Tasavvuf Sohbetleri_ 16

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 16

1974,  Akbaba Camisi, İSTANBUL

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Destur ya Seyyidi, ya Resulullah medet. Medet ya Sultanül Enbiya, Medet ya sadâtinal Kiram, Des­tur ya Akbaba, Medet. Size olan salâhiyetle bize imdat edin. Evliyaların imdadı olmasa dünya durmaz zaten. Onları tanımayan bomboş kalır. Feyizden mahrum kalır. Evliyalar,

Peygamberlerin huzurunu bulmuş olan,

Peygambere varmış olan,

Peygamberi görmüş olan.

Peygamber Aleyhisselâm’ı bulmuş olanlardır.

 Euzbillâhimineşşeytanirracim Bismillâhirrahmanirrahim. Lâ havle velâ kuvvete illa bilalhil aliyyul azim. Biz doğrulalım, ana cadde­den çıkış oldu ise tekrar caddeye girmek için doğru yolu bulalım. Cenab-ı Hakkın râzı olduğu sevdiği, Kelime-i Şehâdete buyurun: «Eşhedüenlâilaheillallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu veresuluhu»

Eğrilerimizi doğrul­tan kelime budur. Eğri hareketlerimizi doğrultan da bu Kelime-i şahadettir. Söylendiği anda ne kadar yoldan çıkmış gitmişsek tekrar bizi caddeye doğrultuyor.

Tren, rayından çıksa yürür mü?

 Rayına oturtmak lâzımdır. Yoldan çıktığımız vakit tekrar rayın üzerine oturtup bize yol veren, bu Kelime-i Şahadettir. Onun için aklına geldikten sonra onu söyle. Şimdi bu büyüklerin imdadıyla burada bir kaç keli­meyi söylemeye muvaffak oluyoruz. Onların manevi sofralarından imanımızda kuvvet verecek sözleri dinleyelim. Evliyalar, manevî sofra sahipleridir.

 Burada da Akbaba Hazretlerinin manevi sofrasındayız. Şimdi Kelime-i Şahadet meselesini söylüyoruz. Evliyalar öyle diyor, böyle işittiriyorlar bize. Büyük Şeyhimiz Sultanûl Evliya’dan bu sözü naklediyoruz. (Onun da Akbaba Haz­retlerinin de Allah sırrını takdis eylesin.) Onların himmetleri bizimle olsun.

İmana girmek için iki kapı olsa, bir kapıdan imanı yenilemek isteyen kimseler girse; bir kapı da yeniden İslâm olacak kimseler için açılmış olsa; ya­ni tecdîd-i iman için bir kapı ki, Müslümanların imanlarını yenileyip girmek, ötekini de kâfirlerin imana girmesi için olsa, sen kendini o kâfirlerin İslam’a girmeleri için açık duran kapıdan girmeye müs­tahak say.»

Bir kapıdan Müslüman olanlar tecdîd-i iman etmek için giriyorlar. Diğeri ise, daha hiç İs­lâm ile müşerref olmayan, yeni İslam’a müşerref ola­cak kimselerin gireceği kapı sayılsa,

 «O kapıdan gir­meye kendimi lâyık görüyorum » de.

Bu, nefsi­mizin o derecede küfre hücum etmesinin neticesini ifade ediyor. Nefsimizin Allah ve Resululluha o de­rece de zıt, o derece de muhalif, o derece karşı ge­len bir nefis olduğunu bilip;

«Yâ Rabbi! Müslümanların tecdîd-i iman etmek için girdiği kapıdan girmeye ben utanıyo­rum, çünkü benim nefsim o derece de imandan kaçmak istiyor. O derecede dîne, imana karşı hareketlerde bulunuyor ki, böyle bir nefsin Müslüman olabileceğini ben tasavvur edemiyorum da bu nefsimden ötürü her defasında o kâfirlerin İslam’a gelmeye muhtaç oldukları kapıdan girip Kelime-i Şahadet getirmek istiyorum. Kendimi öyle sa­yıyorum, de» diyor.

Bu, edeptir. Peygamber a.s. saadet­le buyurdu: «Eddebenî Rabbî ve ahsene tedibi», «Rabbim beni en güzel edep ile edeplendirdi.»

  İşte bu,  o güzel edeplerden bir edeptir. Peygamber-i Zişan (A.S.V.) 

«Yâ Rabbi! Beni nefsime göz açıp yumuncaya kadar bırakma» diyor. Nefsimi elime bıra­kırsan nefsim kâfirliğe koşacak, şimdi bu bize ait olan sözdür. Peygamber (A.S.V.), bizim nefislerimi­zin hâl ve şanını bildiriyor.  Peygamber-i Zişan’ın nef­si bizim nefsimize benzemez. Onu kendinle kıyas etme. Lâkin bize talim için «Ya Rabbi! Beni nefsi­me bırakma» diyor. Çünkü Peygamber-i Zişan (S. A.V.) masumdur. 

 İsmet sıfatı var yani Cenabı Al­lah onu nefsin kötü vasıflarından arıtmış tertemiz tutmuştur. Onun nefsinden aykırı bir şeyin husule gelmesi mümkün değildir. İsmet sıfatıyla, Allah Celle ve Âlâ ona masumluk verip ilahi himayesinde tutmuştur. Lâkin biz nefis sahipleri bizim nefsimiz boyuna aksi yola bizi meylettirmek istediği için Pey­gamber-i Zişan böyle münacatta bulunup bize talim ediyor.

«Ya Rabbi! Göz açıp yumuncaya kadar beni nefsime bırakma» diyor.    İsmet-i ilâhiden çıkarsa iş o zaman bizim nefsimize döner. Biz masum olmadığımız için, bizim nefislerimiz bizi daima kötüye çeker.

 Kötü düşünceler bizim kalbimizi işgal eder. Bir parça ona meyletmeye niyet etsen hemen seni alır götürür. Onun için bizim en ziyade dikkat edeceğimiz nefislerimizdir. Biz nefsin Nefs’ül Emmare «emmâretün bis süi» olan nefsin sahip­leri olduğumuzu bilmemiz lüzum eder ki, o makam­da insanın nefsi daima onun kulağına kötülük söy­ler,  kötülüğü talim eder,  kötülüğü teşvik eder. Kulağına iyi bir şey söylemez.

Binaenaleyh sen müstahak olursan, o zaman nefs’ül levvame’ye terakki et­miş olursun. Yani kendi nefsini kınamaya başlarsın. Kendi nefsinin ayıplarını kabul etmeye, kusur ve ka­bahatlerini kabul etmeye, sana bir uyanıklık gelir. O zaman kendini iyi görmezsin.

İnsanın terakkisini durduran nedir?

Kendisini iyi görmesi, kendisini kemalde görmesi, kendisini olgunlardan görmesidir. Hâlbuki Cenabı Allah’ın huzurunda insanoğluna verilecek rütbelerin bir ni­hayeti yoktur. Dünya rütbesi değil bu; yüzbaşı iken binbaşı, binbaşı iken miralay, miralay iken paşa olup paşa iken müşir olasın.

  Müşirden o yana ne var?

Müşirden öte HİÇ oluyor, rütbe kalkıyor. Ama Allah Celle ve Âlâ huzurunda insanoğluna verile­cek kemal ufkundan ileriye ekmel olan makamlar boyuna açılır. Bir ekmel makama gittiğimizde, on­dan ilerisine göre ekmel, kemal makamı kalır. İler­deki makam ekmel olur. Yine o tarafa doğru hareket edersen, talip olursan Ce­nab-ı Allah seni öteki makama yetiştirir.

Ve Cenabı Allah’a olan kurbiyyet makamlarının, o rütbelerin bir sonu bulunmaz. Talip olduktan sonra o rütbe ve makamlar verilir. Bir kim­se kendisini iyi gördükten, kâmil gördükten, kaba­hatsiz, ayıpsız gördükten sonra olduğu yerde du­rur, hiç kımıldamaz.

  Terakki ne zaman meydana gelir?

İlimde cehli­ni ikrar eden bir kimse, bu cehaletten kurtulayım di­yerek gayret eder. «Yahu! Bunun daha ilerisi yok mu? Bunun daha ilerisi var. Öyleyse onu da elde edeyim» der, çünkü bir ilerisine göre sen cahil kalırsın. Bir ileriki kemal makamına göre sen nakıs olursun, noksan kalırsın. Kemal makamlarında ileri kademelerde bulunan kimseler dururken, kendi olduğu makamı kâfi gören, ilerideki ilim ve irfandan mahrum kalır. Hâlbuki her adımda bize daha ilerisi verilmektedir.

Şimdi bu söze yol açan mesele nedir?

Bu soh­betimizin başında bize söyletilmiş olan yani sen kendi nefsini, o derecede kusurlu, o derecede nok­san gör ki,  «ben seni kâfirlerin gireceği kapıdan imana girdi­riyorum» deyip Kelime-i Şahadeti getir. O derecede tevazuya geldiğin vakitte, sen hem kendi nefsini kınıyorsun, takbih ediyorsun, hem Allah’ın huzurunda tevazu gösterdiğin için iki cihetle sana fazilet verilecektir.

Cenabı Allah, tevâzu eden bir kulunu sever, “ Bak bu kulum kendi nefsini ne kadar aşağı sayıyor. Benim huzurumda ne kadar edna gösteriyor. Bu kapıdan gelmedi, bu kapıdan geldi. Kâfirlerin gireceği kapıyı tenezzül etti” diye onun tevazuuna karşılık, Cenabı Allah rif’at verir, yücelik verir, yükseklik ve şerâfet verir. Bir de Cenab-ı Allah, onu kendi nefsini itham etmesi dolayısıyla yani bütün habis fiiller, bütün kötülükler sen­den doğuyor diye töhmet altı­na koyup kendi nefsini takbih edip azarlamasından dolayı da ona nefsi levvame sıfatını giydi­rip o nefsin habis fiillerinden, habis işlerinden onu temize çıkarır, çünkü kendi nefsinin hareketini çirkin gören kimse uyanmıştır. Çir­kin görmeyen kimse gaflettedir. Cenabı Allah:

 «Gafillerden olmayınız» buyuruyor.

 Bunun manası çok geniş: Ey müminler! Sen uyanıp evvela hiç kim­seye bakmadan kendi nefsine bak. Bir kimse kalabalık bir mecliste uyanarak dese ki “bunlar uyku halinde ama setr-i avretleri açılmış.”  İptida sen kendine bir bak bakalım acaba benim de açıldı mı kapandı mı?”  diye bir de kendine nazar et bakalım.

Onun için,   gafletten uyanan kimse ilk olarak Bende görülecek avret yeri var mı? Diyerek kendisine bakar. Setrül avret vaciptir. Peki, bu elbiseyi giymekle başkalarına karşı setr-i avret yapmışız. Lakin Cenabı Hakk’ın nazarında, Resulullah’ın nazarında setredilecek hallerimiz varsa ki, onlar manen avret sayılır. Ayıplarımız ve noksanlarımızda onlar: “Peki, insan­lara karşı sen setr-i avretle bulundun. Cenabı Hakk’a nasılsın? Cenabı Hakk’tan seni setretmesini isteyeceğin ne kadar ayıbın vardır?” derse…

İşte gafletten uyanan kimseler derhal kendi nefsinin bu ayıplarına gözü takılır. « Vay o benim nefsim ne kadar çirkinmiş, ne kadar çirkin işlere hücum ediyormuş, ne ka­dar uygunsuz işleri plânlayıp duruyormuş! (Uyuma!) Düşünüp durduğumuz vakitte, ne kadar uygunsuz, çirkin ve kötü işleri plânlayıp duruyor, bizim nefsi­miz» diye, uyandığı anında ilk ona bakar.

Evet, Al­lah’a karşı ve Resûlullaha (Salavatullahi ve selâmuhû aleyhim) karşı, setr-i avretimizi tamamlamak lâzım. Uyanan kimse onun için başkasına bakamaz. Başkasına bakan gafildir,  çünkü ayıptan kur­tulamamıştır ki başkasının ayıbına baksın.

Sende ayıp kalmadı mı? Bunu söyleyebilecek adam var mı?

Berat gecesinde böyle Beratlar gökyüzünde melekûttan iner. Muhlis kullara o beratlar gelir: «Leyle-i Berat» Berat gecesi, şakilerin de sâidlerin de saadet ve şakâvetine dair Beratlar verilir. Aldıysan getir bana göster de, ben seni tasdik edeyim. Ben sana diyeyim ki, sen cennetlik Beratını almışsın. Demek sen ayıptan noksandan kurtulmuşsun, temiz­lenmişsin, çünkü temizlenmeyen adam cennete giremez. Pis kimse oraya giremez, cennet pis kimse­leri kabul etmez. Temiz ve pak kimseler araya gi­recektir. Değil mi? O Berat gecesinde, senin önüne düşüp de, böyle alıp kalbinin üstünde saklıyor­san getir bana, onu ben de görüp, öpüp onun be­reketini ben de alayım.  Öyle bir kimse varsa o va­kit ona bir şey demem, Cenabı Allah onu temize çı­kartmış,   noksanını ikmal edip de cennetlik kılmış­tır,  Beratlar gelmiştir ona. O Berat gelmedikten son­ra sen,

«Ben iyilerdenim, ben ayıpsız ve kusursuz, noksanı olmayanlardanım!» deme. O söz, senin nok­sanına delâlet eder. Allah’ın huzurunda setr ara. Mahşer gününde; 

يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ

Estaîzübillah; «Yevme tuble’s serâir»[1]: Bütün gizlilerin meydana döküleceği gün­de, bütün ayıplarımızın ve noksanlarımızın aşikâre olacağı günde, o mahşer halkı setr isteyecekler, örtünmek isteyecekler, o örtüyü burada iste. Bu dün­yada iken o örtüyü iste ki mahşer gününde örtünesin, örtülmüşlerden olasın. 

Değilse orada kimler örtülecek?

Burada herkesi setreden kimseler mahşer gününde setr olunacaktır. Allah onları setredecek, örtecektir. Bu dünyada Allah’ın kullarının ayıplarını görmeyen,   görmek için arkasına düşmeyen, gizli gizli ayıplarını açmayan kimselerin ayıplarını Allah, kıyamet gününde setredeceğim diyor. Dünyada,  Al­lah’ın kullarının ayıbını görüp göstertme sonra se­nin de kıyamet gününde Cenabı Allah ayıplarını setr eder, noksanını ikmal eder.

Peki, Cenabı Allah «Kime terazi koyacağım?» diyor.

«Bu dünyada benim kullarımı teraziye koyan kimselere, benim kullarımın iyiliğini, kötülüğünü tar­tıp duran kimselere kıyamet gününde terazi kuraca­ğım. Yani onları mizana çekeceğim. Bu dünyada, benim kullarımın kötülüklerinin arkasına düşmeyen, onlar hakkında kötü zanna girmeyen ve onların amellerini tartıya koymayan kimselere, kıyamet gü­nünde onların amellerine terazi koymam lüzum etmez» Diyor onlara.

Bu da mühim bir edeptir. Şimdi maalesef din emirlerini tutmayan kimseler bulunu­yor. Onlar bilmediklerinden dolayı tutmuyorlar, bilmiş olsalar tutacaklar. Hidayet erişse onlar da Al­lah ve Peygamber yolunu gözetecekler. Lâkin bize o lütuf erişmiş, Allah’ın hidayeti bize erişmiş. Eğriyi, doğruyu, iyiyi, kötüyü ayırt edecek bir nur bize ve­rilmiş iken şimdi bu lütfe eren, bu hidayete eden kimselerin daha çok dikkat etmeleri lazım gelirken, biz Müslümanlar da bugün ayıpları araştırıyoruz. Nok­sanları araştırmak hastalığı umumî salgın halinde­dir. Bir parça hidayete erip bir adım oraya atan kimse hemen,

þ  Kimde ayıp var?

þ  Kimde kusur var?

þ  Kim yanlış yürüyor?

Onların takibine çıkıyor. Cenabı Allah kendisini takibat memuru yapmış gibi, Herke­sin ayıbı nedir? Noksanı nedir? Diye ömrünü geçiri­yor, kendisini ihmal ediyor. İşte bu salgın hastalık­tır, çünkü baktığımızın anında ilk bakışımız ile bu kimsede ne noksaniyet var, onun için bakıyoruz. Bilmediğimiz kimse ise, derhal soruyoruz,

?      Kimdir bu? Ne iş yapar?

?      Nasıl? Namazı niyazı var mı?

?      Ailesi kapalı mı? Çocukları nerde okuyor?

?      Evinde tele­vizyon var mı? Radyo var mı?

?      Ailesinden biri deni­ze giriyor mu?

?      Sinemaya giden var mı?

?      Bira içiyor mu? İçki içiyor mu?

İşte böyle böyle üzerine vazife olmayan işleri hemen sormaya başlar. Yahu sana ne vazife? «Emr-ü bil mâruf nehy-i ani’l-münker»;

  1. 1.         Birinci hükümetindir, kuvvet ile
  2. 2.         İkincisi ulemanın­dır, söz ile
  3. 3.         Üçüncüsü bizim gibi avam-ı nasın,

Al­lah’ın ve Resulullâhın razı olmadığı bir işi eğer görür­sen, “Neye baktım de ben oraya? Ne için ben onun çirkin haline baktım? Estağfurullah” de.  Erkek olsun, kadın olsun, çocuk olsun, bir kimsenin avretine bakmak haramdır. Meczubun biri varmış bir zaman öyle setri’l avretsiz cami önünde oturup dururken oradan geçen müderris,

 «Niye öyle avret yerin açık? Sen Allah’tan korkup utanmaz mısın? Avret yerin açık olarak orda yatarsın» demiş. O meczup da de­miş ki,

 «Bak buraya. Cenabı peygamber (S.A.V.)  «Leanâllahun nazire ve’l metızur.»[2] «Bakana, sonra baktırana lânet oldu» demedi mi? Sana ne vazife ki bakasın?» demiş.

İptida bakana, sonra baktıranadır. Anladın mı? İşin inceliğine vâkıf olacaksın. Bakan olmazsa o baktırmaya heves etmez ki. Müşterisi olmayan dükkân sahibi dükkânını açmaz, müşteri var diyerek dükkân açar. Siz erkekler erkeğim diyerek gezip nefsinizi zapt edemediğiniz va­kitle, dışarıda gezen kimselere avretini açıp gezdi­ren kimselere siz niye kabahat bulacaksınız? Ka­bahati kendi nefsinde bul. Onun için lânet ilk ba­kana sonra baktıranadır. Hem Allah’ın rahmetinden de uzak eder. Biz ehemmiyetsiz sayıyoruz, ama çok ehemmiyetlidir, lânete vesile olur. Gözünü şahla, helâl gibi bakma! Gözüne bir şey giren kimse gibi hemen döndür. Mücadelede bulun. Mücâhede de bulun.

Sen kendi nefsinle cihat etmedikten sonra, cihadı sen oyuncak mı zannedersin? Başkalarına silah çekmesi, o çok kolay. Sen, o nefisceğizine iyi bir bakabilsen, işte bütün dünya­da bulunduğun senelerin hepsini gazada geçirsen, ondan alacağın rütbeyi alamazsın. Doğup ölünceye kadar bir cepheden öbür cepheye muharebe de yap­san, bir defa kendi nefsine yan bakabilmekliğin sana daha ziyade rütbe kazandırır.

Bakamıyoruz ki «Aman canım» diyerek nefsini idare ediyor. Haddine mi? Nefsine yan bakasın, ters bakasın! Sözünden çıkasın! Asıl kılıbık o adamdır. Kendi nefsinin önünde böyle pısırık duran, kendi nefsine hiç şöyle bir kabadayı gibi durup cesaretlice bakamayan kimse başkasına çok kolayca, «evde televizyonu var mı? Kadınları açık mı gezer? Ço­cukları Kur’an kursuna gider mi? Evde ne yer ne içer?» der. Böyle şeylerle uğraşması çok kolay, bunlar üzerine vazife değil. Üzerine vazife kendi nefsindir. Kendi nefsini bir defa sen yola koy. Ken­di nefsine emret iptida.

Ulema umumu emreder, ulemaya şiddetli takbih var. Sonra ulul emrin elinde, bütün milleti doğru yola sevk etme kuvveti on­lara verilmiştir. Biz itaat edersek, onlar bizi doğru yola sevk eder. Asi geldiğimiz vakitte bir daha o isyanın yükünü nefsimizle beraber çekeriz. Sen üçün­cü derecede ancak bir kimsenin ayıbını görmeye, ezkaza öyle gözün değdiyse hemen gözünü çevir, de ki,

¸          Estağfurullah Ya Rabbi!

¸          Bakmamam lâzımken bakmışım!

¸          Görmemem lâzım­ken görmüşüm!

¸          Duymamam lâzımken duymuşum!

¸          Keşke duymasaydım!

Diye takbih yapsana kendi nefsini. İslâmiyet gayet yüksektir, gayet incedir. Edep ve ahlâktır.

Bayezid-i Bestami Hazret­lerinin zamanında kıtlık yılı olmuş da ona yağmur duası için münacat etmişler. O, halvette imiş o zaman.

« Rahmet duasına çıkalım» diyorlar,

«Peki, yarınki gün bu memleketin en büyük camisinde yağmur duası içtima ederiz de oradan çıkalım» diyor.

Ertesi gün o memlekette canlı si­nekte kalmadı, hep o camiye toplandı.

 Allah’ın hışmına uğramaktan Allah’a sığınırız. Yedi sene öyle bir hâl oldu ki, yeşil yaprak kalmamış. O de­recede zafiyetten, bazı yerlerde açlığın verdiği takatsizlikten, dağdaki vahşî hayvanat da evlere hücum edip yavru çocukları sürüyüp götürürken ana­sında babasında, onların arkasına kalkıp da onları def edecek takat kalmamış.

 Allah’tan korkmak la­zım, gökten rahmet kesilirse senin ne paran, ne pulun iş görmez. Millet oraya öyle bir hâl ile geldi, yağmur duası için gidiyor. Uzun hikâyedir, oraya girmeyelim de, kısa bize lüzum edeni söyleyelim. Onlar bize bunu söyle­tiyor. Allah sırrını takdis etsin, Bayezid-i Bestâmi Hazretlerinin ibret için söyle oğlum dedi bana, şim­di bu meseleyi. Sual ettim diyor:

«Ey cemaat! İçi­nizde Cenabı Hakk’a bilerek isyan işlemeyen, gü­nah işlemeyen kimseler benimle beraber gelsin, çünkü isyan ve günah bulutları münacatın huzurullaha varmasına mânidir. Bilerek günah işleme­miş kimseler benim arkamdan gelsinler, ötekilere lüzum yok onlar burada dursun. Biz, bizimle gelecek kimselerle o rahmeti talep ederiz. Geri çevrilmeyen dua onlardan olur. Ben dua edeyim o kimseler âmin desin. Size lüzum yok. Siz burada bekleyin”

De­miş, yürümüş Bayezid-i Bestâmi Hazretleri. O dua te­pesine yetiştiğinde geriye dönmüş bakmış ki onu takip eden genç bir kimse var, başka hiç kimse yok. Kimse gitmeye cesaret edemedi, ona bakmış. O gencin bir gözü var, bir gözü yok.

 «Oğlum! Sen hiç günah işlemedin mi?

«Ya Seyyidî», diyor. «Bir defa benim bir gözüm benden izinsiz bir günah işledi. O günah işleyen uz­vu üzerimde taşımam diye söküp dışarıya atıverdim.» demiş.

 «Ne gibi günah işledin oğlum?» diyor. Şim­di bize ibret bu,

Biz nerdeyiz,

İslâm’ın incelikleri ne­rede,

Ahlâkı nerede?

Allah’ın, Peygamberin emrine tazim nerde?

 Nasıl tazim ediyor bak:

«Bir gün bir yerden geçiyordum. Bir yahudînin evinin önünden geçerken, karşıda çalının üzerine yahudînin karısı entarisini yıkamış, oraya sermiş. Benim bu gözüm ihtiyatsız olaraktan onun çamaşırına değdi. Anında hemen çevirip de ne için oraya baktım diyerek o ba­kan gözü çıkarmışım ya Seyyidi!» diyor.

 Sonra o ya­hudînin kapısına gelip de ben helâllik istedim. Dedi ki,

«Şeriat’ün Garra’un Ahmediyye sana bakmaya izin vermemişken sen niye baktın? Yedi sene bana hizmet yapmadıktan sonra ben helâl etmem!»

«Yapa­yım» demiş.

«O da kâfi değildir, bütün mal ve mül­kü vermesen ben o hakkımdan vazgeçip kıyamet gününde yakanı bırakmam. Sen bana ölünceye ka­dar köle olacaksın ki bu hakkımı da helâl edeyim.»

 «Nefsimi de köle olarak sana bağışladım» demiş. O vakit,

«Gel içeriye oğlum. Bak, ben yahudiyim. Din böyle olmalı, sıdk-u sadakat böyle olmalı. Allah’ın Hakk olan gerçek olan yolu budur. Ben seni imtihan ettim, ben de Kelime-i Şahadeti getiririm. Bu ailemdir, bu ailem de Kelime-i Şahadet getirir. Bu çocuklarımdır, bu çocuklarım da Kelime-i Şahadet getirsin diyorum. Hak din sizdedir, oğlum» diye, o aile kökten imana girdi, İslâm’la müşerref oldu» demiş.

«Peki oğlum! Sen işe yararsın, ben dua edeyim, sen âmin de». Demiş

 «Ya Rab! Ya Rab! Ya Rab! Bunun hürmetine isterim, başka kimsenin de­ğil» dedi anında böyle o rahmet, kaç sene çatır ça­tır yanan kuraklıkta hevenk hevenk bulutlar etrafı doldurup, yaklaştı diyor. Bir rahmet, bir rahmet, Al­lah rahmetini döktü. Estaîzübillah,

 فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

 «Faksusi’l kasasa laallehüın yetefekkerûn»[3] buyurur Cenabı Allah, «Ey Habibim! Onlara kıssaları söyle ki, ibret alsınlar.» Kıssadan hisse alsınlar.

 Allah’ın emri ile bize söylettiler bunu. Allah’ın emrine nasıl tazim edileceğini de bildiriyor. Nasıl Allah’a isyandan kaçınmamız gerektiğini, tazim etmemiz gerektiğini de bize bildiriyor ve ne gi­bi bir tecelliye bizi mazhar edeceğini bildiriyor. Ey müminler! Ey iman edenler!

Ê  Herkesin ayıbı­nın arkasına düşme!

Ê  Gizli hallerini araştırma!

Ê  Ha­rama bakma!

Ê  Sen kendine mukayyet ol!

Ê  Kendini setretmeye bak!

 İslâm budur. Biz birbirilerimizin ayıbına baktık sonra kalplerimiz birbirinden uzakla­şıyor, birbirimizden soğuyoruz, çünkü ayıbı görmek muhabbetlere vesile değil ki, birbirimize eğri bak­maya, soğumaya ve düşmanlığa, kinleşmeye sebep oluyor. Bunu istemiyor ki, Cenabı Allah. Birbirimi­zi setredelim. Allah bizi setreylesin.

Ve Minalalhi Tevfik.


[1] Tarık Sûresi:9

[2] Hz. Hasan (r.a.)  rivayet etmiştir. Ramuz el Ehadis 347. 13

[3] Araf Suresi:176

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet