Tasavvuf Sohbetleri_10

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 10

1980,  Sultan çiftliği, İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Eûzübillâhimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyül azîm. Kul, acizdir. Aczini bildiği kadar ona imdat ge­lir. Kendisini gördüğü kadar da imdat ondan geri çekilir. Maşallah, kendine yetiyorsun! Senin ilmin sana yeterse, sana başkası lazım değildir. Senin kuvvetin sana yetiyorsa sana kuvvet lazım değildir. O imdat yetmeyene yetişiyor. Ya Rabbi! Diyoruz “Biz, muhtacız. Bizi bildiğimize bırakma. Bizim amelimize bizi bırakma. Bizim kuvvetimize bizi bırakma.” Estâizübillâh: 

وَخُلِقَ الْإِنْسَانُ ضَعِيفًا

«Ve hulika’l insane daifa»[1] «İnsan zayıf yaratıldı.»

Kavi olan Allah (Celle ve Celâluhu), biz zayıfız. Bakma bizim bazımıza; Allah bir parça kuvvet verirse, kendimizi görmemize veyahut biraz servet verirse veyahut mülk verirse kendimizi görüp küçük dağları ben ya­rattım deyişimize aldanma. Bir gün gelir, o kendisin­de çok kudret, kuvvet gören kimse, en küçük, en zayıf bir kimsenin önünde zebun olur.

Ebu Cehil’i, biz zikrettiğimiz vakit onu ayıpla­mak kastı ile söylemiyoruz. Yalnız, insan nefsinin insanı nerelere kadar sürükleyip helâk ettiğinin bir misalini söylüyoruz ki ondan ibret alalım. Kimseyi ayıplamaya izin yok. Peygamber Aleyhisselâtü vesselâm, «Men âbe, îybe» diyor. «Ayıplayan, onunda ayıplanacağını bilsin.» diyor. Sen birisini ayıplarsan, aynı hataya kader seni de düşürür, seni de iter, seni de başkaları ayıplar.

Ayıplayan, ayıpla­nır.

Çalma kapısını, çalarlar kapını.

Gülme komşu­na, gülerler sana,

Sana da sıra gelir. Onun için, en sakınılacak bir şeydir bu ayıplamak meselesi. Ayıp­lama, bir kimsenin ayıbını görürsen gözünü ondan çevir.

Hicaz’dan geliyoruz. Şeyhim Hazretleri Sultanül Evliyanın mahiyetindeyim. Vapurda Hicaz’dan mem­lekete dönüş yapan hacılardan birisi orada bulunduğu müddetçe sakal-ı şerifini bırakmıştı. Oturmuş sakalını tıraş ettiriyordu, tabi memur kişi. Gözüm oraya değdi, baktım sakalını tıraş ettiriyor­du. Şeyh Efendi Hazretlerine dedim ki:

 «Ya Seyyidî! Sakalını tıraş ettiriyor.» Hemen bana dedi ki;

«Nâzım efendi! Oraya bakma. Gözünü ondan çevir. Ayıp işleyen kimseye bakmak ta ayıptır. Haram işle­yen kimseye bakmakta haramdır, şahit olma oraya, bu tarafa bak.»

Bu söz insana mekârim-i ahlâkı aşılamaya yeti­şir. Bir kimsenin ayıbını görme, manasına. Kazara gözün oraya değerse, hemen gözünü çevir.

Ne gibi çevir?

Harman mevsimlerinde küçük bir sinek olur. Ansızın insanın gözüne girer de, biber gibi yakar. Gözünü açamazsın, müthiş yakar. Köylüler bilir, gö­zünü kapayıp ovuşturup da onun acısını dindirmek ister insan. Allahu Zülcelâl bize buyurur: Estâizübillah:

قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ

«Kul lil mü’minine yağuddu min ebsarihim»[2]

«Ey Habibim! Mümin kullanma söyle gözlerini harama bak­maktan sakınsınlar.»

Ne gibi sakınsınlar?

O, gözüne sinek girdiği vakit nasıl yakıyor da, yaktığı vakit na­sıl kapatırsın? Aç desende açamazsın zaten, onun gibi sen ona bakmaktan sakın. Oradaki o emir; ‘yalnız ecnebi olan, sana helâl olmayan kimselere bakmaktan değil; o haram olduğu gibi, herkesin ayıplarına da bakma­sınlar’ manasınadır. Kimse kimse­nin ayıbına da bakmayacaktır, yasaktır; « ondan gözünü sakın!» diyor. Çünkü harama bakan, herkesin ayıplarıyla uğraşan o gözlerde zulmet biriktiği va­kitte; kıyamet gününde onu akıtmak için o kimse­lerin gözüne ateşten çiviler çakılıp ameliyata tâbi olacaklar. Çok baktın,  onlara baka baka çok lezzet aldın, şimdi ameliyat lazım. Harama bakan gözlerle Cemâlullah’a bakmak haramdır, onu bil. Öyle göze, ha­ram ile dolu olan gözlere Allah’ın cemalini seyretmek haramdır. Bütün âlem çıplak gezse de, bakmaya izin yoktur. Bir kişi gelip, Şeyh Efendi Hazretlerine dedi ki:

«Hep dışarıda açık seçik geziyorlar!»

 Şeyh Efendi Hazretleri celâlli idi, dedi ki:

«Nerde gördün! Nasıl gördün? Demek bakıp da görüyorsun. Bakmasaydın görmeyecektin, «el-aynanî tezniyen» demedi mi Peygamber? Allah bakma demedi mi? Sen nasıl gördün? Sen Allah’ın hududunu çiğnedin! Şimdi be­nim karşıma gelip açık seçik gezenleri mi söyleme­ye sana sıra geldi? Utanmaz herif! Sen Allah’a karşı saygısızsın. Onlara niye baktın, şimdi bana açık seçik geziyorlar diye milleti şikâyete gelmeye sana kim hak ve salâhiyet verdi? Huzurumdan çık!»

“Nerde gördün?”

“Baktım da gördüm.”

“Maşallah…! Allah, bakma! Diyor, sen Allah’ın hududunu çiğniyor­sun.”

“Hoca Efendi İstanbul’da çok açık seçik ge­zenler var.”

“Ey Müslümanlar! Ben görmedim, da­hası, açık seçik gezenleri görmedim.”

“Nasıl görme­din?”

“Bakmadım ki göreyim.”

İşte, Allah’ın hududunu çiğner, ondan sonra şöyleydi, böyleydi, açık geziyorlar diye başkasına hüküm kesmek ister. Nasıl isterse gezsin, sana ne vazîfe? Allahu Teâlâ bilmiyor mu?

 Bu zamandaki insan­lar sıcaktan bunalıpta açık gezecekler diye Peygamber buyurmadı mı: «Tasiyâtün ariyâtun mümilâtün mailât»[3] «âhir zaman ümmetlerim, giyinmiş oldukları hal­de çıplak gezecekler.» Peygamber aleyhissalâtü vesselâm bilmiyor mu? Gelen ayet nasıldır? «Bakma! Gözünü sakla!» Hutbelerde boş lakırdı söyleyip duruncaya kadar böyle emirleri bildirmek gerekir.

Bizimkilerin talimatı ne?

Geçen gün birisini dinliyorum, vaaz ediyor: «Kur’ân’a tabi olacaksınız, İslâm’ın yolunu gözete­ceksiniz.» Böyle söyleyip duruyor. Peki, şimdi biz desek ki millete;

“Karaköy’de okyanuslar aşan yüzbin tonluk büyük bir gemi vardır. Ey Müslümanlar! Selâmet isteyen o geminin üzerine çıksın. Oraya bineceksiniz, o gemi sizi selâmete çı­karacaktır.” Ve hepimiz oraya dalsak, bütün İstanbul ahalisi oraya binse; o geminin kaptanı olmasa, ben senin yüzüne bakacağım, sen benim yüzüme baka­caksın. İtip mi götüreceğiz, kürek mi çekeceğiz? Transatlantik yürütmesi kolay mesele mi?

Bunu ha­reket ettirecek kaptan lâzım.

Sonra, onu sevk edecek kaptan lâzım.

Gideceği isti­kameti bilen kaptan lâzım

Yolcularının her birinin nereye ineceğini bilen kaptan lâzım.

Herkesin hal ve şanına göre; o gemide onları yerli yerine durduracak, herkesin va­zifesini gösterecek kaptan lâzım. «Kur’ân’a tabi olun!» Kur’ân: deniz, deryadır.

ð  Nereden başlayıp nasıl yürüyeceğini sana talim edecek kimse lâzımdır.

ð  Hocaların hepsine, bütün vaizlere muallim lâzımdır.

ð  Onlara talimat gösterecek meşâyıh-ı i’zam lâzımdır.

ð  Onların teslim olacağı kimse lâzımdır.

Hep umumi olarak bir şeyler söyleyip duruyorlar. Yâhu! İşin neresinden başlayacağız? Ne yolla yürüyece­ğiz? Anlat bize bakalım. İşte anlatmak için bu söy­lediğimiz meselelere dikkat et. Yapacağın işi sana talim ediyor: Allah Celle ve Âlâ; «Bakma!» dedi, peygamber-i Zişan da haberini verdi. Böyle insanlar olacaktır, sen onların üzerin­de hâkim de olma. Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm, “Kâfirlerden gelecek demedi, “Benim ümmetlerimden” dedi, onlara “kâfir” de demedi;

 «Benim ümmetlerimden öyle kimseler gelecek, kırıla döküle yürüyecekler ve giyinmiş oldukları halde, o giyim­leri onları setretmez de sanki çıplak dolaşıyor gibi olacaklar» dedi.

Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm “onlar kâfirdir” demedi. Ama biz hükmü verecek kuvveti, salâhiyeti kendimizde buluruz, Hâşâ! O hüküm Allah’ın elindedir, senin elinde değildir. Asi olup kebâir sahibi olur, kebîre günah işlemiş olur lâkin kâfir denmez. Efradı, ailesini kumanda edeme­yen bir kimseyi, ümmetlikten tart etmeye, kâfir de­meye bizde salâhiyet yoktur. Nefsine mağlup olmuş, erkeği ona baş edememiş, muzdar, mecbur kalmış ve onu serbest bırakmış. Onda özür var, ötekisi za­ten özürlü. Binaenaleyh bu gibi yerlerde şimdiki Müslümanların çoğu kendilerini hâkim hesap edip hüküm keserler. Hâkim değiliz, abd’iz. Hâkimiyeti Allah bize verse bile, «Sen kullarımın üze­rine hâkimsin» dese bile, o hâkimin edep gözetip Ahkâmû’l Hakimin’e hükmü havale etmesi lâzım, «Hâkimler hâkimi sensin ya Rabbi! Bizim işimiz buraya kadar» deyip edep gözetmesi lâzımdır.

Şimdi sen, gözünü sakın. Sen, kendi nefsine de hâkim olacaksın, ayıplamayacaksın. Ayıp işleyen kimseye de bakmayacaksın. Bak, Peygamber ne güzel edep talim edi­yor, peygamberin vârisi olan evliyalar ne güzel yol gösteriyor; “Ayıp işlere bakma, şahit olma!” Biz bak­madığımız halde, işittiğimizde de kabul ederiz, nakl­ederiz, aynı zamanda haramın içerisine düşeriz. Onun için Allah bizi nefsimize bırakmasın, diyoruz. Nefis daima kötülüğe meyleder, kötülükten hoşlanır, nefsin işi bu;

Kötülüğü seyretsin,

Kötülüğü söylesin,

Kötülüğü işit­sin,

Kötülüğü düşünsün,

Kötülüğü emretsin.

Ebu Cehil’i söyledik.  Ebu Cehil’in hâlini söylerken biz onu ayıplamak kastıyla söylemiyoruz. Ebu Cehil’de netice itibarı ile bir insan, netice itiba­rıyla Allah’ın kulu. Onda da bir nefis vardı, bizde de bir nefis var. Yalnız biz, Ebu Cehil’i ayıplamak kastı ile değil, insanlara nefislerinin neler yaptırabileceğine dair bir örnek olarak göstermek üzere söylüyoruz. Ta ki biz de nefsimize mukayyet olalım, nefsi kendi havâsına bırakıp, keyfine yürütmeyelim.

Ebu Cehil, kendi nefsine çok düşkün bir kimsey­di. Kendi nefsinin bir dediğini iki etmezdi, onun em­rinde yürüdü. Binaenaleyh, öyle alışmış. Nefsi, Peygamberin huzurunda boyun eğmedi ve Ebu Ce­hil’i sürükledi. O kavmi içerisinde bir ceb­bar kişi idi, çok zorba bir kimse olarak hakkın kar­şısına çıkıp, batılı temsilde ısrar etti. Kendisini her şey saydı ve

 «Ben Hakkı Hakk olarak kabul etmiyo­rum, Hak kendimdedir.» Diyerek batılı Hakk görüp, Hakka kafa tuttu. Nefis onu sürüklüyor şimdi,

 «Bü­tün kuvvet bendedir. Ben elbette ki bu kendisini peygamber ilân eden kimsenin bu davasını iptal ederim. Onu bu yurttan izale edip, ortadan kaldırırım, bende bu kuvvet, bende bu şecaat var» diyerekten nefsinin davasına inanıp nefsiyle bera­ber yürüdü.

Şimdi bu hikâyeyi de Hazret benim kalbime veriyor,

 Bir defasında Huzur-u Peygamberiye’ye bir ka­dın geldi ve dedi ki;

«Ya Resûlullah! (S.A.V.), Bir rüya gördüm. İki aslan doğurmuşum. O iki aslan doğdukları anında, minare gibi bir ejderhaya hamle edip parçalayıp attılar.»

«Ey mümine!» diyor Peygamberimiz, «Sen iki evlat getireceksin ki, onlar dinin en büyük düşmanı­nı katledecekler. Senin rüyanın tabiri budur.»

Rüya­yı nasıl tarif ederse öyle çıkar, peygamber tabir ediyor. Hakikaten o kadın iki evlat doğurmuş. Evlatlar yetişip onüç – ondört yaşlarına geldiklerinde Pey­gamber aleyhissalâtü vesselâm müşrik orduları­na karşı yürürken, Cebrail Aleyhisselâm gelip emri bildirdi,

 Kü­çük ve genç kimseleri bırak manasına, «sakalı tarak tutmayanı askere alma» Bir o mana var, bir de sünneti seniyyenin üzerine inzal olan rahmet, inayet vardır. Bunlar hep öyle olduğu vakit­te, gökten melâikeler inzal olur. Öbürlerini kabul etmiyor. Bu emir üzerine, sakalı tarak tutanları ayırıp askere sevk ederken, o onüç-ondört sularında iki delikanlı peygamberimizin huzuruna gelmişler;

«Ya Rasûlallah! Bizi de yaz, bizi de gönder sefere, sizinle gazaya çıkalım» Peygamber-i Zişan buyur­muş ki:

«Ey evlatlar! Sakalı tarak tutmayan kimse­lere izin yoktur, siz durunuz.» Hemen onlar geri dö­nerek, çarşıya gidip demir taraklar almışlar ve biri böyle, biri böyle batırarak, huzur-u peygamberîye varıp;

«Bizim de tutuyor, ya Resûlullah!» dedik­lerinde Cibrîl-i emin ge­lip;

«Ya Rasûlallah! Bunlara izin ver, bunlar haki­katen sakalı tarak tutan aslanlar. Bunlar, o senin vakti zamanında rüyasını tabir ettiğin kadın müminenin getirdiği aslanlardır. Bunların vazifeleri var, bunları kabul et.»

Onları diğer sahabelerle beraber gönderiyor. Sonra onlar karargâhtan ayrılıp, «Nerde Ebu Cehil? Nerde Ebu Cehil?» Diyerek orayı burayı arayarak müşriklerin ordugâhına girdiler. Burada şurada diyerekten meşalelerle onu işaret ederken onlar zâhip olmuşlar ki, bize haber getiren askerler geldi. Çünkü peygamber Efendimizin askeri hep sünnet-i seniyye üzereydi. Orada sakalsız insan olmadığı için on­lar tahmin etti ki, bunlar bize haber getiren adamlar. Burada orada derken, o da «Kimdir, ne var?» di­yerek kalkmış. Bunların ikisi de kılıcı çekip, «al» diyerek, diğeri öbür taraftan «al»  diyerek onu vurup, düşürmüşler. Onların üzerinde olan heybetten, onların arkasına düşecek adam bulunamamış. Allah’ın onlara giydir­diği heybete bak sen. Yaş ile değil o. Cenabı Allah o tecelliyi giy­dirdi mi isterse bir karış olsun, titretir. İş çoklukta değil, Allah’ın inayetinin yetişmesindedir.

İbn Mes’ûd (R.A.), kendisi ufak tefek zayıf cüs­seli bir sahabe-i kiram idi. Sure-i Rahman inzal oldu­ğunda, Efendimiz mecliste onu okuduğunda;

«Bunu şimdi Kâbe’nin havlinde oturan Kureyş’e okuyacak kim var?» dediğinde,

Her sahabeden evvel o, «Ben varım, ya Resûlullah!» dedi. Peygamber-i Zişan onu bırakmış. Yine sual etti, ötekiler dururken yine o kendisini ileri takdim etti. Üçüncü defada izin verdi;

«Gelen ayât-ı beyyinâtı git ve oku! » dedi. O okuduğunda Ebu Cehil kalkıp da ona o gülle gibi eliyle bir tokat vurmuş. İbn Mes’ûd hazretlerinin kula­ğını koparmış, kan akaraktan gelirken, huzur-u peygamberîye yaklaştığında Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm onun o hâlinden mahzun oldu. Cibril-i emîn gülerek gelmiş;

 «Ya Cibril! Biz ağlar­ken bu gülmenin hikmeti nedir?»

«Ya Resûlullah o benim gülmemdeki hikmeti bilirsiniz» demiş. Onun hakikatini bilse de, izhar etmedi, bıraktı peygamber aleyhissalâtü vesselâm.

O muharebeye güçlü kuvvetlileri ileri sürdükten sonra, bu ufak-tefek İbn Mes’ûd’a (R.A.) sonun­da peygamber-i zîşan izin verdi.

«Şimdi sen mu­harebe meydanına yürü. Orada henüz ölmeyen küffardan kimse varsa, sen de onları katleyle, sen de o gaza faziletini alırsın» diyerek gönderdiğinde; Al­lah’ın hikmeti oradan buradan derken, bakmış Ebu Cehil dağ gibi yatıyor orda. Bak, Cenabı Hak ne yapıyor? Zebun eder, Cenabı Allah. Kim­se kendisini görmesin; kendim, ben kuvvetliyim, ben kudret­liyim demesin. Allah sonunda çok kim­seleri zebun eder.

O (Ebu Cehil), dev gibi yerinde yatıyor. İbn Mes’ûd Hazretleri yaklaştığında, ibtidâ elindeki mız­rakla uzaktan onu dürtmüş. Mızrakla dürttü­ğünde, baktı ki gözünü açıyor. Hiç kıpırdayacak hâli yok. O vakit doğru gelip göğsüne oturmuş. Gö­zünü açıp:

«Bu dağın üzerinde bir güvercin gibi ko­nan kimdir?» demiş. İbn Mes’ûd Hazretleri onun üzerinde çocuk gibi kalmış.

«Ben İbn Mes’ûd’um, senin kafanı kesmeye geldim!» demiş.

 «Senin çocuk oyuncağı gibi olan bıçak ile kesilmek için ben bu ensemi beslememişim. O elindekini at, o işi be­nim kılıç ile tamamla» demiş ve «O yetime söyle!» diyor.

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyîl aziym. Allah bizi nefsimize bırakmasın. Nefsin edepsizliği­ne bak. Nefse ön verme, seni ta oraya kadar çeker. Bak; nefsine uya uya, Ebu Cehil’i nereye dü­şürtmüş. Daha ne diyor:

«O yetime söyle!» diyor, peygamberi kastediyor. «Ebu Tâlib’in yetimi» dermiş. «Muhammed» diyemiyor. «Muhammed» İsm-i celîli metih olunmuş, şerefli kişi manasınadır. Onu diline getiremiyor «yetime söyle!» diyor. Allahûmme Âlâ Seyyidinâ Muhammed.

«Onun kalbine gelir ki; dünyadan gidecek zamanında, keşke onun yanında olsaydım, belki bana inanırdı, iman getirirdi. O ye­time söyle! Ben hayatta olduğumdan iki bin derece daha şiddetli ona buğz-u adavetle gidiyorum. Ona ben nerde inanırım?» demiş.

Nefsi ifadesine bak. Nefisteki habisliğe, melânete bak sen. Hepimizde var o nefis. Çok dikkat etmek lazım, «Sen daha söylenir misin?» diyerek kafasını kesmiş onun. Bak o ne gibi bir kimseydi? Ne gibi ululanıp kendi­sini gören adamdı? Cenabı Allah nasıl zebun et­ti?

İbn Mes’ûd Hazretleri onun koca kellesini yer­den kesmeye imkân bulamamış. Kucakta, sırtında torbaya koyup ta taşınacak hal değil. Başında koca demir miğfer de var, kulağından delerek bağlayıp, sürüye sürüye yokuşta epey zorlanmış. İnişte kelle de on­dan önce koşturur, onu koştururmuş. Bu hal ile giderken Cibrîl-i emin tekrar gelmiş: «Ya Resulullah! İşte o günde gülmemin hikmeti, bugün­kü bu manzara içindi. Cenabı Allah İbn Mes’ûd’a kulağa kulak da verdi, başı da ziyade etti» diyor.

İşte insan bu gibi kıssalardan hisse almalıdır. Nefsin hakikatine inmedikten sonra biz nefsin elin­den, şerrinden kendimizi gözetemeyiz, kurtaramayız. Bu gibi kıssaları bize bildiriyorlar ki, sen de ne var bilesin. Sendeki ejderhayı da bilesin. Şimdi burada yavaş durduğuna bakma, fırsat kolladığını bil. O nefsin seni sokup, seni zehirlemek için fırsat gözetti­ğini bil. Nefse her istediğini verme.

«He­men bir cigara yak, bir tütün sarıver » diye emrediyor.  Çok köylerde ne kadar var, sakallı dedeler; camiden çıkar, dışarıdaki kütüklere oturur ya kahveye girer;

«Sar yahu bakalım bir tütün. Bir bana bir de sana »

o ne oldu?

O, nefsine hizmet eden hizmetçi oldu. Dışarı çıkıp, yaptığı hizmeti berbat etti. Yani bu cigaradan da böyle olur mu? Hay, hay!

İmam-ı Şafi Hazretleri bir yavru çocuk görmüş. Öteki çocuklar oynarken o kenarda otururmuş:

«Oğ­lum, sen niye onlarla oynamıyorsun?»

«Ben ken­di halimi düşünüyorum, Rabbimin en ziyade gazaplandığı mahşer gününde başıma ne gelecek? Cehennemin ateşinin köpürdüğü o günde ne olacağım diye düşünüyorum» diyor. İmam-ı Şafi,

 «Yav­rum, sen yavrusun, sana öyle bir korku yok»

«Ya Şeyh! Ben görüyorum; annem odun­ları tutuştururken altına küçük oduncukları sıralıyor da büyükleri onlarla tutuşturuyor. Allah beni de o küçüklerle atmasın diye, ondan korkuyorum» de­miş.

İmam-ı Şafi Hazretleri der ki; «Büyük günahlar, küçüklerden başlar.» Küçük günaha alışa alışa, sen büyük günahlar işlersin. Sen küçük günahları işlemek­ten korkmuş olsaydın, büyüklere hiç yaklaşmazdın. Lâkin küçük günahtır, zararı yoktur diye ona cesaret bulup ta büyükleri işlemeye sana şey­tan ders veriyor. Sen gözünle harama bakmasaydın ondan kendini menetseydin, şeytan seni kolay kolay zinaya çekemeyecekti. Lâkin sen gözden ba­kışı küçük saydın da, onun zinanın postacısı olduğundan gafil oldun da,  Allah seni büyüğüne düşürttü. Ona fırsat verdin,  şeytan sana fırsat buldu.

Binaenaleyh, nefsine o tütün nedir? Deme. Tü­tün içmek bizim yanımızda haramdır. Lâkin ulemalar mekruh diyor. Mekruh, küçük günah manasınadır. Küçük günaha sen devam edersen, o küçük günahı ısrar ile üç defa tekrar ettiğinde büyük günah olur. Nefsinin seni mahkûm etmesine sebep olur. Tütün, onun için namaz kılan adama hiç yakışmıyor. Ehli nâr, cehennem ehli ona teşebbüs eder. Ağız­larından vücutlarından ateş çıkacak, ağızlarında ateş taşıyacak, dumanda gelecektir. Tütün içen kimseler ağızlarından ateş saçar, savurur. Ona mahkûm olan kimse bir defa o ateşin içine girecek;

«Sen dünyada ateşe doymadıydın, şimdi doyasıya gir» denecek. Bir defa oraya girmeden cennete gi­remezler. Şeyh Efendi Hazretleri:

«Tütün içen, bırak âlimi yedi başlı evliya olsa kurtaramıyor» dedi. Hocalar içi­yor deyip bana söz söyleme. O hoca nefsine tâbi olmuş, sen tâbi olma. Nefse kuvvet verecek, nefsi senin üzerinde hâkim kılacak her şeyden sakın. Ufak deme, kapı aralığında da o içeriye girer, ara­lık bırakma. Şeytan oradan içeriye sıyrılır, girer. Nef­se fırsat verme.

è Bu, bana da nasihattir,

è Size de nasihattir,

è Bü­tün duyanlara da nasihattir,

è Hacımıza da nasihat, hocamıza da nasihattir,

è En baştakinden en sondakine kadar,

è Bütün rütbe sahiplerine nasihattir.

Bu Hakk kelâmıdır. Her nefis sahibine muhkem bir nasi­hat vardır. Bunu tutan, ta dünyadan gidinceye kadar başka nasihat dinlemese de bu nasihat ona da yetişir. Peygamberin duasını tekrar edelim:

«Ya Rabbi! Bizi nefsimize bırakma, nefsimize fırsat ver­me»


[1] Nisa Suresi: 28

[2] Nur Sûresi: 30

[3] Hadis-i Şerif: Müslim, Libas, 125, Cennet, 52; Ahmed b. Hanbel, II, 223, 356, 440. Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s.103

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet