bu insanları kendimize taptırmak için çalışırken siz de gelip Allah’a kuluğa çağırıyorsunuz. Ne bitmez tükenmez kavimsiniz be, ayrık otu gibi boyuna çıkarsınız! Tüketelim deriz ilaç dökeriz, gene fışkırır bu mülteciler, bu ilticacılar, nedir bu?”

 İltica, kendi sayzına dön manasıdır.  Ey millet, diyor bir gizli sadâ. Şimdi 75 seneden sonra ey millet, kendi asli sayzınıza dönünüz, sayzınızı çok geçtiniz, geri dönünüz, bir daha çıkarsanız patlayacaksınız, herkes patlayacak ve helâk olacak, onun için çok şişirttiler sizi. Dokunduğu BOM! Onun için onu havaya boşalt. Boşalt kendi hacmine dön.

 Din içerisinde de insanın nefsi boş durmaz gene büyüklük dâvâ eder. Gene din ile mağrurlaşan insanlar da çoğaldı, din tuttuklarından dolayı kendilerini beğenen alayla müslüman var. Kendilerini beğenir, başkalarını beğenmez. Onların da tedâviye ihtiyacı var.

 Şeriat ehlinin tedâvisi tarikattır. Hasta olan şeriat ehlini tarikat tedâvi eder, onun için tarikat zarûridir. Tarikat, şeriat ehlinde meydana gelen boş gururu onlardan alır, ameliyata tabi tutar, alır, onlardan kurtarır. O zaman o da kendi hacmini bulur. Onun için tarikatsız şeriatı tutan kimseler tehlikeye girer benlik onları da bitirir. Tarikat benliği törpüleyip bitirmek içindir.

 Şeyhülislam olan bir zat Mevlâna Halid Hz.’lerinin huzuruna geldi, ne hizmet var? Diye sorunca,

 “Sen büyük caminin abdesthanelerinin temizliğine bakacaksın, abdesthaneleri temizleyeceksin.”cevâbı aldı.

 Ona hayır derse demek ki gururu daha devam ediyor, o gurur hastalığından onu kurtarmanın yolu budur. Şeyh, sendeki benliğe istediği gibi tasarruf eder. Buraya gelen bir sürü insan olur, işte onun için al o küreği diyoruz meselâ, ömründe elinde kürek tutmamış, al bu kazmayı. O kazmayı da tersine taşa vurur berbât eder. Hâsılı kelâm kim olursa, kim rast gelirse böyle bakıyorum sende al, sende al meğer o büyük adammış. Yahu büyük adam, müyük adam yok. Biz işi “sıze” ye indireceğiz. Yanlız Hüseyin efendiyi kıstıramıyorum yılandan korkarım dedi. Onun için bu işe yaramaz. Eh hiç olmazsa al şu tabureyi sende al orada otur ve çalışanlara nezâret et, bunu olsun yap. Ömründe bahçeye girmedi herif, bahçe bilmez.

 Bu bizim şeyhlikte bu zamana göredir, daha fazlasıyla yüklenirsek bir daha gelmez. Onun için diyorum al bu tabureyi, al bu kazmayı, çık Sâdi beyin bahçeye, hurmalar var, incirler var, mersin, üzüm, ne bulursan ye deyince nefsine hoş geliyor, çıkıp gidiyor bakıyor orada sarı yapraklardan başka birşey kalmamış, bitmiş. Bir ekşi yiyor, yukarı hurmalara bakıyor, nasıl çıkacağım kesip indireceğim diye hâsılı kelâm iştahlanıyor, tamah ediyor o sûretle gidiyor.

Aslında bu bizim tertibimiz tabi ana mektebine giden çocuklar gibidir, anaları babaları onları bir parça evdeki hürriyetleri tahdid olunsun, büsbütün boş kalmasınlar, nizama intizama alışsınlar diye getiriyor. Ana mektebi, adı mektep ya. En azından bir disiplini olur diyerekten oraya gönderiyorlar gibi şimdi bizim buradaki hizmetimiz iptidâi başlangıç, ana mektebine gelen çocuklar gibi. Bâzı bağırıyorum, bâzı gülüyoruz, güldürüyor Cenâb-ı Hakk. Ortaya sıkı tarikat hizmetini koysak benim yer çok tenhâ olur, ben de yatarım. Kapıya kimse yaklaşmaz o zaman. Tarikatın asıl disiplinini ben buraya koyacak olursam, çok tenha olur, bende aşağı yukarı giderim kimse yok, gece gündüz kimse gelmez o zaman. Ama şimdi ana mektebi gibi olduğundan geliyorlar, seviniyorlar, gidiyorlar ama o kadar bırakacak değilim hâ, kazma kürek te vereceğim.

 Hepsinden maksat, murat; insandaki boş gururu ondan çekip almak. Boş gurur insanları berbat etmiştir, mağruriyet insanları insanlık vasıflarından uzaklaştırmıştır. Boş gurur insanı insanlardan ayırır, boş gurur sahibi zaten ötekilerden ayrılmak ister, tek kalmak ister, onun için number one’dir. Number two olursa yanında bir kişi daha var. İki numarada iki kişidirler üç numarada üç kişidirler. Number one tektir herkesin hücumu bir numarayadır, herkes number one’a hücum ettiği vakitte number one’lik kalır mı? Kalmayacak. Onun için bütün âlemin hızı, hıncı ve hırsı bu tek olmaktır; dünyada tek olmaktır. Tek olmaz ki, bu kadar milyarla ahâli var, hepside tek olayım derse nasıl olur, bütün tekler buluştuğu vakitte milyarlar oluyor, gene oldu bir sürü. Mağruriyetini bir kimse tükettiği vakitte o zaman number one, number two diye bir davası kalmaz. Ona her etiket uyar o zaman.

 Heykel yaparlar, o heykel bir sûrette görünür, o başka bir sûrette görünmez. Bir de mağazalarda üzerine elbise giydirilen mankenler vardır. Mankenler doğrudan doğruya çıplak insan heyetindedir. Üstlerinde hiçbirşey yok, neyi giydirirsen o görünür. O zaman insan o eğreti benliği verdikten sonra, herşey onun üzerine giyidirilebilir, her kemâle o kimse yatkın olur, uygun olur. Lâkin kendi benliğinde yapışıp kalan kimse yontulmuş heykele benzer ikinci bir şey giydirilmesine imkân yoktur, bir göründüğü gibidir o. Benliğinden sıyrıldıktan sonra ise o kimse her kemâle uygun düşer, giydirilebilir tecelliye göre Cenâb-ı Allah o kimseye her gün bir başka libas giydirir, öyle görünür. Allah’ın lütufları sonsuzdur ve her günde o benliğinden sıyrılmış bitmiş olan kula bir başka tecelliye nurâniyet, bir ruhâniyet giydirir. O vakit hergünde bir sûrette görünür ve o kimse mağruriyetten kurtulur, teklik kazanır, tektir o gene.

 O mağazalarda belki sekiz-on tane manken varsa hepsini aynı giydirmezler. Onların hepsi number one’dir. Herbirinin üzerinde bir başka türlüdür, herbirisi o mağaza sahibinin düşündüğü tertip üzerine bir kemâli, kemalli bir görünüşü teşkîl eder. O da number one, o da number one. Kendi nevî, kendi şahsına münhasır olur, o zaman Cenâb-ı Allah benliğinden, benlik gururundan kurtulmuş olan kuluna her gün bir başka tecelli giydirir. Onda mağruriyet kalmaz, o artık mağrur değildir. Zaten gururu onu mahkûm eder, o mahkumiyetten dolayı kaç milyon insan varsa hepsi de bu zulmetin içerisine gark olup giderler, hiçbir kıymet ifâde etmezler, number one katiyen ellerine geçmez.

 Amma benlik gururundan kurtulduktan sonra Cenâb-ı Allah’ın huzurunda derecelerin nihayeti yok, rütbelerin nihayeti yoktur. Onlara giydirilecek rûhaniyet ve nûraniyetin sonu ve hududu yoktur. Şimdi yüzyirmidörtbin peygamber var, Efendimiz a.s. zâtında tektir. Îsa peygamber geldi, zâtında tektir. Hepsi number one’dir. Ama o kendine verileni bırakıp ta ötekini istemez. Kendine giydirilmiş olan kemâl onu tatmin eder. Tamamiyle % 1000 tatmin eder. Mühim olan nokta, insanların nefsâni gururdan arıtılmalarıdır ve tarikat bu hizmeti üstlenmiştir. Gerizekâlılar ve cahiller bu işten anlamazlar, anlamadıkları için halt ederler.  Tarikatı anlamak kolay mesele değil.  Çok kabak kafalı gerizekâlı geliyor bana,

“Şeyh efendi!”

“Ne var?”

“Bu nakşibendilik için bize bir şey bildirir misin?”

“Bak bak bak, yahu sana neyi bildireceğim?”

Bir yüksük getiriyor, bir okyanus soruyor bana. Yüksüğe okyanusu dök diyor böyle cahil kaldı millet. Tarikatın bir tarifi bir tabiri bir hakîkatı vardır, o kolay mesele değil. Malesef erbâbı kalmadığı için erbab olmayanların elinde zây olmuştur tarikat geri zekâlıların önünde, onlar da ayaklarının önüne atmış top gibi savuruyorlar. Yook! Tarikatın hizmeti seni nefsanî gururundan arıtıp hakîki mazhâriyetin neyse Cenâb-ı Allah’ın huzurunda nasıl görüneceksen onu sana giydirmek içindir. Onun için daha biz mübtedîyiz, başlangıçtayız, sonra müstaîd oluruz, sonra mürid makamına ayak basan Nakşibendi mirac gecesi cibrilin durduğu yere çıkar, o yer geniştir, o yerde birbiriyle itişip kakışmak yok, sen burada duracan yok ben burada duracam diye bir mesele yok. Hiç yok, çok geniştir. Herkes kendi mazhariyeti neyse Cenâb-ı Hakk ne giydirdiyse onu giyip öyle yürür.

― Kimin huzurunda duracak?

Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda duracak, birbirine bakacak değil. Onlar Cenâb-ı Hakk’tan nurlar onların üzerlerine gelecek kendilerinin makamına ve derecesine göre işte bu.

 “ledeyna muhdarun”[1]

Huzurumuzda hâzır olunacak, ihtar inzal olacak, ilâhi huzurumuzda herkes kendi kazandığı mazhâriyetle görünecektir. Allah Kur’ânı azîmuşânı anlayabilecek bir kuvvet bir ruhaniyet, nuraniyet versin bize.  Kur’ânı Kerîm’i tefsir ederiz diyerekten şimdikiler  çalakalem iş yazarlar ama işin içinde yoklar daha. Onu anlamak için Allah bize kuvvet versin . bi hürmetil Habib bi hürmetil el-Fâtiha[2]

Hikâyeler

Harun Reşit Veziri ile birlikte tedbili kıyafet dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve aralarında şu konuşma geçer:

“Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?”

“Hurma fidanları dikiyorum”

“Peki bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?”

“Kim bilir belki on, belki yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar”

“Peki onların meyvelerini görebilecek misin?”

“Bu yaşlı halimle belki göremem. Ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Biz de bizden sonrakilerin istifadeleri için bu hurma fidanlarını dikiyoruz”

Bu cevap Harun Reşid’in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar, Allah’a hamdeder ve:

“Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi.”

Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine Allah’a hamdeder ve:

“Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa mahsül verir, benim diktiğim fidan hem hemen meyve verdi hemde senede iki defa ürün vermeye başladı”


[1] Yâ-sîn Sûresı:32

[2] 1 Kasım 1998 / 12 Recep 1419 tarihinde yapılan sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet