Tasavvuf Sohbetleri_11

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 11

Göztepe,  İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Medet ya Sultanül Enbiya, medet ya Sultanül Evliya…

Resmî bir heyet geldiği vakit, aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz «otur» diyinceye kadar sahâbe-i kiram kıyamda dururlardı. Oturduk­larında, başlarının üstünde kuş duruyor gibi oturup bir harekette bulunmazlar ve orada sakınıp oturur­lardı. Peygam­ber meclisine resmî gelen kimseler olmadığında serbest meclis idi. Çünkü sıkıntılı mec­liste ruh sıkılır. Ruhu sıkılan adam işe yaramaz. Vücuda bir zahmet verildiği vakitte, ne kadar da olsa ruha sıkıntı basar. Onun için, aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz mecliste, sahabe-i kiram’ı bast halinde, serbest bırakırdı. Şeyh Efendi Hazretleri Böyle söyledi bana,

“Bu asırdaki büyük evliyalara geçmiş evliyalara verilmeyen do­kuz büyük keramet verilmiştir.”

 Ecami Keramet. Bir tanesi Aleyhissalâtü vesselâm Efendimizin oturduğu her mecliste hazırdılar. Her hadîs-i şerîfi peygamber-i Zişan’ın ömrü saadetinde telakki edip işittiler. Bu asırda yaşayan büyük evliyalara bu keramet var. Bunlar geçmiş asırdaki evliyalar gibi değildirler. Onun için Şeyh Efendi Hazretleri, dokuz büyük keramete sahip olan­ların başında gelir. Sultanu’l evliya şeyhimiz Abdul­lah Dağıstanî Hazretlerine kırk sene hizmet yapan hadimi der ki;

“Ya Hazretü’l üstâd, sizin hakkınızda sohbet istiyorum. Sizin makamınızdan söz söyleyecek kimse isterim”

«Arama, Ya Ebû Bekir! Arama, bulamazsın. Belki Sahib’in zamanında, o da şüpheli»

Şeyh Efendi Hazretlerinin makamın­dan konuşacak, ya aynı derecede, ya da daha üs­tünde olacak hiç bir veliyullah yoktur ki, Hazret’in membaına muhtaç olmasın.

Abdurrauf-u Yemânî Hazretleri Şam’a geldi. O, evliyaların reisi olan zattı. Şeyh Efendi Hazretlerini ziyarete geldiğinde tercümanla oturmuştu. Sonra bizim sultanımızla konuşmak istediğinde, Hazret konuşmaya başlayınca, tercüman şaşıp ne söyleyeceğini bulamadı. O,

«Bırak» dedi, «Seninle biz konuşalım.» O, Hazretle bir lisanla konuştu ki, kimse anlamaz. Bir defasında Hazret dedi ki;

«Her lisandan, yı­lanın lisanını da bilirim, kurdun, kuşun lisanını da bilirim, her insanın lisanından da bilirim.»

Hazret ile Abdurrauf-u Yemânî Hazretleri konuştuktan sonra giderken, onunla gelen zat, Hazreti Şam-ı Şerifin Muhacirin mahallesinde Mevlîd-i Şerîfe davet ettiler. Orası Şam-ı Şerifin kibar bir mahallesi. Bizim Hazret, Ebu Bekir ile yolda gidiyor­larmış. Şeyh Efendi Hazretlerinin sanki adımları ağırlaşıyor, yürüyemiyormuş,

 «Ebu Bekir» demiş, «Benim ayaklarım yürümüyor gibi oluyor, şimdi yürüyemeyecek hale geliyor. Bazı insanlar rüyada gö­rür, yürümek ister de bir türlü yürüyemez. Ben öy­le hale geldim» demiş. O,

 «Ya Hazrete’l üstâd! Size Şeyh Şerâfeddin Hazretleri ne dedi? Demedi mi, Abdullah Efendi, hiç kimsenin arkasından gitmeye­ceksiniz, onlar size gelir.»

 Yani, sen mürit değilsin, muratsın manasınadır. O, vâris-i Muhammedîye has olan sıfattır. Mürit değilsin, muratsın, istenen­sin, isteyen değilsin, istenen makamdasın.

 Ebu Bekir, «Hazret oradan döndü» diyor. Böyle sıfata sahip olan, murat olanlardandı Hazret. Zaten, o mertebede bulunan bütün büyük evli­yalar kendileri gibi bırakıp geçip giderler. Hiç bir şey bırakmadan geçip giderse, onun kıymeti çok düşer. Kendi yerine ikame edecek kimse olacak. Peygamber aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz gitti, yerine Sıddık oldu. Onun lisanından konuşa­cak kimse olmazsa ne kıymeti olacak? Onun yerine oturacak bir kimse olması şarttır. Onların kemalindendir, onlar kısır değil (hâşâ) özdür. Kendinden sonra, kendinin yerinde onun lisanı ile konuşa­cak kimse bulunmazsa, o veliyullah noksan gitmiş­tir, mürşitlik payesinde değildir. Onların nazarı taşı da söyletir.

Onun (Şeyh Şerâfeddin Hazretleri) yetiştirdiği, mabeyne’l mağribi ve’l maşrığın arasında olan, on­dan feyiz alan mürşid-i îzam var. Lâkin onların içerisinde sırr-ı âzam kendisine verilen Lâ şek ve lâ şüphe Şeyhimiz Hazretleridir.  Hazretten kaç kişi de ders al­dıysa, izin aldıysa, hepsi de arkasında halife bırakmadan geçip gittiler. Aslî membaından Hazreti üstadımızda olan irşat kemâli ile daha Sâhib’e kadar o lisan muhakkak devam ediyor. Sahip geldiği vakitte böylece işi teslim alır. Bu Tarikat-ı Aliyye’nin, bütün Nakşibendîlerin hakikatini kalplere iletmeye vazife ona ait­tir. Sahibüzzaman zahiri ıslahata memurdur. Kalplerin ıslahatı Hazret’e aittir, tevfik Cenabı Allah’tan.

Şeyh Efendi Hazretleri öyle buyurdu;

“Bast hâli Allah ve Resulüne sevgilidir.”

  Bast hâli nedir?

Rahat etmek, kalbinin ferahlı olması, kalbine sıkıntı vermemek, kimseye de sıkıntı vermemek. Evde ol­sun, mecliste olsun, işte olsun, güçte olsun, böyle bir insan kendini genişlikte bulur. Herkese genişlik verir, daima rahat olur. Bast hâli kalbin ferahlığını gösterir. Kalbi rahat olan bast hâlinde olur, geniş olur. Asık suratlı insanları ise Allah ta sevmez, Peygamber de. Yüzünün daima her halde güleç olması, Allah’tan razılığına delâlettir. «Abusan Kamtarirâ», cehennem ehlinin sıfatı abustur. Abus olma, Cen­net ehlinin daima yüzünden ferah, sevinç nişanı ge­lir.

ù  Ehline öyle ol,

ù  Komşuna öyle ol,

ù  Talebene öyle ol,

ù  Askere öyle ol,

ù  Memura öyle ol,

ù  Herkese karşı öyle ol.

ù  Güleç ve geniş ol,

İçin dar olmasın. Ne ka­dar genişlemek istersen, Allah daha genişletir. Sen neye ferah edeyim dersen,

L  Neye ferah etmeyecek­sin?

L  Abus olmaya ne sebep var?

L  Asık suratlı olma­ya,

L  Ters muamelelerle incitmeye ne se­bep var?

Herkese kendini sevdirmeye fırsat varken, herkesin buğzunu kazanmaya, herkesi kendinden nefret ettirmeye ne sebep var? Serbest dur, mutlu ol.

Neden?

Yâhu, Cenabı Allah seni ne kurban­lık hayvan yarattı, ne haşarattan yarattı, ne de vah­şi hayvan yarattı, şükret! O hayva­nattan ferahlı olmayan bir tanesi var mıdır? Belki hepsi ferahlıdır. Mükerrem olan, âdemoğlunun hizmetine tâyin edildiğinden dolayı ferahlıdır. Kırbaçla dövseler bile, Al­lah ve Celle’nin mükerrem kıldığı âdemoğlunun hiz­metine, Allah bizi tayin etti, diye memnundur onlar. Kesip yediğimiz hayvanat; Cenabı Mevla, müker­rem kıldığı âdemoğluna, bizi rızık kıldı diyerek, memnuniyetle kendilerini takdîm ederler. O şeref, bi­ze yetişir, Cenabı Mevla bizi halk eyledi, biz Habibullah hürmetine yaratıldık, diyor onlar. Böylece, memnuniyet izhar edip şeref sayarlar. Nerde kaldı senin halin?

 Âdemoğluna, insana, Allah (C.C.)’ın giydirmiş olduğu şerefi kimse giymedi. Minel-ezeli ile’l ebed hiç bir mahlûkat giymedi. Cenabı Allah sana giydirdi­ği şerefi, şeref libasını, hiç bir mahlûkatına giydir­medi. Nasıl ferah etmezsin, yahu? Neye abus duracaksın? Dünyanın ıvır zıvırı bitmez. Bu dünyanın o, tatsız tuzsuz işleri olur da onları sen kendine hüzün sebebi yapma. Allah sevmiyor onu,

Neden sevmiyor?

 “Ben bu kuluma minel-ezeli ile’l ebed bu kadar şerefât giydireyim de, Benim verdiğim he­saba gelmez bu şerefi hatırına getirmesin, dünya için mah­zun olsun, o kuldan razı değilim” der.

Ortalık böyledir, ortalık şöyledir… Sen Allah’a bak, sen Allah’ın sana verdiğine bak, Elhamdülillah de. Minel-ezeli ile’l ebed, Elhamdülillah. Kula baş­ka söz söylemeye mahaliyet yok. Lisanını yalnız El­hamdülillah ile meşgul et. Başka söz konuşma sen. Söyle, daima Elhamdülillah, daima Elhamdülillah, Elhamdülillah. Gönlün açılsın, hayatın tatlılaşsın. Elhamdülillah dedikten sonra tat bulursun. Elhamdülillah dedikten sonra hüzün keder gider, bast hâli gelir, sıkıntılar alınır. Onun için mahşer günü olduğunda, ilk çağrılacak olan Hammadûn’dur de­niyor. Onlar her hallerinde hamd eder, Elhamdülillah,  der. Allah, Celle ve Âlâ seni âdem evladından yaratmış. İstida mı verdin; hayvan yap, insan yap diye? Yok. Allah’ın mâ hâze, Fazl-ı Keremi ile bize bahşettiği rütbe bu.

«Tefekkürü saaten, hayrun min ibadeti sebîne sene.»[1] Peygamber Aleyhisselâtü vesselâm, “Bu gibi hikmet membaına dalıp düşünmesi, yetmiş sene nafile ibadet etmekten Allah’a daha sevgili diyor”

Neden?

Çünkü bu gibi fikir kalbine Allah muhabbetini açar. Allah’ın muhabbeti açıldıktan sonra, ya­kınlığın artar.

Allah’ın muhabbeti ne zaman artar?

 “Daima Elhamdülillah” dediğin vakit artar. Sağa dönersin nimet, sola dönersin nimet. Her taraftan Allah’ın nimeti üzerlerimize yağıyor. Elhamdülillahı içten söy­le, ağzından değil, kalbinden söyle. Hadsiz ve hesapsız nimetinin ve lütfünün içerisindeyiz. Nereye baksak, nimetin içerisindeyiz. İşte insan onu bildiği vakit ferahlıyor. Neşeli insanı, ferahlı insanı Allah seviyor, ona bast hâli derler. Kabz hâli, bütün zulmetlerin membaıdır. Avam onun içinden çıkamaz, onda kurtuluş yok.

Onun için Mahşerde ilk olarak münadi nida eder, «Hammadûn gelsin!» Hammadûn dediğimiz, hani böyle Allah’ın nimetine ferah edenlerdir. Biz ferah edersek, Allah’ın nimeti ile ferah edeceğiz.

 «Nerde her zaman Benim nimetimi unutmayan ve bana her hallerinde hamd eden kullar nerdedir?» diye çağrılır. Onlar kalkar, toplanır. Ne hesap var, ne kitap var, onlar hamd kapısından cennete girer. Mahşer halkı orada beklesin.

Şeyh Efendi Hazretleri buna dikkat etmek için söylüyor. O, dokuz büyük keramet kendisine ve­rilen evliyadan. Dokuz büyük kerametten bir tanesi, Peygamber-i Zişan nübüvvetle gönderildiğinden iti­baren hangi mecliste bulunduysa onların ruhani zerresi, peygamberle beraber bulundu. Şimdi hayat­ta bulunan büyük kerametleri olan o büyük evliya­lar, peygamber-i Zişan ümmetine hitapta bulundu ise o hitaba onlarda şahit olup kalplerine yazdılar.

«Ben» dedi, Şeyh Efendi Hazretleri, «Bütün Peygamber Efendimizin meclislerinde Sahâbe-i Kirâm-ı öyle serbest olarak gördüm.»

 Peygamber meclisi insanı sıkarsa oraya adam gelir mi? Hazret, hi­kâye etti. Bir defasında Resûlullah mecliste üzüm yiyormuş. Salkımı tutup ağzıyla topluyormuş. Dışarıdan bir Sahâbe-i Kirâm gelip,

 «Ya Ra­sûlullah! Yahud’dan bir tâife, bir heyet geliyor» de­diğinde Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, he­men o üzümü oraya koyup yukarı kaldırtmış. Ken­disi sakal-ı şerifini düzeltip, tacını, hamâmesini ba­şına koyup, resmi olaraktan oturdu, diyor. Bütün Sahâbe-i Kirâmlar da resmî olarak ayakta durdular. O gelen heyet içeri girdi, Rasûlullah sallallahu sleyhi vessellem izin verip «oturun» dedi. Onlar oturdu­lar. Sahâbe öyle duruyor. O gelen heyetin kalplerine daha İslâm’a girmeden merhamet düştü. Dediler ki.

«Ya Muhammed (S.A.V.), Sahâbe­lerine söyle, izin ver otursunlar.»

O kadar Sahâbe-i Kirâma onların merhameti kalplerinin açılmasına ve imanın kalplerine girmesine bir yol açtı. Mühim olan bir noktadır bu.

«Yâ Resulullah, ayakta du­ranlara izin ver, otursunlar.» dediklerinde, Aleyhissalâtü vesselâm izin verdi ve oturdular. Onların huzur-u merhamet etmeleri, saygı göstermeleri, kalplerine imanın işlemesine neden oldu.

Peygamber-i zîşan üzümü indirdi, onlara tak­dim edip sonra üzümü alttan alta yemeye başladı. Teklifsiz, insanların yanında yediği gibi yemedi. O gelen heyetin reisi demiş ki;

«Ya Muhammed (S.A.V.) , üzümün bu üst tarafındaki taneler daha olgun, daha tatlı, neden oradan yemiyorsun da, al­tından topluyorsun?»

Orada bir hikmet var, gizli bir hikmet daha var. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz buyurdu ki,

«Bizim sonumuz hayatımızın en tatlı günü,  Rabbimize kavuştu­ğumuz gün olsun.»

Birinci hikmet; sen, sen ol, senin en tatlı günün dünyadan çıktığın gün olsun. Değil mi ya? Bundan önceki tatlılığın, o gün zehir olursa ne kıymeti var? Bütün dünyadaki tatlıların, ettiğin zevk-ü sefanın, salta­natın, son günün zehir olduktan son­ra ne kıymeti var? Sen gayret et ki son günün tatlı olsun. İşte yiğit odur. Ne istersen topla, yap, ne istersen ye, iç, giy, uyu, yaşa, son nefesi tatlı getirebiliyor musun? İşte odur. Tatlı getirmedikten sonra son günün zehir olduktan sonra o hayatın hepsi zehir olmuş, zehirlenmiştir. Biz tatlı tarafı, akıbet güzelliğini is­tiyoruz. Önceleri tatsızda olsa, hayatın bütün cilveleri ile tatsızda yaşasa son günün tadı için insan bunların hepsine katlanır, bunlar hiç gelir.

Ey mümin! Sen son gününü tatlandırmaya bak. Sen gittiğin vakit varsın ağlasınlar, zararı yok, sen o vakit gül. Araplarda bir atasözü var:

«Ey insan, doğduğun zaman ağlarsın lâkin etrafında­kiler güler. Ey insan! Bir günde dünyadan çıkacağın gün gelecek,  dikkat et, o gün sen ferahlı olasın, gülesin.»  

O çocuk doğduğu andan itibaren cıyak cıyak diye nasıl ağlar, ama ev ehli ferahla güler, o ise iyice çağırır, ağlar. O yavru ağlarken etrafın­dakiler güler, çok hoşlarına gelir. O gün dünyadan ayrıldığın gün senin ehlin ve etrafındaki­ler ağlayacaklar, dikkat et ki sen gülesin. Nitekim sen ağlarken, onlar gülüyor­du. Son gününü zehir etme, hayatının sonu tatlı olsun, Mevlâ’mıza kavuşacağımız gün tatlı olsun. Biz ona gayret ediyoruz, bu birinci mesele. Bir de Aleyhissalâtü vesselâm dedi ki;

«Bu tanelerin olgun ve daha tatlı olduğunu biz­ de biliyoruz, lâkin biz Müslümanlar olarak ikram sahip­leriyiz. Şimdi biz buradan yemeye başlarız ki, eğer bizim üzerimize bir misafir gelecek olursa, tatlı tarafı kalsın, geriye kalanı takdim edelim.» diyor. Biz kendi canımıza onu tercih ederiz. Zararı yok, o kadar olgun olmasa da biz sonundakileri yeriz. Ol­gun tarafı kalsın diye, baş tarafı yemeyi tehir ederiz, diyor. Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın tâlimine, irşadına bak.

Kendi derecesinde tutmak iman derecesidir. Ondan aşağıda iman olmaz. Bir ondan bir bundan olsa, gelen kimseye ikisinden de bulunur. Lâkin bundan ileri makam; en güzellerini mümin kardeşine bırakması, öbürlerini kendi yemesidir. Sa­kın sofraya oturduğum vakit çorbayı benim önüme iteleme. Hocanın dişleri yok, çorbayı o içsin, etleri ben yiyeyim diye etrafına dalma, anladın mı? Öyle yapan çok kimseler var, kendisi etli-tatlı olanları yer. Peygamberin ahlâkına bak. Talim-i irşadına bak sen!

«Eddebeni Rabbi ve ahsene tedibi»[2] «Beni Rabbim, insan edebinin en yükseği ile edeplendirdi.» Rabbim beni edeplendirdi diyor. Peygamber edebi ne güzel söylüyor: “Üzerime gelen bir kimse olursa, olgun olanı saklayıp öbürlerini ben yiyorum” diyor. İhsan makamı; kendisine mümin kardeşini tercih etmektir. Nerde o ahlâk-ı peygamberî? Nerde o Sahabe ahlâkları? Şeyh Efendi Hazret­leri onu da söyledi. Bir Sahâbe-i Kirâm, kölesine bir sofra teslim edip demiş ki;

“Filan Sahâbeye var, o çok muhtaç haldedir, bu sofrayı ona götür ver.”

 Köle gitmiş oraya, kapıyı çalmış;

“Bunu benim seyyidim gönderdi, kabul edesiniz.” O zat demiş ki;

“Her ne kadar be­nim buna ihtiyacım olsa da, benden muhtaç şu karşıki kapıya git.” Köle,

“Ya âhi! Beni sahibim sana gönderdi, oraya göndermedi.” Sahâbi,

“Olsun oğ­lum. Benden daha muhtaç varken bunu kabul ede­mem. Oraya götür boşuna ısrar etme.” Köle mec­buren gitmiş, sofrayı o tarif edilen yere götürmüş, demiş ki;

“Sahibim bunu size gönderiyor, kabul edin.” O da,

“Benim ihtiyacım olsa da, şu ileride bizden daha ziyade muhtaç olan var. Ona götür, o varken ben kabul edemem.” Köle,

“Sen muhtaç iken niye almazsın.” dediğinde, “O benden daha muhtaç, benim yaşamamdan onun yaşaması daha efdal, ben ölsem de zararı yok, o ölmesin” cevabı­nı almış.

Ne kadar söylense çare yok. Oraya gö­türmüş o da almaz. Üçüncüsü, dördüncüye; dör­düncüsü, beşinciye; beşincisi, altıncıya; altıncı, yedinciye; bu tertiple otuzdokuzuncu kapıya gel­miş. Otuz dokuzuncu kapıda, o nefis sofra ile oradan oraya, oradan oraya giderken yorulmuş. Bu kapıya geldiğinde;

“Bunu alıver, kurtar beni bu yükün al­tından.” demiş.

“Yok alamam. Ben muhtaç olsam da daha muhtaç olanı var.” Köle;

 “Kimdir o, teslim edip kurtulayım?” O, “işte orda, o kapıya gi­deceksin.” O kapı, ilk başlangıçtaki kapı, kırkıncı kapı. Oraya geldiğinde, tamam oldu. Köle, bakmış ki o hane sahibi emaneti teslim etmiş. Son­ra ikinciye vardığında o da, ikinci, üçüncü, kırk Sahabe birbirlerini ileri tutaraktan, o sofradan bir lokma almadan Mevlâ’sına ulaştı. Din, böyle geldi. Peygamber böyle edep talim etti. İslâmiyet, insaniyetin kemali manasınadır. İnsaniyet kemalini İslâm’da bulur, İslâm’ın dışında bulamaz. O anlatılan söz, birinci olarak; Sahabelere mer­hamet etmeleri ve peygambere «oturun» dedirtmesi. İkincisi bu söz kalbe dokunmuş, orada Yahudilere iman tesiri başlıyor. Hz. Ebu Bekir, o mecliste hazır iken demişler ki;

«O mu senden büyük, sen mi ondan büyük­sün?» Sıddık, demiş ki;

 «Benim ömrümün günleri ondan çok, lâkin Sultanu’l Enbiyâ benden hesapsız büyüktür.»

Onların sorduğu sual, hangisi yaşta bü­yük? O, «Günlerim çok» diyor. Benim yaşım daha büyük demedi de, benim hayatımın günleri onunkinden daha fazladır. O bizden, bütün kâinattan büyük­tür, demiş. Sonra demişler ki:

«Ya Muhammed, biz işitiyoruz ki senin Sahabelerin namaz kılarken kalplerine bir sürü havâtır geliyor. Hâlbuki biz ibadet ederken, bizim kalbimi­ze hiç bir havatır gelmiyor.»

Peygamber Efendimiz; «Ya Ebu Bekir! Sen cevap ver» demiş, böyle dediğinde, o yahudiler kendi kitaplarında aleyhissalâtü vesselâm Efendimizin vasıflarını gördüklerinde, Hz. Ebu Bekir’in vasfı da zikrolunmuştu. Peygamber-i Zişan bazı defa onun cevap vermesini de emretti­ği kitaplarında yazılıdır.

 «Ya Ebu Bekir! Sen cevap ver» dediklerinde o ya­hudiler ondan da bir kuvvet aldılar. Hz. Ebu Bekir;

 «Ey Yahud!» demiş «Hırsız viraneye mi gelir, yoksa hazineye mi gelir?» Tabii ki karanlıkta ahırda ne yapacak, onun içerisinden gübre mi topla­yacak, hazineye gelir elbet. İşte sizin kalpleriniz şeytanın ahırıdır. Girip çıkıyor, girip çıkıyor, onun içerisine her necaseti atıyor. Sizin kalbinizden almaya neye gelecek, ne var?

İman mı var?

İslâm mı var?

Marifet mi var?

Sizde marifet olsa, zaten Müslüman olacaksınız. Sizde ilim namına, irfan namına zerre olsa, siz bu Peygam­berin ayağına düşeceksiniz. Ne var, sizin kalbiniz­de? Fışkı almaya mı gelecek şeytan? Elbette bizim kalbimize gelecek. Bizim kalbimizde iman, İslâm ve marifet cevherleri vardır, onu çalmaya geliyor.» Sonra dediler ki;

«Ya Muhammed, bize ruhtan haber ver»

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي

Estaîzübillah «ve yes’elûneke anir-ruh küli’r-ruhu min emri Rabbî»[3]

“Sana ruhtan sual ederler de ki; ruh, âlem-i emirdendir.” Cenabı Al­lah’ın bir emridir ruh. Boş tarif ve tabir yapmadı, çünkü tarif yapmış olsaydı, onlar kani olmayacaktı.

Neden?

Çünkü onlar bir fincan getirdiler, bu fin­cana bir denizi dök, dediler. Fincana deniz girer mi? Ruhun hakikatini istiap edebilecek halde mi on­lar? Onun için bir kelime ile bağladı, “ruh Rabbimin emridir” bundan ibaret. Başka tarif imkânsız­dır,“sana başka türlüsünü anlamak yok zaten, ey insan!” Diyor. Ruhun hakikati açılıncaya kadar sen kendini bilemezsin. Ruhun hakikati sana açıldığı va­kitte ki, onu sözle ifade işte ondan «Allah’ın emrin­den bir emirdir» kelâmından ibarettir. O zaman Mev­lâ’nın marifetine, Allah’ı bilmeye bir yol açılır.

Bu meseleyi ne için söyledik?

Peygamber aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz, Sahabe-i Kiramı bırakırdı. O gün gelen yahudîlerin böyle ayakta res­mî duran Sahabelere merhamet ederek bu birkaç meseleyi sorup onun hakikatlerine erişmekten kalp­lerine iman nuru açıldı, hidayet yetişti. Bu, İslâm ile müşerref olmaya kâfi geldi. Peygamber Aleyhisselâtü vesselâm, Allah-u Zülcelalin bütün kâinattaki mümessili makamındadır. Ona verilen rütbenin hakikatini Allah’tan başka kimse bilmez. Bu mecliste Allah’a muhabbet, Resulüne muhabbet hâsıl olup kalpler dirilir.

İstanbul’da işimiz bitmedi, çok iş var daha. Böyle üç kişiye değil, milyonla insanı pervane gibi döndürecek cezbe kuv­vetiyle de geliş var buraya. Allah Celle ve Âlâ bu kullara varlığını bildirecek, varlığından haberdar edecek. Şimdi kapkaranlık bir dün­yada yaşıyoruz. Ne kadar güneş var desek de millet kabule yaklaşmıyor. «Öyle şey mi olur? Güneş nerde? Biz öyle şeyi kabul etmeyiz» derler.

Allah Celle ve Âlâ’nın varlığından daha kuvvetli zahir olan bir varlık var mıdır? Bütün varlık Onun iken, Onu inkâr ne demektir? Cahilliğin son raddesidir. Bütün varlık Onun iken, Ona nasıl yok denir. İş­te, Allah Celle ve Âlâ kendi varlığından haberi ol­mayanları bu kadar milyonlarca insanın üzerinde tasarruf sahibi olacak bir kimse, bir tek adamla haberdar edecektir. İlâhî kuvvete bak ve Cenabı Mevlâ’nın bir kuluna ne gibi salâhiyet vereceğine bak sen. Bir tek adam, Allah’tan haberdar olmayan bütün mahlûkata, «Allah var, Allah Hakk» dedirtecek. O, vaktin sahibidir, o vaktin sahibi gelmedikten sonra hiç kimse,

Bu insanlara bir şey anlatmaya muktedir olamaz,

Bu insanların dağınıklığını toplayamaz,

Perişanlığını dü­zeltemez.

 İmkânı yok, illâ o zata bakıyor. Cenabı Allah onun şahsında İslâm güneşini doğduracaktır. O doğmadıktan sonra, bu güneş doğmayacak, bu ona has. Cenabı Allah «Elestü birabbiküm kâlû belâ» gününde herkesi bir vazife ile vazifelendirdi. Bu âlemde herkesin bir rolü, bir devresi vardır. Se­nin yaptığın hizmeti ben yapamam. Sen ona biçilmiş kaftansın. Sen o rolde zuhur eder, görünürsün. Her bir kimsenin yapacak hizmetleri var başkası yapamaz. Elestü birabbiküm kâlû belâ’da bir kişi, vaktin sa­hibi olan Hazreti Mehdi, Allah’­tan haberi olmayan bütün kavmi Allah’ın varlığından ha­berdar edecektir.

Cenabı Allah insana varlığını bildirecektir, «Ben var mıyım veya yok muyum?» Sahip onun için gelecek. Sahibin vazifesi birdir: bu insanları ey insan! Haberin olsun diyerek kendilerini yaratandan haberdar etmektir.

Geldiği anında onların kalbine o marifetten açılacaktır. O marifet ki, bir milyar insan o adamın üzerine seferber olsa, onun kal­bine şek şüphe atamayacaktır. Bir şeytan, iki şey­tan değil, yüz bin şeytan bütün kuvvetleriyle o ada­mın üzerine yürüseler, onun kalbini sarsamayacaktır. Kalbine şek şüphe düşüremeyeceklerdir, o de­recede kuvvet aşılayacaktır.

Hazret Mehdi’nin kuv­veti bütün insanları öyle bir haberdar edecek ki, şeytanın tesiri nerde kalacak? O şeytan diz üstü oturacak, ”Ebeden İslâm var, bu dini karartacak zulmet yok” diyecek. Gün öyle bir açılacak ki elektrik ışığına bile hacet olmayacaktır. Sahibin zamanında her ev­de zikrin nuru parlayacak, zikir kuvveti ne kadar­sa o kadar nur parlayacak. Her zikrin, her tespihin türlü türlü rengârenk nurları çıkacaktır. Bir renk de­ğil, onlardan maa­da şimdi görünmeyen diğer renkler çıkacak. Bizim gözü­müzün alamayacağı çok renkler var, o zaman rengârenk nurlarla gecenin şenliği gündüzde olmayacaktır.

O zaman Al­lah’tan haberdar olan o kavmin gözüne uyku girer mi? Onlara uyuklama var mı? İnen çıkan nurlarla geceleri gündüz­lerinden daha şenlikli olacak. Bu dünya, mağripten maşrığa nurlanacak. Öyle gün­ler geliyor.

 Ey müminler! Mahzun olma, içini dar tutma. Rabbimiz Celle ve Âlâ bizi sevindirsin, ge­ce gündüz onu bekliyoruz. O yolcu ne zaman gelecek, ne zaman Mevlâ’dan haberdar edecek, daha haberdar değiliz. Haberdar olsak, hâ­limiz böyle olmaz. Allah’tan haberimiz olsun. Tevfik Allah’tan. O günkü gün emaneti, Sancağı Şerif-i buradan almak için hepsi ufka basan küheylan atlara binili ola­rak buraya gelecek. Bu boğazın içinde Sancağı Şerif-i bekleyen bir veliyullah var, bir de cin karargâhı var ki ucu bucağı bulunmaz. Mukaddes emanetleri himaye için orada dururlar. Yedi düvelin, yetmişyedi düvelin askeri gelse oraya yaklaşamaz. O emanetleri, Sancağı Şerif-i teslim alırken yedi defa;

 “Tûba, sümme tûba, sümme tûba,”; “Ne mutlu o meşhedin (sancağı şerifi) altında hazır olacak kim­selere” denir. İnşallah ya Rabbi! Niyet ettim o zamana hazır olmaya. Bizi haberdar eyle.

Elhamdülillah, Elhamdülillah ve Şükrüllah.


[1] Hadis- i Şerif: el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 278; Aliyyü’l-Kari, el-Esraru’l-Merfua, 175. Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 4: 409 (Kitâbu’t-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1: 78.

[2] Hadis-i Şerif: Suyuti, el Ca-miu’s-Sağîr 1/14

[3] İsra suresi: 85

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet