Sohbetül hakkani_9

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 9

Medet

Bizim medet çağırdığımızı sağırsa duymaz. Duyarlarsa bizim imdadımıza yetişmeye mezundurlar. Bizim kabiliyet ve gücümüze göre imdat verir. Petrol istasyonuna patapat diye en hafifinden bir motorlu vasıta gelir, onun alacağı bir litre petroldur. Bazı defa kırk tekerlekli tır gelir, beş-on varil doldurur, ona imdat verir. Onun için imdat yetişmez değil. Duyan ehl-i hakîkatin icâbet etmesi vâciptir. Lâkin onların imdadı, yapacağımız hâl ve şâna göre, istidadımıza, yapacağımız işe ve yükleneceğimiz mesuliyete göredir. Uyuyana başka, uyanığa başka. Uyuyan kimseyi uyusun diye örter bırakır, uyanık kimseyi vazifeye gönderir. Elbette ki vazifeye giden adamın şerefiyle, uyuyan kimsenin şerefi bir değildir. Medet dediğinde yetişmesi lâzımdır. Onun için Peygamber Efendimiz;

 “Allahümme lâ tekini illâ nefsi tarfetaim” buyurdu.

“Göz açıp kapayıncaya kadar beni nefsin eline bırakma”[1]

Mânâsı; ilâhi imdadın bizden kesilmesin, kesildiği vakitte varlıkta yoktur, kesilmiş sıfırlanmıştır, heyyule gibi birşey görürünür. Yürür ama ölüdür kendine verilmiş olan bataraya göredir o batarya bittimi GÜM!

Burada muhtelif memleketlerin insanları geliyor da bazı defâ fazla olunca onların lîsanından konuşuyoruz. Şimdi burada maşallah bizim türkler fazla gibi görünüyor.

Kalu sübhaneke lailme lenâ illâ ma’allemtena inneke entel alimül hakiym” [2]

Cenâb-ı Hak bize talim etmese bir bir şey bilemeyiz, onun için Cenâb-ı Hakk’tan bize öğretsin diye istemek lazım.

 ― Ne öğretsin?

“Allahümme allimna mâ yenfeuna ve zidnâ ilma”; Ya Rabbi bize faydası olacak ilimden öğret ve bizim ilmimizi artır, bilgimizi artır.

   ― Neye dair bilgimizi artırsın?

      Dünyaya dair mi?

      Âhirete dair olan ilimden mi?

       Yaratılandan mı, yaratıcıdan mı?

       Nefsimize ait olandandan mı?

       Cenâb-ı Hakk’ın kendi zâtına ait olan ilimden mi?

       Bizim ilmimizi artır dediği vakitte hangi ilimdir?

 Mâ yenfeu; bize menfaat verecek ilim. En başında bizim öğrenmemiz lazım olan, bize menfaat ve fayda verecek ilimdir. Kabir sualinin içerisindeki ilk sual;

 “Men Rabbûk?: Rabbin kimdir?”

İlk bunun cevabını öğreneceksin. İlk sorulacak budur. Soru melâikesi geldiği vakitte sana dünyanın ahvalinden soracak değil. İlk seni oturtur. Meyyiti oturtur ve ona sual eder. Kuşun kurdun karnına girse de, toz olup savrulsa da, Cenâb-ı Hakk emriyle o kimseyi toplayacak, toprağı nereden alındıysa oraya getirtilecektir. Kurt yedi, kuş yedi, yandı, toz oldu gitti… Toprağı nereden alındı? Şimdi bu kadar insan var, milyonlarca insan ölüyor; kimileri ateşte yanar, parçalanır, kurda kuşa yem olur, kimileri berbat bombalarla kavrulup nihayet toz olup gider, bunlara nasıl sual olunur? Çünkü herkesi kabrine getirip yatırmak olmuyor. Çoğu kabir bulamıyor, mezara gömülemiyor..

― Bunların hakkında hüküm nedir?

 O, Allah’tır; Allahuekberil ekber’dir; vebi alâ külli şey’in Kadir’dir. İsterse senin varlığını bir zerrenin karşısına koyar, melâikenin önüne hâzır eder. Seni bir zerrenin içinde durdurur ve melâikeye muhatap tutar. İlle bu vücutla orada dirilmesine mecbur değil. Çünkü herkesin tecellisi başka başkadır. İsterse bir zerrenin içerisinde senin kaybolmuş olan vücudunun hepsini getirir, oraya koyar. Melâikenin huzurunda aklını idrakını da sana gönderir ve seni muhatap tutar; “Ey kul Rabbin kimdir?” hitâbına seni hazır yapar. Soracak Rabbin kimdir? Ve bunun cevabını ister.

― Bütün hayatımızın muhassılası, hâsılı nereye bağlanıyor?

  Rabbin marifetine bağlanıyor. Dünyaya biz seni gönderdik, niçin gönderdik haberin oldu mu? Yiyip içipte tuvalet doldurmaya mı geldin? Yirmibirinci asrın insanının felsefesi bu; iyi yiyip, iyi içip, yirmi defa daha tuvalete tâyin olunuyor. Ağızları durmaz, yeme içme boyuna. Yirmibirinci asrın insanında hayvanî sıfat galiptir. Hayvanî vücudun sonsuz ihtiraslarını tatmin etmek için uğraşıyor; yeme-içme zevki, bir de cinsî zevkine mâildir. Yirmibirinci asrın insanının aklını alan bundan ibarettir, akıl ve fikir bırakmamıştır. Yemesi ve içmesi çok olan kimsenin aklı durgunluğa doğru gider. Zaten aklı durulduğu vakitte kendi cinsî kuvveti de ona göre düşmeye başlar. Çok yiyip çok içtiği vakitte şehevî kuvveti düşer. Perhizkâr olanların kuvveti yerindedir, lâkin kötü nefsini beslemeye hırsı çok olan, haram-helâl hudununu aşan kimselerde cinsî kuvvet boyuna düşer. Erkekte sıfırlanmaya doğru gider, kadınlardaki cinsî cazibe de gider. Yani iskelete bakmış gibi görünür onlar. Allah’ın (celle celâlûhu) hikmeti, bu asrın insanı çirkinleşmiştir. Yolları çirkinleşmeye doğrudur. Nefsânî hırs ve taleplerinin, yeme içmenin arkasına düştüklerinden dolayı, cinsi câzibe boyuna düşmektedir. Kadınları hantallaşır, erkekleri zibil olur. Açıklık arttıkça erkekler erkeklikten düşer, kadınlar cinsi câzibelerinden düşer. Acâyip hantal bir sıfata düşer onlar. Bu Yirmibirinci asrın insanında bu sıfat galiptir.

Ey insan biz seni dünyaya gönderdik,

  •      Dünyada ne öğrendin?
  •      Niye geldin?
  •      Bir maksat, bir gaye arayıp sordun mu?
  •      Niçin bu dünyadayım?
  •      Niçin bu dünyada duruyorum ben diye sordun mu?

Ne sordun, ne aradın. Çünkü senin  önüne verilen (hâşa minel huzur) yem torbası gibi, başın yem torbasından kalkmadı. Yeme içme hırsından dört ayaklıları geçtin. Sende anlayış kabiliyeti, bir şey öğrenmek hevesi kalmadı, sen bittin. Sen sıfırlandın.

― Rabbin kim?

“Ne bileyim, ne bileyim ben? Benim dünyada sizin sorduğunuz kimse ile benim hiç bir muhalefetim olmadı, alışverişim olmadı onunla. Rabbim kim diyordunuz. Biz dünyada yaşadık lâkin bu dediğiniz isim sahibiyle alışverişimiz yok. Bunu bize ne sorarsınız”

― Bundan ötede öğrendiği neydi?

Bundan ötede,

  •      Hayvanî sıfatlarını nasıl tatmin edecek
  •     Daha fazla hayvanî arzularını nasıl yerine getirecek
  •      Hayvanî zevklerini daha fazla nasıl uğraştıracak

Bundan ibârettir. Bunun da kıymeti yok. Yirmibirinci asrın insanı bu.

  İnsan; hazreti insandır. Bütün mahlûkat yaratılmıştır. Mülk ve melekutta Cenâb-ı Hakk çeşit türlü ûlvi âlemlere mahlûkat halk eylemiş, melâike-î kirâmı orada iskân etmiş. Yeryüzünde de hesaba gelmez çeşit mahlûkat halk eylemiş, mülk ve melekût mahlûkatla doluyken Cenâb-ı Hakk, melâike-i kirâma izzet hitâbıyla hitâb edip,

 “Ey Ben’im meleklerim, Ben’im ind’i ilâhide yaratılmış halifemin zuhur zamanı şimdi geldi. Bütün yeryüzü her türlü mahlûkatla doludur; karalar, deryalar, dağlar, taşlar, ormanlar, yere âit olan ve gökte mahlûkat, gökyüzünde yaratılmıştır. Şimdi melâikeye halifemi izhâr edeceğim. Gayb âlemindeyken şuhud âlemine getireceğim. Vardır ama görmediniz. Onu yeryüzünde size göstereceğim. Onu izhâr edeceğim vakitte Ben’im halifeme secde edeceksiniz.”

 Bir kimseyi ululamanın son müntehası birim noktasındaki tâzimdir. Cenâb-ı Hakk’ın bir mahlûk yaratıp ta öteki yüksek mahlûkata emir verip buna secde edin demesi tâzimin son derecesidir. Onun üstünde başka bir tâzim düşünülemez. Bunlar, bu kadar mahlûkat, bu tâzim olunmuş olan, Allah’ın halifesi olarak zâhir olan, görünen, o sıfat giydirilen kimseye  hizmet için yaratıldı. Bomboş çöl gibi yaratılmış olan dünyanın ne şenliği var? Şenlikli bir dünyada “Ben’im halîfemdir”  diye Hazreti Âdemi halk eyledi. Sana bu kadar şeref; şerefin müntehâsı, bitirimidir ve tâzim olunmanın da son noktasıdır ki, ondan ötede hiçbir mahlûkata bir rütbe tasavvur edilemez. Ondan ötede rububiyettir. Rububiyetin hemen altında duruyor. Ubûdiyet mertebelerinin müntehası bitirimi de, bütün şerefleriyle Cenâb-ı Hakk’ın “Benim halifemdir” diye yarattığı insanoğlunadır. Onun için insanların aslında insanlara hitap edeceği “Hazreti insan” demek lâzımdır.

― Bu alçak çağdaşlık, medeniyet dedikleri alçak felsefe, bunların yanında insanın  kıymeti nedir?

   Sinek kadar değildir. İnsanoğlunun yaptığı silahlar birbirlerine karşı duman ediyor. Bir atacağı bombayla milyonlarla insanı toz duman ediyor. Bu alçak medeniyet, medeniyet değil. Bunların iftihar ettikleri medeniyet, Allah yapısının değil bir tanesini milyon tanesini bir mermiyle, bir bombayla tüketmek ister. Çıksınlar söylesinler “biz insanız” desinler. Bre insanlıkla siz, yerin gökten uzaklığından daha fazlasınız!

 Hazreti insan; insana tâzim insanı yaratana tâzimdir. Âdeme secde ettirdi, çünkü Hazreti Âdem halifetullah idi, dolayısıyla o secde Allah’a idi. Lâkin şeytan gururundan, kibirinden, inadınlan, hasedinden, kininden göremedi ve dedi ki; 

“Ona ne secde edeceğim ben, bu kimdir?”

“Buna secde edeceksin! Ben’im halifemdir. Buna secde Bana secdedir.” Bilemedi gitti ve yirmibirinci asır şeytanın asrıdır. Şeytan bunları şimdi tüketecek. Yollarda, sokaklarda bas bas bağırıyorlar,

 “Biz ölmek istemeyiz biz rezilâne hayatımızı, pisliği, küfürü, isyânı ve masiyeti devam ettirmek isteriz, harp istemeyiz, ölmek istemeyiz, pis hayatımızı devam ettirmek isteriz” diye bunun için sokaklara dökülüyorlar. Çünkü biliyorlar ki, bu harbin sonunda bu pis hayat bitecektir. İster istesinler, ister istemesinler iş hududa gelmiştir. Bu kendi amellerindendir.

Zaheral fesadü fil berri vel bahri bimâ kesebet eydin nâsi li yüzikahüm ba’dallezi amilu leallehüm yarci’un[3]

“Yeryüzünde fesad zâhir oldu” Fesad dediği vakitte,

―Bir yemek ne zaman fesad olur?

Koktuğu, ekşidiği vakitte fesad oldu demektir.

―Ne yapmak lâzım?

 Onu dökerler. Dünyanın  fesadı da İnsanların zâhir ve bâtın pis olmasından dolayıdır. İnsanlar şimdi pis hayatın içerisine düştü. O pis hayattan dolayı bunlara bir cezâ tayin olmalı. Yüzikahüm badallezi amilu leallehüm yarci’un: Bu pis hayatı bunlar yaptı, bunlar kendi elleriyle dünyadaki heryeri pisletti. Dünya üzerinde temiz kalmadı. Bunlara kıyâmet günündeki büyük azaptan önce yaptıklarının cezasından az birşey tattıracağım ki; onlar birbirleriyle kavgaya düşecek. Aralarında hital olacak, birbirlerini öldürecekler ki, belki düşünenleri olur. Avam-ı nâs sürünür. Avam-ı nâsın elinde bir şey yok ki. Avam-ı nâsa hükmeden adamlar;

  •        İnsanları muharebeye sevkeden onlar.
  •        İnsanları idare edemeyen onlar.
  •        İnsanları kötü yolda  gördükleri halde men etmeyen onlar.

Ama avamın başına bir gelirse onların başına bin gelecektir. Yağma yok! Bu insanları bu pis hayata düşürenlerin azabı, pis hayata düşenlerin azabının en azından bin katı onların başına gelecektir. Kimsenin yaptığı yanına kalmayacaktır. Belâ gelmez kul azmayınca demişler, kul azacak ki belâ gelsin başlarına. Azgınlar, “biz istediğimizi yaparız yanımıza kalacak” zannederler. Yok! Cenâb-ı Hakk’ın indinde kul azmayınca belâ başına gelmez ve kimsenin yaptığı da yanına kalmaz. Ne unutulur, ne kaybolur. O, kayıtlıdır.

وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ

“… ve külle şey’in ahsaynahü fî imamim mübiyn”[4]

Kitapta da yazılıdır, Levh-i Mahfuzda da  herşey yazılıdır. Onun için kaçacak yerleri yok, ya cennet yoluna girecekter ya çekeceklerini o tarafta çekeceklerdir. Bizim gafil olduğumuz nokta bu.

Allah’ı (c.c.) bıraktığımız için insanların başına her belâ geliyor. Allah’ı tutmuş olsalar Cenâb-ı Hakk her sıkıntımızı def eder ve bize hayatül tayyibe, hoş, sevdiği bir hayat yaşatır ki; bu hoş hayat mü’min kullara cennet hayatının ilk basamağı olur. Lâkin dediğimiz gibi insanlar sarhoş halindedir ve sarhoşluklarını boyuna artırmaktadırlar. Ve böyle dedimiz gibi Rabbin kimdir? sualine cevap verecek, düşünecek insan yeryüzünde hemen hemen kalmadı. Bilmek en mühimdir; buraya bir şey bilmek için geldik, o bir şeyi bilemedikten sonra seninle abdesthanedekinin arasında fark yoktur. Senin de merada otlayanların arasında bir fark yoktur.

 Yâ Rabbi, habîbi ekremin hürmeti için bizi cennet yolunda sâbit kadem eyle.[5]

Hikâyeler

Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş.

“Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum” diye vasiyet etmiş. Öldüğünde “Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?” diye araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal,

“Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum.” Diye düşünerek kabul etmiş.Vefât eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var.

“Nasıl olsa bu ölü elimizde… Biz şu canlı olandan başlayalım”

 Demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar.

“O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?” Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.

“Tamam, servetin yarısı senin” demişler. Hamal,

“Aman, istemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?” demiş.


[1] Ebû Davud, Edeb: 101. 3:526, Hadîs No: 4202. Ebû Bekr (r.a.) rivayet eder.

[2] Bakara suresi, 32: Melekler: “Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için, senin bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin Sen!” dediler.

[3] Rum,41

[4] Yâ-sîn;12

[5] 21 ocak 2003/ 19 Zilkâde 1423  tarihli sohbetten yazıya aktarılmıştır.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet