Sohbetül hakkani_8

Posted on 26 Aralık 2010

0


 

Sohbet 8

Şâh-ı Nakşibendi Hazretleri…Yaşıyor onlar 

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyûl azîm

Biz birşey bilmeyiz. Kimse bir şey bilmez ancak Cenâb-ı Hakk bildirirse biliriz. Herşey hakkında bilgimiz Cenâb-ı Hakk’ın müsâade ettiği kadardır, ondan fazlasını bilemezsin. Allah’ın ilmi hudutsuzdur. Senin bildiğin hududun içerisindedir. Bir bardağı ne kadar büyültsek; içine okyanusu sığdıracak kadar büyütsek, bir okyanusluk ilimdir;

          Bin defâ büyültsek bir okyanusluk ilim alır,

         Onbin defa büyültsek  onbin okyanusluk ilim alır,

         Milyon kere büyültsek milyon kere okyanusluk ilim alır.

  Yani bu, hududun içerisindedir. Bunu kaç defa büyültürsek büyültelim bu sonsuza açılmaz. Sonsuzun önünde bu daima noktadır. Ne kadar büyültsen sonsuzun önünde sıfırlanır.

  Gökyüzünde müthiş büyüklükte galaksi denilen herbiri milyarca yıldızı ihtivâ eden yıldız kümeleri vardır. Bizden o kadar uzaktır ki, içerisinde 300 milyar yıldız sayabilirsin. Andromeda galaksisi içinde 300 milyar yıldız ve güneş varmış. Çıplak gözle baktığında bir yanıp bir sönen bir yıldızcık görünür. Aradaki mesafenin büyüklüğünden yâni içinde durduğu mesâhanın büyüklüğünden dolayı görünüşü bir nokta kadardır. Biraz daha açılıp ona bakacak olursan büsbütün o da görünmeyecek,  kaybolacak.

  300 milyar olmasın, 300 trilyon olsun, gene noktalanacak. 300 trilyon olmasın 300 katrilyon yıldız olsun içersinde gene galaksinin uzunluğundan gene nokta gibi görünecek, biraz daha ileri gidersen kaybolacak.

   Ama fezâ olduğu gibi durur. Fezâ küçülmez de içindeki herşey küçülür. Fezâ boşluğunun ölçüsünü biz ölçemeyiz. Çünkü fezânın başlangıcı nerden başlar bitirimi nerde biter diye bizde bir ilim yok. Yüksekliği ne kadar, alçaklığı ne kadar, altı cihete doğru fezânın varlığını tesbit etmeye imkân yoktur. Fezâ; boşluktur,

      Bu boşluk nerede başlar ve nerede biter?

      Aşağısı var mı, yukarısı var mı?

      Sağı var mı, solu var mı?

      Eni var mı, boyu var mı?

…Acayip

Lakin var mı, yok mu?

Eh, var olmalı. Space denilen fezâ bir varlık taşımaktadır ki, ismi var. Madem ki varlık taşır, varlığın başlangıcını ve sonunu araştırabilirsin. Lâkin aklın o sıkleti çekmez. Fezânın enini, altını, sağını, solunu nerede durup ölçeceksin? Biz fezânın içindeyiz. Biz spacenin içindeyiz. Bu koca kâinatın resmini nerde durup çekeceksin ve nerede durup ölçeceksin, nerde durup sağı budur solu budur önü bu, ardı bu diyeceksin.

 Fezâ; içinde bizim ve bütün kâinatın içinde yüzmüş olduğu vasattır,

― Fezâ var mı yok mu? Varsa nerede başladı, nerede bitti ve hakîkatı nedir?

   Her varolan şeyin bir hakîkatı vardır. Madem ki space var görüyoruz, işte gökyüzünde gündüz başka saltanat gece başka saltanat. Gökyüzü nerede başlar nerede biter?  Varolan birşeyse bir başlangıcı, bir sonu olmak lâzım gelir. Lâkin durduğun yerde sen nasıl bulacaksın…? Bu yıldızı aktarıp başka yıldıza gitsen netîce gene öyledir. Bin yer, bin galaksi dolaşsan gene galaksilerin içinde yüzüp gittiği fezânın resmini çekemezsin, hududunu bulamazsın, başlangıcını sonunu bulamazsın, rengini tayin ve tarif edemezsin.

Eğer bunun üzerine sen  “fezâ bir varlık değildir, görünen bir şey yok, boşluk, boşluk bir şey değildir” dersen, boşluğun varlığını inkâr edersen, yokluğun içerisinde bu kâinat nasıl duruyor, bu kadar galaksiler nasıl duruyor? Yoksa bu boşluk yokluk demekse, yokluğun içinde herşey yoktur; Okyanus yoktur, okyanus yoksa balıklar nasıl geziyor içinde?

“Hacı Mestan ?”

“Buyurun sultânım!”

“Deniz yoktur” Dersen içindeki balıklar neyin içinde dolaşıyor?

Balık olmaması lazım gelir. Bütün bu galaksiler bu boşluğun içinde yüzüyor. Boşluk yoksa, yokluğun içinde varlık nasıl düşünülebilir yâhu? Onun için biz ne kadar büyüsek, denizin içinde yüzdüğümüzü geçemeyiz. Bizim ilmimiz ne kadar artsa içinde yüzdüğümüz vasatı geçemeyiz. İçinde yüzdüğümüz vasatın temsil ettiği ezeliyettir ve ebediyettir. Ezeliyet ve ebediyet ve sermediyet; eternitiy. Eternity ne güzel söz. O kelimede bile ruh var, ne için eternitiye mensup olmak istemezsin. Sermedî, ebedî olmaya niye talip olmazsın ey humekâ, ey ahmaklar…Ahmak insanlar ebediyete mensup olmaya çalışmıyor, fenâ mülkünde fenâ bulup gitmeyi istiyor. 

 Eternity…Ebediyet ve sermediyet ihâta olunmaz, hudutsuzdur. Hudutlu olan ne kadar büyük olsa içindeki mahlûkat o kadar büyüklüğü bırakıp, o kadar büyüklüğün bitirimi olan yere gelip tıkılacaklar, diyecekler ki; buradan öteye geçemeyiz. O tarafta dolu zaten ne istiyorsun burada ötesini. Çünkü ebediyet ve sermediyetin dışında olan herşey hududun içindedir. Lâkin hududun içerisinde duran mahlûkatta doğrudan hududa geliyor, gerideki belki hudutsuz gibi görünen azametli bir denizi bırakıyor. Hududa geliyor, istiyor ki bu hudut olmasa ileri geçsem. Ne kadar büyük bir kafes yapsan o kafesin içine  bir kuş koysan, kuş uçup gelip kafesin parmaklıklarına dayanacaktır. Diyecek ki; bu hudud olmasa dışarı çıksam.

 Demek bir ölçünün içerisinde o ölçü ne kadar büyük olursa olsun durmayı kuşta istemiyor. İstiyor ki bu kafeste olmasın.

“Yahu  koskoca kafes dünya kadar kafes bu!”

“Beni hapsediyor o, ben hudutsuza âşıkım benim önüme hudut çektikleri için dünya kadar büyük kafesi de istemiyorum. Çünkü kafesteyim, kafesin dışına çıkmak isterim…!”

    Sen insansın. Ebediyyet ve sermediyeti talep ediyor musun? Üç sene, beş sene, kırk, elli sene sonra tükenecek bir hayatı tercih ediyorsun, arkasına düşüyorsun. Ebediyet ve sermediyetin arkasına düşmüyorsun. Çünkü ne kadar büyültsen senin varlığın hapiste olduğunu biliyor. Şuuru o dur ki;

“Hapisim. Gerçi dünya kadar büyük kafes amma kafeste oturuyorum. Bir gün uça uça büyük kafesin tellerine oturacağım amma teller beni dışarıya çıkmaktan men edecektir. Halbuki benim arzum tellerden dışarıya çıkmaktır. Ben önümde hududu olmayan ebediyet ve sermediyete âşıkım. Benim aşk-ı şevkim; ebediyyet ve sermediyyet. Bana dünyadan ne kadar verirsen huduttadır, istemiyorum. Çünkü elimden alınacaktır, kafesin ucuna dayanacağım” der.

   …Ve kafesten dışarıya çıkmaya fırsat bulmadan düşüpte ölecektir. İnsanoğlu çok câhildir. İsteyeceğini bilmiyor. Bu dünyada istenecek önce ebediyyettir. Erkeksen onu iste. Niye tepersin sen onu? Nitekim sana dediğimiz dünya küçük bir kafestir; yani içindekini avutamayacak kadar küçüktür. Lâkin bu dünyayı sen yüzbin defa, milyar defa büyülttüğün halde bir gün o muazzam büyüklükteki dünyanında gene sen cidarına, duvarına geleceksin ve diyeceksin ki,

“Bundan ötesini isterim!”

 Sana denecek ki,

“Sen buraya kadar istedin!”

 Sen buraya kadar istedin, sen ebediyyet istemedin, sen sermediyyet istemedin. Ebediyet ve sermediyeti isteyenlere verilmiştir o, sen istemedin. Bu kadar istedin, dünyadaki kadar da verdik sana.

  Dünya:

  Dünya insanları aldatmıştır

  Peygamberlerle muharebe etmiştir

  Allah yolunu vurmuştur

  Çünkü insanların hepsi dünyaya âşık olmuştur

…Ve dünya  onları aldatmıştır, onlara demiştir  ki;

  “Size kafesin kapısını açacağım, bana gelip teslim olun. Kafesin anahtarını ben tutarım, gelin benimle olun, bu dünya hayatında her zevki size tattırayım, anahtar elimdedir, anahtarı açtığım gibi sizi hudutsuza koyuvereyim.”

   Şeytan yalan söyler. Onun için düşünmek lâzım. Ebediyet, ebedî ve sermedî, eternal, ne hoş söz ki; önünde hiç bir mânisi yoktur. Uçar, o kuş uçar, pervâz eder uçar, dolaşır, öyle gider hudut yok, böyle gider hudut yok oh der beni önleyecek bir şey yok, oh. Sen insanoğlu; sen de cennetlerde uçarsın pervâz edersin, nereye gidersen cennette hudut bulamazsın. Gerçi en son girecek kulun cenneti on defa bu dünya kadardır. Bununla beraber o cennetin sahibi kendi cennetinde ne kadar gitse gittiği yer onundur, bastığı yer cennet olur ki, Cenâb-ı Allah “kulum sıkılmasın” der. Çünkü hududun içinde kalırsa kulum sıkılır. Yürüdüğün kadar senin, gözünün eriştiği yere kadarda cennet senindir, yürü. Ne tarafa dönsen sonunu bulamayacaksın. Çünkü sana ebedî mülkten verilmiştir ve senin bundaki saltanatın sermedîdir. Onun için cennetlerdeki nîmetlerde hudutsuzdur ve bu  nimetlerden alınacak zevk ve sefâda hududsuzdur.

 Dünyada önüne bir sini kadayıf geldi. Yersin, yersin, yersin, pek azı o siniyi bitirir, siniyi bitirmeden der,

“Yiyemiyorum kesildim kaldım artık.”

“Yahu ye senindir!”

“Yiyeyim ama lezzeti yok artık yer kalmadı, iştahım da durdu, midemde doldu, kendimde pes edip durdum. Bu bir sini baklava beni yendi, yiyemedim, yeseydim ben sinide baklava bırakır mıydım? Beni yendiği için üç parça beş parça kalmıştır.”

   Allah; bu yerlerin göklerin bildiğimizin ve bilmediğimizin mutlak sultanı olan Allah’tır O. Onun için kullarına öyle bir teklifi var ki,

“Ey kulum, Ben’den ezeli ve sermedi olan hayatı isteyiniz, o size yarar.”

Dünyada ne olursan ol, ne giyersen giy, neye sahip olursan ol, bilesin ki eğretidir. Bir gün o senin kıymetli tuttuğun esvaplarını senden soyacaklardır. Dümdüz teneşir tahtasının üzerine yatıracaklardır, üzerine bir hümâyun çekeceklerdir, çünkü dünyadan senin alabileceğin, götürebileceğin bundan ibârettir. Ey insan; mânâ denizlerine dalasın, mânâ âleminden anlayasın ki bir şey bilmiş olasın, değilse ezber.

   Hudutsuz başka, hududun içerisinde duran başka. Bu dünyada hudutsuza âşık ol. Dünyaya âşık olunmaz lâkin dünyada ebediyet için hazırlanabilirsin, ebediyete âşık olabilirsin, ebedî ve sermediye yetişmeye gayret et, sana o yakışır. Bu şuura varan kimse rahat yaşar. Bu şuura ermeyen kimselerin hayatları tatsızdır. Tatsızı bırak sen, onların hayatları zehirle yoğrulmuş geçer. Cenâb-ı Hakk sana güzel, nârin, selâmet hayat murad eder, sen bunları söküp atmak istersin. Dinle ve seneleri öğütmeye gayret et. İnsanlar gafildir ve cahildir Allah bizi affeylesin

Allah Allah Allah Azîz Allah, Allah Allah Allah Kerîm Allah

Allah Allah Allah Subhân Allah, Allah Allah Allah Sultân Allah

  Dînin sultanını, islâmın sultanını, dünyanın sultanını gönder, onun hizmetiyle bizi müşerref eyle yâ Rabbi, bî hürmetil habibi hürmetil

el-Fâtiha[1]

Hikâyeler

İbrahim bin Edhem bir gün deniz kenarında oturmuş elbisesini dikiyordu. Memleketin vâlisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrahim bin Edhem hazretlerinin başında durdu. Vâli onu seyrederken şöyle düşündü:

“Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?”

 İbrahim bin Edhem valinin aklından geçenlei anlamıştı. Kaldırıp iğnesini denize fırlattı. Sonra,

 “Balıklar iğnemi getirin”

 Deyince bir balık ağzında İbrahim bin Edhem’in denize atmış olduğu iğnesini getirdi. İbrahim bin Edhem iğneyi balığın ağzıdan aldıktan sonra valiye döndü, “Elime bu iğne geçti!” Buyurdu.


[1] 3 kasım 1998/ 14 Recep 1419 tarihinde yapılan sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet