Tasavvuf sohbetleri-7

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 7

1977,  İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Euzübillâhimineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmanirrahîm.Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyûl aziym.

Hepiniz, hepimiz. Biz kendimizi sizden ayırt et­miyoruz. Buraya mahsus toplandık. Cemaatımız söyleyeni gör­düğü vakitte daha rahat oluyor. Herkes­te söyleyeni görmek ister. Onun için bu yüksekçe yere oturmayı tercih ediyorum, yoksa ben si­zinle beraber, sizden daha aşağı oturup durmayı tercih ederdim. 

Hepimiz buraya Allah için gelen, Allah’ın kulları­yız. Hepimizin muhabbeti de Allah içindir. Başka bir maksat için gelen kimse boş çıkar. Onun için biz, hepimiz Allah için gelmişiz. Allah’a olan mu­habbetle buraya toplanmışız.

Yâ Rabbür Rahîm, yâ Rabbe’l-Kerîm, yâ Erhamer Rahimîn, yâ Ekreme’l Ekremîn! Senin kapından başka hangi kapıyı biz kastede­biliriz. Nahnü âbiduk, senin kullarınız.

Ente Rabbunâ, Ente hasbunâ,

Ente veliyyunâ, Ente Mevlânâ.

Rabbimiz Sen, Mevlâmız Sen, bize her hususta kifâ­yet edicimizsin. Biz Seninle varız. Biz yokuz, hakî­ki varlık Senindir. Yâ Rabbi! Buraya bizi toplayan Sensin. Bu muhabbetle burada bizi durduran Sensin. Bize Senin muhabbetinden aşıla. Bizim kalplerimizde Senin muhabbetinden, habibinin muhabbetinden maada, Senin sevdiklerinin muhabbetinden başka bir şey bırakma. Ağyarı bizim kalbimizden sür ya Rabbi! Bizi muhlis kullarından eyle. Biz tâlip olarak geldik. Bizim muhtaç olduğu­muzu bizden iyi bilirsin. Onu bekleyip duruyoruz, Sen söylet ve dinlet.

Şimdi bizde olan noksaniyetleri ikmal edecek ve huzur-u Rabbûl âlemine yüz akıyla bizi çıkarta­cak usul ve ıstılah üzerine, bize lâzım geleni dinle­yelim.

Bir defa delilsiz Allah’a kimse varamaz. Delîl olmadan şu vaazı bile geçirtmezler. Allah’a giden yol­da delilsiz gidilebilseydi, Cenabı Rabbû’l âlemin pey­gamberlerin hiç birini göndermeyecekti. Onun için her kimse ki kalbi uyanmıştır; Al­lah’ı bilmiştir. O kimselerin kalplerine verilen uyanık­lık ki, ilk aradıkları kendilerine hak yolunda delil olacak bir kimsedir.

Dünya ne gibidir?

Simsiyah, kapkaranlık bir yer gibidir. Hususuyla bu bizim bu­lunduğumuz günler ki; onun hakkında Cenabı Pey­gamber aleyhi efdalü’s selatü vesselâm buyurdu ki: «Benim ümmetlerime hiç ay mehtabı olmayan, hatta yıldız bile görüle­meyen öyle siyah gecenin zulmet ve karanlığı gibi bir zaman gelecektir.»[1]

Lâ şek velâ şüphe, biz o günlerin içerisindeyiz ki; bu karan­lığın içerisine şimdi burada ışık olmasa, ben bu elim­de tuttuğum ne renktir? Diye size soracak olsam kimse bilmeyecek. Ben bu elimde tuttuğum nesne,“beyazdır” desem kimisi tasdik edecek, kimisi, “Canım, beyaz dediğini biz görmüyoruz ki tasdik edelim? Göster ki tasdik edelim” Diyecekler.

Şimdi öyle bir günlerde bulunuyoruz ki hakkla bâtılı seçmekte bütün insanlık şaşkın duruyor. Bir kısmı “inandık” diyor, yeri geldiğinde “zaten görmüyorum ya diyor” geçiyor. Bir kısmı büsbütün, “öyle şey yok, ne ak var, ne kara var” diyor. Doğrudan doğru­ya “ne hak, ne bâtıl, öyle şeyleri hiç bize söyleme” diyorlar. Bazıları da daha ileri gidip “Allah mı var?” diyor.

 Şimdi, o simsiyah karanlığın içe­risinde hiçbir eşyanın rengini ve şeklini göstermeye imkân olmadığı gibi bu zamanda en büyük hakikat Allah’ın varlığı olduğu halde, artık o karanlığın şiddetinden onu bile inkâr edecek hale düşmüş. Bu zamanda herhangi bir veliyullaha elindeki o velayet nurundan açmaya izin de yok. Elin­deki velayet nurunu bir açsa o zaman herkes akla karayı ko­lay seçer. Lâkin imkânı yok, izin yoktur. Bir veliyullah İstanbul’u kaynatır. Lâkin o izin olmadığı vakitte ne yapacak? Gelip geçen yirmidört saat zarfında onlardan bu beldeye yedi veliyullah gi­rer. Bunlar İstanbul’a birer saatten hizmet gö­rür. Bu memleketin üzerindeki yükü alır, gider. Bu da bir müjdedir. Onlar o vazifeyle buraya gelip, o hizmeti tamam etmese müminlerin kalbinin üzerine biriken zulümattan, o kahırdan millet çatlar, iman sahipleri erir gider. O yükü almaya o yirmidört saat zarfında yedi veliyullah vardır. Onlar buraya hazır olur, o hizmeti görür. Kimse de onu bir şey yerine saymaz. Bazısı göstertmeden o mukaddes yerlerden birisinde gelip bir saat oturur. Gecede ve gündüzde o hizmeti yapar, ümmetin üzerinden o zulmeti sıyırıp alır, götürür. Bu bize müjdedir.

Ben her şeyi biliyorum diyerekten dava ederdim. O her şeyi biliyorum diyenden da­ha ahmak adamda yok. Öyle ahmaklardan idim. Ne yapalım ahmaklığı kabul edip, uyanık zâtı bulmasak, onu kabul etmeyenlerde o tekebbürlük onları olduğu yerde bırakır. Şimdi buradan mühim meseleler sıralanıp gelecek İnşallahurrah­man.

Bir gün Sultanül evliya Şeyhim Hazretleri; bir gece sülûsül âhirde, seher vaktinde huzurunda onun sohbetini dinlerken:

“Sana bir şey söyleyeceğim, dedi. Bu kadar senedir benim huzurumdasın, bu söylediğimi sen daha işitmedin.”

 “Bak, nazar üçtür dedi, Bakışlar üç türlüdür. Birisi farz olan, onun bakması vâcip olan kimseler vardır, o bakacaktır. Orada en kalabalık noktada, köprü üstünde diyelim, köprü üstünde yirmidört saat zarfında en kalabalık, en zil-zurnalı zamanda orada bir tane duran vardır. Onun gözleri oradan gelip geçenleri görmeye vazifelidir. Bu kimselerin bakması vâcip, farz kâbilindendir. İkinci türlü bir bakış vardır, o da sünnettir. O mertebede olan kimselerin bakışları sünnettir. Üçüncü türlü bir bakış ta ha­ramdır.” Birinci bakış sahipleri ki; kendilerine Allah kul­larına bakmak, onlara nazar etmek vâcip olan bir sınıf vardır.

Onlar kimlerdir?

Onlar, Fahr-i kâinat eftalüs selatü vesselam Efendimizin varisleridir. Onlar, gözleriyle ibâdullahı ümmeti Muhammedîyi temizleyecek nur sahipleridir. Onların nazarı değen kimse, temize çıkar. Üzerinde ne kadar zul­met varsa, mahşer gününde alacağı mesuliyet, ne kadar zulmet üzerine bindi ise, onun nazarının altına giren kimseler temize çıkar. Onun için onların vazîfesidir. Onlar böyle, ümmet-i Muhammediyeye ba­kar. Evvel zamandaki ve bizim zamanımızdaki evliya­ların halini de söyledi bana Hazret. Bu söylediği sözü, geçmiş evliyalar için söyledi. Dedi ki;

“Geçmiş evliyalardan, o hizmete tayin olunan vâris-i Muham­medî olan evliyalar, baktıkları kimseleri temize çıka­rırlardı ve kıyamet gününde onların üzerinde hiçbir mesuliyet bırakmazlardı.”

Şimdiki evliyalarda ne kuvvet var?

Şimdi herkes zanneder ki dünya boştur. Onlardan bir tanesi nok­san olursa bu dünya duramaz. Dünyanın bütün mas­lahatı durur. Onun için Fahrü kâinat âleyhi efdalüs salâtü vesselâm Efendimiz: «Bihim Tumtarûn bihim tünsarûn bihim turzakûn»buyurmuş: O Allah’ın veli kullarının bereketi­ne size rahmet yağdırır, onların yüzünden Allah size inâyet buyurur ve sizi rızıklandırır. Lâkin gizlidir, onların kendilerini izhar etmeleri mümkün değildir. Onlara izin yoktur.

  Neden Efendimiz 1400 sene önce kıyametin geleceğini ve kıyametin alâmet­lerini, nişanlarını, bir bir; ‘bu da olacaktır, bu da ge­lecektir, bu da çıkacaktır diye saymıştır?

Peygamber (S.A.V.), Muhbir’un sâdık’tır, yani haberi doğrudur. Günden güne o pey­gamberimizin haber verdiği şeyler meydana çıkıyor. Şimdi bir veliyullah kendi velayet kuvvetini kullanır­sa, bu alâmetleri durdurur. Bir veliyullahın durdurmaya kuvveti var. Lakin onlar Peygamber-i zîşan dan hayâ eder. Milet; “Demek ki peygamberin haber verdiği şey­ler doğru çıkmıyor” diyecek diye evliyalar durur. Yoksa bu âlem gibi sıra sı­ra yüz tane olsa, bir teveccühte ya hepsini dünyadan azleder atar, ya hepsini velâyet makamına oturtur. Şimdi böyle kuvvet sahibi evliyalarda var. Eski evliyalardan Alâeddin-i Buharî[2] Hazretleri, Şâh-ı Nakşibendî Hazretlerinin halifesiydi. Öyle der­miş,

 «Eğer şeyhim Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri teveccüh yaparsa, yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsini velâyet makamına oturtturmaya kuvveti var­dır.»

Teveccüh kuvveti, velâyet sırrı; tâ sen veli olun­caya kadar onun hakîkatini idrak edemezsin. Âlim başka, veli başka; dünyada ne kadar âlimler var­sa o âlimlerin hepsinin ilmini, bir velinin ilim denizi­ne atarsan gayb olur. Velâyet sırrı ile onlara açılmış olan ledünnîdir. Cenabı Allah, Estaizübillah;

وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْماً

 «Ve allemnâhu mil ledünna ilma»[3] : «Biz, veli kullarımıza ledünnümüzden, bizim has ilmimizden ilim vermişiz» buyurmaktadır.

Öteki ulemaların okuduğu ilimleri,  onların oku­dukları kitapları,  Avrupa’nın papazları da okur. Onlar biz­den fazla okurlar. İngiliz’in sekiz tane üniver­sitesi var, bir kaç defa oldu, Al­lah oraya gönderiyor, gidiyorum. Sekiz üniversitesinde de İslâmî ilimleri okutan profesörleri var. Bizim âlimleri­mizin okuduğunu onlar da müşterek okuyor, bizim âlimlerimizin bildiğini onlar da biliyor.  Âlimü’l lîsan olan, ilmî dilinde olan kimselerin bildiğini, onlar bizden fazla biliyor. Lakin onlar, ilmi kalbinde olanların ilminden bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledünnî ilimdir. Ledünnî ilmi papazlar alamaz. Ledünnî ilim bakımından onlar İslâma müşterek olamaz ama âlimlere müşterek olur. Evliyalara müşterek olamaz, evliyanın kalplerine verilen ilim kendi şahıslarına aittir. Sana verilen ötekine verilmez, onun sırrı baş­ka senin sırrın başkadır. Sen, Allah yolunda, Allah’a giderken geri dönmeden cihad ettiğin vakitte; nefis, hevâ, şeytan, dünyanın davetine kulak asmadan, Allah ve Resulünün davetine doğru gidersen o zaman senin kalbine de Allah-û Zülcelâl, o ilmi verir.

Ne gibi ilim? Sana kim muallim olur?

Allah muallim olur: «Ve allemnâhu mil ledunnâ ilma» «Biz ona talim ettik, ledünnî ilmi.»

  Onu kazanmaya sebep nedir?

 Cenabı Allah onu da bildiriyor. Estaizübillah,

وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ

«Vettekullahe va’lemu ennellah»[4] Takva sahibi ol. Allah’tan kork. Al­lah’ı say. Allah sana muallim olur, Allah herkese muallimlik yapmaz.

  Kime muallimlik yapar?

Allah’ı sayan, Allah’tan sakınan, takva sahibi olan kimseye Allah kendisi muallim olur, o ilmi kalbine döker. İş­te velinin ilmi, velayet nuruyla onlara verilmiş olan ilim, onların kalplerine verilmiş olan kuvvet, manevi kuvvetler;

Hakikatü’l-feyz,

Hakikatü’l -irşad,

Hakikatü’t-tayy,

Hakikatü’t-tevessül,

Hakikatü’t-teveccüh,

Hakikatü’l-cezbe.

Bu altı kuvvet olmayan veli olmaz.

Bu altı kuvvetin hakikati kendine verilmiş olan kimselerin sıfatı nedir?

وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً

Estâizübillâh:«Ve sahhara leküm ma fissemavâti ve ma fil ardı camian»[5]

 O zaman yer­de, gökte her şey musahhardır. İşte onun halifesi olan Alâeddin-i Buharî Hazretleri,

“O şâh-ı Nakşibendî Hazretleri bir teveccüh yapsa hepsini velâyet makamına yetiştirmeye muvaffak olur­du” diyor. Onun yapacağı hizmet mahşerde belli olacak. Her velinin yapacağı hizmetler ayrı ayrıdır. Şimdi gelelim, bu zamandaki kuvvet sahipleri­ne. Bu zamanda:

«Men ahyâ sünneti inde fesad-i ümmeti felehu ecrun keriym»[6]

«Benim ümmetlerimin fesat zamanında bir sünnetimi tutan dirilten kimseye yüz şehidin sevabı vardır» diyor, Aleyhisselâtü vesselam Efendimiz.

Niçin herkes bu zamanda pey­gamber sünnetlerini katlediyor, öldürüyor, yaşama­sın diyor? Kim onların kesip attıkları o sünnetleri ih­ya ederse, gözetirse, onlara yüz şehit sevabı verile­ceğini peygamber şahâdet yapıyor. İşte biz bu zamanda, bu fazîletin içerisindeyiz. Avâm-ı nas olan kimselere, bir sünneti ihyâ ettikleri vakitte bu kadar fazîlet verilirse, evliyalara olan rütbe ve kuvvet daha fazladır. Onun için bu zamandaki bir veliyullah bize nazar ettiğinde, o nazarı vâcip olan zatlar bize bir baktıkları zaman bizi de temize çıkarırlar. Seni de temize çıkarır, senin sulbünden geleni de temize çıkarır. Senin sulbünden gelenin sulbünden geleni de temize çıkarır. Bizim evlatlar ne olacak diyerek merak etme. Peygamber, ümmetini kolay kolay iblise teslim edecek peygamber değildir. Sen merak etme.

  Peygamberin ismi niye ‘Muhammedül Emin’dir?

 Sen çobanına bin baş davar teslim etsen, akşamüstü bir tane noksan getirse o çobana sen emin der misin? Bir milyon veya bir milyar davar tes­lim etsen bir tane noksan getirse emin der misin? İs­terse trilyon verip bir tane noksan getirse, emin ola­maz. Peygamber bu ümmetleri ne zaman teslim aldı? Peygamber (S.A.V.) doğarken ümmetim ümmetim diyerek doğdu. «Tüfliken ümmeti» demiyor muy­du? Demek ümmetini daha evvelden biliyordu.

 

       ─ Peygamber S.A.V. ümmetini ne zamandan biliyor?

 Elestü birabbikum kâlû belâ el ervahu cünûdun müzenne’de, ruhlar âlemindeyken o pey­gamber peygamber değil miydi? Nasıl peygamber değildi! O peygamber söyler ki:

 «Kûntû nebiyyen ve Âdemü beyne’l-mai ve’ttîyn.»[7]: «Daha Âdemin çamu­ru yoğrulurken ben peygamberdim» diyor. Nasıl öy­le olmasın ki. Âdem (A.S.) ilk gözünü açtığında arşın üzerinde La ilahe illallah Muhammedün Resulullah yazıyor gördü. Demek Allah’ın indinde ne zamandan beri Muhammedün Resulullah’dır? Tâ o zamandan beri ki,

  وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا

Vekefâ billahi şehidâ! [8] Muhammedün Resulullah!

Ne zamandır o zaman?

O zaman yevmül ezeldir. O peygamber dün­kü peygamber değil, Allah olduğu va­kitten beridir. İşte öyle bir peygamberdir. Evet, 570 tarihinde doğdu, 40 yaşına geldi, pey­gamberlik verildi; bu, çocuklara Elif-be okuttukları kitapların ilmidir.

Allah, bu şahâdeti ne zaman yaptı?

Kelâm-ı kadîminde yaptı.

Kelâm-ı Kadim ne demek?

Ezeldeki Allah’ın şahadetidir o. Allah yok şeye mi şahâdet ediyor? Ve kefâ billahi şehidâ, Muhammedün Resulullah derken Allah yoka mı şahitlik yaptı! O peygamber yok olsa idi, Allah nasıl şahâdet eder!

 İşte, peygamberin şânını böyle bileceksin. Peygamberin şânı için, sırrû’l Kur’ân’ın içerisinden gelecek hakikatleri dinleyecek olanlara ne mutlu.

Acâib şimdi görülecektir, bu bindörtyüz tarihine şimdi yaklaşıyoruz. Sağ olan­ları seyreyle sen. Bu dünyanın üzerinde La ilâhe il­lallah diye tevhit çekilirken cezbe saldığı vakit, İstanbul’u değil, Anadolu’yu değil, dünyayı sallayacak. O peygamber (S.A.V.), öyle kolay kolayına ib­lisin eline ümmet verecek peygamber değildir. Emin­dir O. O günkü günde Allahû Zülcelâl;

 « Yâ Habib, ümmetleri­ni eline teslim etti isem, öyle teslim alı­rım. Sana ümmetlerini temiz pak veriyorum, temiz pak alacağım » Dedi.

Elestü birabbikum kâlû belâ ahd-i misak gü­nünde, bizim zerrelerimizi Cenâb-ı Allah halk edip, o meydanda onlara hitap ettiğinde peygamberimizin ümmetini teslim etti.

“Günahsız veriyorum, temiz ve­riyorum, temiz alacağım. Mahşer gününde bana temiz, tamam, verdiğim sayıda teslim edeceksin, verdiğim adette alacağım” dedi. “Sen Eminsin” dedi. Allah’ın eminliğine şahadet ettiği zat, şeytanın elinde ümmetini mi bırakacak? Hâşâ, sümme kellâ! İşte onun için bu söylediğimiz kelâmı sen çok büyük görme, daha çok büyükleri var. Da­ha sen yavrusun yutamıyorsun diye vermeyiz onları, dahaları var. O dahalarına ya yüksek âlim mertebe­sinde olan adam ize basacak, ya hiçbir şey bilme­yen adam ize basacak. Arada o boş tenekenin içine biraz su koyup ta böyle böyle çalkaladıktan sonra ses çıkaranlar, onların öyle şeylere idrakleri yaklaşamaz. Boş tenekeden ses çıkmaz; bir o kolay, bir de dopdolu olan ses vermez. Sükût ikrardan gelir, ses vermez. Tenekesinin içerisin­de bir avuç su varsa, o vakit şak şak diye söylediğimize bin kulp takacak.

Bu zamanda olan Allah’ın veli kullarının nazarı, seni temize çıkardığı gibi senin sulbünden geleni de, onun da sulbünden geleni de temize çıkarır. Bu kuvvet vardır.

Ey mümin, Allah Azze ve Celle Âdem pey­gamberi affettiği vakitte, Âdem peygamber kimin için üçyüz sene ağladı? Senin haberin var mı? Ken­di nefsi için mi ağladı? Üçyüz sene Rabbena Zâlem çekti, Âdem peygamber (A.S) Serendibe indiği vakit tek ayaküstünde durup üçyüz sene ağladı. Sübhanallah. Allah’ın hikmeti onun gözyaşlarından o mıntıka yakuttan, elmastan, zebercetten dolu. Âdem babamız tek ayak üzerinde üçyüz sene ağ­ladı,.

Kendi nefsi için mi ağladı? Kendi zürriyeti için mi ağladı?

Bir ata bütün evlat­ları hapse düşse kendi evinde tatlı tuzlu bir şey yi­yebilir mi? Yüz evlâdın olsa, doksan dokuzu yanında bulunsa, bir tanesi esir olsa ya da hapsolsa, sen doksan dokuz evladınla sofrada yemek yiyip te yediğini içerine sindirebilir misin?

Peygamber demek, şefkat madenleri demektir. Onlar merhamet denizleridir, merhamet denizleri ol­masa, onlara peygamberlik mi verilir? Kendi nefsini düşünen adam mü’min olmaz, nerde kaldı nebî ol­sun. Âdem ata, üçyüz sene kimin için ağladı? Kendi için ağladı diyene yazıklar olsun! Zürriyeti için ağladı, bizim için ağladı. Affı geldiği vakitte, Allah; «Seni affettim» dediğinde bu sulbünde ne kadar ev­lâdı varsa hepsini affetti. Öyle cennete girdi. O vakittir ki, Allah-u zülcelâl ona hitaben, bu­yuruyor. Estâîzûbillah,

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ

 «Ve lekad kerremnâ beni âdem»[9]: «Şânım hakkı için âdemoğlunu mükerrem kıldım»; hiçbir kimseye verilmeyen kerâmet ve ihsâ­nıma onları gark eyledim diyor, Allah-u zülcelâl. Ve ne diyor?

«Ey kullarım, siz daha Benim size olan ihsa­nımdan keremimden, lütfümden neyi gördünüz?» di­yor. «Bu dünyada daha siz ne gördünüz? Gördüğünüz hiç bir şeydir. Daha Dâru’l kerâmetimi görme­diniz. Dâru’l kerâmet; ne gibi lutfu kerem sa­hibi olduğumu keramet yurtları olan Benim lütfü keremimin nihayetsiz verildiği cennetlerime gir­diğiniz vakitte göreceksiniz. Şimdi ne var ki, daha hiçbir şey görmediniz ».

Dünya ehli, dünyaya bayılır. Dünyada neler bu­lur? «Daha hiç» diyor. Dünyadaki hiçtir. «Daru’l kerâmet olan cennetlere dâhil olduğunuz vakitte bileceksiniz! Benim size olan in’âmımı, ihsanımı, lütfü keremlerimi nihayetsiz olarak, nihayetsiz kalacağınız o yurtlarda göreceksiniz» diyor. Daha şimdi hiçbir şey yok.

İnsan bunu bir düşünse, bu dünyanın bütün yü­kü üzerinden kalkar gider. Bunu bana sultanım söy­lediği vakitten beri, o kalbimin içindeki ferahı dünyaya açarsam dünyada hüzünlü adam kalmaz. Bu, öy­le bir müjdedir.

O vakit Al­lah, Âdemi ve zürriyetini affeyledi. Sen de zürriyetisin. Onun için sen zannetme ki o peygamber­ler iblise adam verecekler. Mahlûkatın sayısı kadar iblis olsa bir tekini ümmet-i Muhammedî’den zapt edemez.Veli kuvvetini söyleyeyim:

 Cennetmekân Şeyhim Hazretleri; Şâm-ı şerifteydi de onun bir hadîmi, hizmetinde bulunan bir dervişi vardı. Kırk sene onun hizmetinde durdu. O da Dağıstanlı. Hasta ol­muş, hasta olduğu vakitte zaviyeye, tekkeye bir gece Berzahtan bir kimse geldi.

“Ebu Bekir’i alıp götüreceğim” demiş Hazrete.

“Ebu Bekir’i gönderecek zaman bana aittir. Senin gel­menle onu alıp götüremezsin. Git karşımdan!” de­miş.

“Yok, illâ götüreceğim”

“Onu ben tuttum, kolundan böyle bir salladım,‘sen değil, Ber­zahtaki bütün adamlar gelse benim elimden onu ala­cak adam yoktur, git karşımdan!’ diyerek onu öyle gönderdim” diyor, Şeyh Efendi Haz­retleri.

O velâyet sahiblerinde olan kuvvet manevi kuvvettir. İblis ne?

  • İblisin yaratılışındaki hikmeti bilmeyen âlim olamaz.
  • İblisin üzerine binemeyen kimse âlim olamaz.
  • İblisin yaratılışında­ki hikmete vâkıf olmayan kimseye hikmet bâbı açılmaz
  • İblisin yaratılışındaki hikmeti bilmeyen kimse onun boyunduruğundan da çıkamaz.
  • Dünyadaki bütün kitapları ezbere bil­se iblisin üzerine binemez.

 İblisin bizim eşeklerimiz ol­duğunu sen bil. Yanlış muamelede bulunup da sen onu üzerine bindirme, binicinin sen olacağını bil. Biz iblise binmeye ve onunla mesafeleri kat etmeye mü­kellefiz, iblis bize binek olacaktır. Biz iblisi tanıyacak değiliz, iblis bize Allah yanındaki makamları kazandıracak, o makamlara bizi yetiştirecek bineğimizdir. Böyle, hikmetini bileceksin.

Bir gün Hz. Ali Efendimiz sabah namazına çıkı­yor. Sabah nama­zına giderken kapıyı açtığı gibi önünde bir ihtiyar bulunmuş. Hz. Ali Efendimizin edebi, ihtiyar olan kim­senin önüne geçmezdi. O sallana sallana adım adım yürürken Mescid-i Saadetin kapısına vardığında Peygamberimizin «Allahû Ekber» diye ikinci rekâta kalktığını gördü. O ihtiyarın da mescide değil de diğer tarafa saptığını görünce anladı ki o iblistir. Onun şeytan olduğunu bildi. Hz. Ali Efendimiz öfkesinden onu tuttuğu gibi orada bulunan büyük taşın altına kıstırdı. İçeriye girdi namazı kıldı. Dışarı geldik­lerinde (A.V.S.) Efendimiz baktı ki dışarıda taşın altında kıstırılmış bir alâmet var. O tarafa bu tara­fa dönüp harman savurmuş, ortalığı dar­madağın etmiş, onun altından kurtulamıyor. Efendi­miz bu işe bakmış, bir de Sahâbelere bakmış. Sahâ­beler böyle duruyor. Anladı ki bu iş, Hz. Ali’dendir.

“Yâ Seyyidî yâ Resulâllah! Bu melânet bana bu gün bu hileyi yaptı. Ben bir rekâtı kaybettim onun için bunu buraya hapsettim, ilâ yevmil kıyâmete kadar ümmetler buna tükürsün.” Peygamberimizin ona ce­vabı,

“Yâ Ali! Yol kesici olma. Benim ümmetlerim buna mücahade ederek indallahtan olan bü­tün rütbeleri alacaklar. Sen onu burada hapsettiğin vakitte hiç bir kimsenin bununla mücadele etmesi­ne, muharebe etmesine, mücâhade etmesine hiç bir ihtiyaç kalmayacak. Bütün rütbelerin hepsi dura­cak. Bunu Allah’ın ne hikmetle yarattığını biliyorsun. O hikmetleri sen men edersen, ümmetlerime yol kesici olursun. Hepsi, bu kadar rütbelerden mahrum kalacak, koyuver” demiş.

 O zaman bütün Sahâbe birikse onu yerinden oynatamaz. Hz. Ali Efendimiz o sütunu kaldırmış. Bir de iblisin arkasına öyle bir çarpmış ki arkasına kapaklanıp oradan koşaraktan bir kaçmış. Bir kere daha ya ihtiyar ya genç sıfatında Hz. Ali Efendimizin önüne çıkmamış.

İşte orada Peygamber (A.S.V.) iblisin, şeytanın vücudundaki hikmeti, yani oluşundaki hikmeti bize bildiriyor. Kimileri:

«Yahu! Allah cezâsını versin! Bu şeytan olmasaydı ne iyi olacaktı» diyor. Ne ola­caktın? Melek olacaktı! Maşallah!

Şimdi şeytanın ne için olduğunu bil. Onun yü­zünden ona olan mukavemetimizden, onunla olan çar­pışmamızdan, o uğraşmamızdan boyuna bir rütbe ka­zandırıyor. Basamaklar gibi basa basa biz yükseliyoruz. Onun bize olan hizmetini hiçbir kimse yapa­maz, iblis ümmete hadim olmasa peygamber onu çoktan azlederdi.

Yine bir hikâye daha söyleyeyim. O da lüzum eder.

Sultanü’l ârifîn Bayezid-i Bestamî Hazretleri Kâbe-i Muazzama’nın kapısının halkasını tutmuş,

«Yeter ya Rabbi! Yeter bu şeytanın bu ümmet­lerin arkasında koşup onları azdırdığı. Bu şeytanı artık azlet. Bu, Senin kullarını rahat bıraksın. Kullarının arkasına düşmesin,» O sözü o söy­ledi, hitâb-ı izzet geldi ki,

“Yâ ebu Yezid! Yukarıya bak!”

EbuYezid yukarı baktığında orada aklı başından gidip baygın düştü. Tâ ayılıncaya kadar, ayılırken:

“Tubtü ve reca’tü ileyke yâ Rab! Tövbe Rabbi! Bunu söylemekten.   Sözü ben geri aldım, davadan vazgeçtim ya Rabbi! Karışmam ya Rabbi!” Dedi. Cenabı Allah Arş altında bir rahmet denizi açtı, Ebu Yezid el Bestamî Hazretleri velâyet kuvveti ile ucu bucağını bulamadı. Bir rahmet denizi…

“Yâ Ebu Yezid! Bu rahmet denizini bana âsi olan kullar için ayırmışım.   Ben bu rahmete veya hiçbir şeye muhtaç olan değilim. Bu rahmetleri burada âsilere vermek için tutuyorum. O kullarım bana âsi olmasa kime vereceğim?   Senin dediğini tutup ta ben bu kulları, o günahlardan, o isyanlardan, o şey­tana uymalardan tutacak olsa idim,  bir başka kavim yaratacaktım ki;  onlar bana âsi olsunlar, bu rah­metleri onlara vereyim. Benim hikmetimi anla, ka­rışma.”

«Tubtü reca’tü ileyke yâ Rabbi! » «Tövbe ya Rab­bi vazgeçtim karışmam» dedi. Bir mesele daha kaldı, uzatmıyorum. Bitecek deniz değil amma orada kapatalım da yerinde dur­sun, açarlarsa yine başka vakit açarız.

 İbrahim Edhem Hazretleri; o, saltanatı bırakıp ta Allah’ın kulluğundaki şerefi anlayıp, dün­ya saltanatını terk eden adam. İbrahim Edhem Hazretleri Belh Sultanı, yalnız sürülerini bekleyen çoban köpeklerinin sayısı onikibindir ki hepsi altın zincir tasmalıydı. Bu kadar sal­tanat sahibi iken saltanatı da terk edip Allah yolunu, Allah’a kulluk yolunu tuttu. Onun hakkında söyleyecek olursak sabahı buluruz. Kestirme söyleyelim, bütün mülkü teslim edipte gelmiş, onun ar­kasından anası da onu ararmış.

Lazkiye yakınlarında Ceble denilen sahile ya­kın bir memleket vardır. Onun kabri üzerinde bizim ecdâdımızın yaptırdığı İstanbul câmileri gibi büyük bir câmi vardır. Makâmı da çok güzel, et­rafı hep imâretlerle bahçelerle donatılmıştır, orada ile’l-yevm fakir fukâraya yemek çıkar. Yine anasının da ayrı bir câmide bir kabri var.

İbrahim Edhem Hazretleri deniz kıyısında oturmuşta elbisesini yamarmış, üstünde çok yama varmış. Anası dolaşa dolaşa onu bulmuş yetişip gelmiş. Böyle bir yatsı vaktiymiş.

“Oğlum, bu kadar saltanatı bıraktın, şimdi bu pejmürde halinle böyle perîşan dolaşırsın. Gel gene saltanatına, tahtına otur, gene yolunda git,”  demiş. O sözü söyler söyle­mez elindeki iğneyi deryaya attı. Atmasıyla «iğnem!» demesi bir oldu. O iğnem dediğinde deryâdaki bütün balıklar ağızlarında birer cevherle su yüzüne çıktı. Denizin yüzüne çıkan cev­herlerin parlamasından şimşek çak­maya başladı. Arasından bir tanesi de iğ­nesini kendisine uzatıvermiş.

“Ey anacığım, bu saltanat mı ileri, yok­sa o senin beni çağırdığın saltanat mı? Ben salta­natı kullukta buldum. O saltanatta ben köle idim,  bu Allah’a kullukta sultan oldum” demiş.

Bir kimse Seyr-i sülûkta Allah yoluna giderken Allah’a aşk ve muhabbetinden çeşit türlü ahvâle mazhar olur, hâl sahibi olur. O sülûk sahibi olan kimselerin Allah’a olan aşk-u şevkinden çe­şit türlü hal üzerinden geçip gider. İbra­him Edhem Hazretleri o hâl üzerinde iken;

“Yâ Rabbi! İsmet istiyorum.” Demiş. İsmet de­diği, yani hiç günah yapmamak isterim, benden hiç günah olmasın.

“Yâ İbrahim! Benim Gâffar’lığımı unuttuğun­dan söyledin, Gaffar oluşum kimin için olacaktır? Bağışlayıcılığımı kime yapacağım? Sen masumluk istiyorsun, Benim Gaffarlığım kime olacaktır?” Demiş. O zaman istiğfar fazîlettir, Allah’tan mağfiret talep etmek kul için büyük bir fazîlettir.

“Binaenaleyh, sen kendini bu fazîletten mahrum etmek istiyorsun. «Allahümmağfirlî» «Ya Rabbim! Sen beni mağfiret et» demesi kula şereftir. Sen bu şereften kendini mahrum etmek istersin. Masum olduğun vakitte, sen Bana el açmayacaksın. Hangi günahın için Bana Allahümmağfirli diyeceksin? Bu hitâbın lezzetinden sen kendini mahrum edeceksin. Be­nim yanımda istiğfar fazîlettir. Kulun beni mağfiret et deyişi, beni bağışla deyişi kuluma fazîlet, kuluma şereftir” de­miş. O zaman; Allahümmağfirlî dedi.

“Yâ İbrahim! Niçin onu kendine tahsis ettin? Niçin Benim kullarım için istemedin? Niçin yalnız beni mağfiret et dedin de, ümmeti Muhammedi kullarını bağışla ya Rabbi demedin? Yâ İbrahim, ek­silmez. Yalnız kendin için isteme umum için iste.” O vakit İbrahim Edhem Hazretleri:

“Yâ Rabbi! Seni bilenler bu hale düşerse, bil­meyenlerin hali nice olur?”

“Bilmeyenlerin haline sen karışma, Bana ait­tir, bilmeyenleri muhakeme edecek Benim,” dedi.

Mahşer gününde o peygamber (S.A.V.) Allah’ın huzurunda duracak, makâm-ı Mahmudda secde edip Yâ Rabbî, ümmetlerimin hesabını ben göreyim, bana bırak, hesaplarını ben göreyim, ben muhakeme edeyim.» Allah Azze ve Celle,

«Sana bırakmam Ey Habibim! Sana göstertmem. Senin ümmetlerinin hesabını benden başkası görmeyecektir. Çünkü sende beşersin. Olabilir, onların hareketlerinden sana tesiri olacak muamele vardır; o kulların, ümmetlerin yaptığı işlerden senin de kalbine dokunabilecekler olur. Sana da göstermeyeceğim. Ben yapacağım. Sana da göstertmem, ey Habibim!» Diyor.

Hay hay, yâ Rabbi! Ey Mevlâm, ganî Padişah, Rabbimiz. Allah O. Bu kulların hareketi ona ağır gelirse, O Allah mı olur? Bize darılırsa Allah mı olur? O Allah’tır (Celle ve âlâ). O Allah’ın kulları olduğumuza sevinin, sevinin sevinebildiğiniz kadar. Üm­meti Muhammedin hepsine saadet yazılmıştır.


[1]  Hadîs-i Şerif: Ravi: Hz. Ebu Musa r.a. Hadis no:4761(Kütübü sitte). Ravi: Hz Cündep el beceli r.a.  29/1 (Râmûz el Ehâdis)

[2]Alâeddin-i Buharî Hazretleri: Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin on altıncısıdır. Şâh-ı Nakşibend’ in hem talebesi, hem halifesi, hem damadıdır. Buhara’nın Çağanyan nahiyesinde 1400 (H. 802)de vefat etti. Seyyid Şerif Cürcani, Muhammed Parisa, Yakub-i Çerhi gibi âlim ve veliler Alâeddin-i Attar’ın yetiştirdiği talebelerdendi.

[3] Kehf Sûresi:65

[4] Bakara Sûresi:: 194

[5] Casiye 13

[6] Hadis-i Şerif: Beyhâki, (İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir), Tabarani, (Ebu Hureyre’den)

[7] Hadis- i Şerif: Suyuti Hz. Camius sağir cilt II s/296. El Buhari: Tarihul Kebir Cilt:7 S/374

[8] Nisa Sûresi:79

[9] İsra Sûresi: 70

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet