Tasavvuf Sohbetleri_12

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 12

1981,  Sultan çiftliği, İSTANBUL

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bismillâhirrahmanirrahim: Allah, Besmele-i şerife olan ulûm hakikatinden bizim kalplerimize de versin. Sahib’in zamanında «Bismillâhirrahmanirrahîm» ile olan tecelliyi o za­manda yaşayacak olan bütün ümmet-i Muhammed, bu şimdiki teknikçilerin rüyalarında bile hayal ede­meyecekleri işleri göreceklerdir. Şimdiki teknikleri kendilerine çok yüksek görünüyor. Bundan ileri bir teknik terakki düşünemiyorlar, bundan ilerisini akıl edemiyorlar. O zamanda bu Cenabı Allah’ın Bismillâhirrahmanirrahîm’e tahsis etmiş olduğu rahmet tecellileri ile harika işler, mucizeli kerametler bütün millete göründüğü vakit; o zamandaki insan­lar bu tekniği adeta roket süratinin yanında karınca­nın debelenmesi gibi sayacaklardır. Besmele-i Şerife has olan o kadar manevi kuvvet membaları, inayet membaı açılacaktır. Eskiden dükkân sahipleri perde indirir, içerde ya yatar, ya camiye gider, ya evine dönerdi. Böyle olduğu gibi evliyaların hepsi evvelden ayan olarak görünürlerdi, şimdi böyle setirlerini perdeleyivermişler.

Neden?

 Alış-veriş çok durgun. Hazret bana hikâye etti:

«Şâm-ı Şerifte camide halvet ve riyazette bulunuyordum. Bir gün orada hizmette iken Ekabirru’l Ricâlden büyük Evliyalardan olan Selâhaddin-î Mağribî Hazretleri oraya hâzır oldu. «Bende hal var o zaman » diyor, Şeyh Hazretleri. Dedim ki;

«Nedir bu sizdeki mürüvvet kıtlığı? Sizde hiç mürüvvet namına bir şey kalmadı mı? Neye gizlenip duruyorsunuz?»

Ebu Bekir de yakında otururmuş. Ebu Be­kir! Git içeriye, bizim aileye söyle, çayı hazır etsin, diyerek onu oradan savdım. Ondan sonra böyle söylediğimde Selahattin-î Mağribî Hazretleri dedi ki:

«Ya anî! Bize, bizim sözü dinleyecek ve kabul ede­cek yerinde bir kimse gösteriniz biz meydana çıka­lım. Kalplerine tesir edecek bir kimse gösterin ona göre bizdeki ulûmu meydana dökelim!»

O vakit Şeyh Efendi Hazretleri öyle söyledi:

 «Nâzım Efendi! Bırak ulema sınıfını. Ulema sınıfın­da tesir sıfır, zaten sıfırın altına da düştü. Ulema­nın ilminden millete hidayet vesilesi olacak kuvvet büsbütün düşmüştür.»

Ulemaların milleti bu akın­larından kurtarıp Hakk canibine döndürmeye ilmi kudretlerinin de artık bir gücü kalmamıştır, sıfıra düşmüştür. Bir defa Mısır’a gitmiştim. İskenderiye’de bir genç âlim benim yanıma yaklaştı.

«Nerdensin?» di­ye, bana sordu.

«Şam’dan geliyorum» dedim.

 «Bu İskenderiye’de yüzellibin Ezherî âlim vardır» dedi.

 Bir Ezher âlimi buraya gelirse bizim âlimler dut yemiş bülbül gibi mahpus kalırlar. Onun yanında konuşacak bir cümle bulamazlar. Ezherî âlimler öyle kuvvetli âlim; Mısır ehlinin hem lisanları, hem okumaları itiba­riyle onların ilmi ve hafızası da, natı­kası da, dilleri de kuvvetli. O vakit dedim ki:

 «Maşallah! Hem sana, hem o yüzellibin âlime. Yüzelli­bin âlimin bulunduğuna bu memleket şahadet edi­yor mu? Yüzellibin âlimin bu­lunduğu bir memleket bu halde mi olacak? Böyle mi olması lâzımdır? Nerde sizin ilmî kudretiniz? Demek ki sıfırdır. Bu kadar ifsat olduğu vakitte yüzellibin âlimi bana niye söylersin? Nerde sizin ilminiz­den istifade eden kimseler? Sen bana demek iste­din ki, bu memleketin hepsi hastadır. Doktoru yok mu? Yüzellibin doktor! Yüzellibin doktor olduğu memlekette bu kadar hasta olur mu? Demek ki sizin hiç tedavi edeniniz yok yahut verdiğiniz ilaçlar, hepsi müddeti geçen ilaçlar…»

Şimdi üzerinde tarif var. Eskiden bu yok idi. Şim­di o da yeni icat: “Bu tarihten bu tarihe kadardır, ondan sonra dök ilacı. Kuvveti, tesiri kalmaz.” Eskiden ilacın bozulduğu duyulmazdı, şimdi vakti geçti, dök gitsin.

«Ya sizin verdiğiniz ilaçların vakti geçti, ya da siz hastalıktan anlamazsınız.» Öyle ya, yüzellibin âlimin bulunduğu memlekette bu kadar fesat, bu kadar hasta insan, bu kadar itikadı bozuk adam na­sıl olur?

Hazret; «Bu akım önünde kayaları devirip giden müthiş bir sel gibidir. Allah’tan kaçış cereyanı bu. Bu akım, Allah’tan kaçmak akımıdır. Öyle müthiş derecede akıyor ki, önüne gelen ne varsa devirip götürecek. Büyük dehşetli kayaları da süpürüp gö­türen öyle bir selin önüne onu durdurmak için âlim­ler oraya toplanmışlar, ellerine kürek almışlar ve yanlarında dağlar gibi saman var.  Seli durdurmak için o samanı kürekleyip selin önüne atıyorlar. İşte onların yaptığı iş o.»

Öyle müthiş seli saman dur­durabilir mi? İmkânı var mı?

İmkânı yok. Bununla beraber söylediklerinde, eğer hakkını verip söylerlerse onlara dair fazilet vardır. İşte biz durdurmaya uğraşıyoruz durmuyorsa o başka mesele. Şeyh Efendi Hazretleri bana;

«Bırak âlimleri, bütün evliyalar da bütün peygamberlerin kuvveti ile de bu kaçan insanlara yetişmeye imkân yoktur» dedi. Öyle bir seğirtiyorlar.   Allah’tan kaçışta, onların arkasından yetişip de önleyecek kimse yok. Evliyaların kuvveti yetişmiyor şimdi. Önleseler, söndürebilirler lâkin öyle bir koşup kaçıyorlar ki, evliyalar velâyet kuvveti ile bile ar­kasından yetişemiyorlar.

 Selâhaddin Mağ­ribî Hazretleri,  «Bize bir dinleyecek kimse gösteriniz de, onlara bizim ilmimizden söyleyelim» dedi, «Bizi dinlemeyen bir kimseye bir söz söylediğimizde, biz o ilmi zayi etmiş oluruz, malayani yapmış oluruz.»  Lüzumsuz yere onu atıp zayi etmekle, en edna mertebede malayani olur. Ancak Cenabı Allah bir kimseye kendi kudretin­den giydirip o seğirtip kaçanları önleyecektir. On­lara «dur!» diyecek, «buraya kadar!» dediğinde ona karşı duracak bir kimse yoktur. «Dur!» dediği anda onlar durmaya mahkûmdur. Mucizeli bir hal olma­dan, hem geçmiş evliyalarda olan kerametlerde kâfi değil, onlarda olan ulûmda kâfi değil. Şeyh Efendi Hazretleri ile ilk defa bu âlemde teşerrüf ettiğim vakitte, «Oğlum! Seni biz teslim al­dık» dedi. Sultanûl Evliya ile ilk mülakat olduğum gün, Şam’da Şeyh Hasan-ı Râi Hazretlerinde idik. Geçen senelerde onun kabrini açtıklarında olduğu gibi çıktığını söylediler. Hazret, orada yedi sene halvet ve riyazette bulundu. Burada Fatih Çarşamba’da Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi Haz­retleri vardı; Üçyüzonüç Nebiyyül Mürselin kıdeminde olan mürşid-i izamdan. O beni oraya sevk eyledi.

Şimdi, Sahibzzaman Mehdi Aleyhisselâm, bütün gelmiş geçmiş evliyaların hepsine verilen ilim­lerden üst olarak yediyüz ilme mazhar olmuştur. Cenabı Allah ona bütün evliyalardan ziyade olarak hiç bir evliyaya açılma­yan hakikat membaından yediyüz ilim vermiştir.

İlim dediği vakitte, ne gibi bir kuvvet var?

Al­lah’ın beyanına bak, bizim sözümüze bakma. Orada bizim sözümüz yoktur. Cenabı Allah Hakk sözü söyletiyor. İlimdeki kudrete bak sen. Estaîzübillah,

فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

 «Faksusil kasasa leallehüm yetefekkerûn»[1]  «Ey Habibim! Onlara geçmişlerin kıssalarından söyle ki on­lar düşünsünler ve onların hikmetlerinden bilsinler.»

Cenabı Hakk Süleyman Peygamberin Saba melikesi Belkıs ile olan kıssasını bildiriyor. Ne zamanki Süleyman Aleyhisselâm,«Kim bana şimdi Belkıs’ın tahtını buraya getirir?» dedi­ğinde bir ifrit dedi ki,

«Bu meclisten kalkmadan ev­vel ben getiririm».

قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ

Estaîzübillah, «Kalellezi indehu ilmum minel-kitab ene atîke bihi kable ey yertedde ileyke terfük»[2]

 İfrit, «Ben bu meclisten kalkmadan getiri­rim» dediğinde, ona karşılık kendisine kitaptan ilim verilen bir zat dedi ki, «Gözümü kırpıp açıncaya ka­dar getiririm!» İlmin kudretini gösteriyor Allah, ha­berin olsun. Ben âlimim deyip boşuna lakırdı söyle­me. Süleyman Peygamberin yanında kitaptan kendisine ilim verilen bir kimse «Gözümü daha kırpıp açıncaya kadar buraya getiririm!» dediği anında oraya hazır etti. İlmin kudretine bak sen, ilimde kuvvet var. Hazreti Mehdî’ye o yediyüz ilim verildiği vakitte, o ilme has olan kuvvetle beraber olduğu halde verildi. Bütün bu âlemi hidayete sevk etmesi, bütün batılı mutlaka mahvetmesi içindir. Süleyman Peygamber’in veziri Asaf’a verilen, onlara tahsis olan ulûmdan bir ilim idi. Hazreti Mehdi aleyhisselâma verilen yediyüz derece, ilim derecelerinden ziyade kendisine verilmiştir ve her ilme göre bir salâhiyet, bir kuvvet onun emrine verilmiştir. Ona göre bütün bu dünyada, Estiaîzübillah:

وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً

«Ve Kul câel Hakku ve zehekal batıl innel bâtıle kâne zehukâ»[3]

«De ki, Ey Habibim! Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur» Bu ayetin sırrının hakikati, Hazreti Mehdî’de meydana çıkacaktır. Yeryüzünde batıl namına zahir ve batında bir şey kalmayacaktır. Hatta kalbinde batılı tutan kimseyi de süpürüp götürecek. Hazret bana bunu da söyledi;

 «Oğlum! Sahibüzzaman olan Mehdi Aleyhisselâm batıl üzerine kurulmuş olan ne kadar müessese varsa, batıl temele oturtul­muş ne kadar kuruluş varsa ehli ile beraber ata­cak, bütün Hakk kuruluşları meydana çıkacaktır.»

İş­te, ilim dediğinde böyle ilim olacak. O vakit cehalet tamamı ile yok olup herkesin kendi makamına, iman derecesine göre ilim ona açılacaktır, o ilimde verile­cektir.

İlim nedir?

İlim, Allah’ın bizi kurbiyyetine iten kuvvettir. İlim ile kurbiyyet makamlarına biz yürüye­biliriz. O zaman ki ilim, hikmet membaındandır. Hikmet, ilmin ruhu mesabesindedir, hikmetsiz ilmin faydası yoktur. Ruhsuz ilim faydasızdır. İbliste ilim vardı, hikmet yoktu. Hikmet olmadığından Âdem peygambere secde etmedi. Edep dairesinden dışarıda kaldı. Hikmet sahibinde edep vardır. Allah, bizim kalplerimize de, o hikmet membalarından açsın.

 Mehdi Aleyhisselâmın Şam’da oluşu konusuna gelince, şimdi Şam’da değildir lâkin zuhuru için emir olunduğunda, şimdi bulunduğu makamda tekbir alıp hâzır olacaktır. Halen hayattadır, lâkin Şam’da değildir. Hicaz kıtasında Necid ile Yemen arasında Rubu’l Halî denilen bir yer var;

ï  Orada hayat namına hiçbir şey yoktur,

ï  Nebatta yoktur,

ï  Orası seyyar kum denizleridir,

ï  Oradan ne kuş uçar, ne de kervan geçer,

ï  Oradan geçmek memnu,

ï  Orası bomboş bir yer.

Mehdi (A.S.), o mıntıkada bir makamda duru­yor, «Kubbetüssühedâ» denen bir makam vardır. Melâike-i Kirâm’ın bina etmiş olduğu bir kubbedir.

¯  Sahibuzzaman Hazretleri de orada,

¯  Kırk halifeleri orada,

¯  Yedi vezirleri orada,

¯  Nebi Razil orada,

¯  Ve büyük evliyalardan kendilerine izin verilenler orada hazır olur.

Sıradan bir kimsenin oraya yaklaşmasına im­kân yoktur. Cin taifesi de orayı ihata etmiştir. Ge­lene dokunduğu gibi işini bitirir, hatta Şeyh Efendi Hazretleri, onu da söylemiş­ti:

Orada, bir büyük mağara vardır, onların maka­mı o mağaranın içerisindedir. Orası seferberlikten sonra işgale uğradığı zaman, İngilizler de, Fransız­lar da o taraflara uğradıklarında, bir devriye orada acayip bir haller görüp de «ne var, içe­riye bakalım» diye içeriye girmiş. Bir kişi dışarıya çıkmamış. Cin muhafızlar dokunduğu gibi onları cansız bırakıp vücutlarını da alıp denize atmışlar. Arkasından bü­yük projektörlerle arama yapmak üzere bir askerî birlik girmiş. İngiliz’in bir bölük askeri arama yapmaya gelmiş.

 «Nerede kayboldu bunlar? »

 «Bunun içerisinde»

 On­lardan da bir kişi çıkmadan, cinler onlara da dokunup kaybetmiş. Kimse bir daha içeriye girip orayı teftiş etmemiş. Bu, İkinci harpten önceki vukuattır.

Biz Medine-i Münevvere’de iken Şeyh Efendi Hazretlerine bir haberci geldi. Sahib’in hizmetini gö­ren postacı evliya var, o Hazrete gelip Sahib’in kendisini davet ettiğini söyledi. Hazretin makamı, milletin içerisinde de görünmek olduğu için cismanî kuvvetle milletin içinde idi, ruhanî kuvvetle daima orada, Sahip’le beraberdir. Lâkin cismanî vücut ile de davet ettiğinde avcı kelbi ile çıkar, (hâşâ minel huzur ) o surette bizi beraberine aldı. Tayy ile oraya al­dı, yürüyüşle değil göz açıp yumuncaya kadar oraya vardırdı. O makama indiğimizde, Sahip oradaydı. Mağaranın ağzı yetmiş zîra yani yetmiş arşın gelir. Hazret geldiğinde, Sahibuzzaman ellerini açıp o yetmiş arşın ağzı olan mağarayı böyle tuttu. İki eli oradan oraya yetişti. Sonra Hazrete yürüdü, o kucaklayıp öptüğü va­kit yukardan öper. Sahibuzzaman boylu-boslu, gayet heybetli, onun yüz yapısına da kimse bak­maya doyamaz. İşte, şeyhimizle böyle kavuşup, dedi ki,

«Ya Seyyidî! Sizinle görüşmek için bize emir olundu. Sizi onun için davet ettik, bilirsin buradan içeriye zahirde girmeye izin yoktur. Siz içeriye girerseniz dışarı­ya çıkamazsınız. Sizinle burada görüşmek de cis­manî kuvvetin hakkıdır» dedi. Şeyh Efendi Hazret­leri, o meclisi nazarla bana gösterdi.

Bunları, sizin yakın kuvvetiniz artması için söyletiyor. İşte Sahip, Şam’da değil o makamdadır, lâkin kendisinin zuhuru emir olunduğunda Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber diyerekten Şam’ın kıyısında tekbir alır ve Şam’a girer. Girdiğinde bü­tün millet orada ona beyat etmek için gelirler, o da kabul eder. İlk beyat Arafat dağında oldu. Onikibin evliya­lar beyat etti, oradaki beyat bitti. Dedik ya, avcı kelbini yanında taşıdığı gibi Hazret’in beraberinde idim, Sahib’e onikibin zatın beyat ettiğinde.

İkincisinde, rüya yolu ile beyat var. Rüyada çok kimseler Hz. Mehdî Aleyhisselâm’ı görüp ona beyat ettiler.

Üçüncüsü umumî olacaktır; bütün Ehlü’l İslâm ona beyat etmek için Şam’a yetişen gelecek. Sonra Hâlifetullah olduğuna dair beyat alacaktır. Umumî beyat aldıktan sonra doğru yürüyüp yedi konakta, bu bizim buradaki milletin İslam’a yaptığı hizmetin mükâfatı olarak İstanbul’a inecek.

Millete hiz­metinden dolayı, Ehl-i Sünnet ve’l cemaat’e hizme­tinden dolayı ve Sancak-ı Şerifte sizde saklıdır, Mehdi İstanbul’a gelip teşrif edecek, sizi şereflendirecektir. Sen hiç korkma, o vakit bizim ahbapları görelim. İnşallah beraber geleceğim. Şimdi kırılmış bit gibi duruyoruz. Kimsenin haberi yok ama inşallahur Rahman buraya bir geliş var. İnşallah orada «Lâilaheillallah» çektiğimiz vakitte, bu İstanbul Sahip’le girerken bir baştan bir başa kaynattırılacak.

Teknik ne, silâh ne canım? Biiznillâh teknikleri de çöpe, silâhları da çöpe atılacak. Allah, hepinizin dininizi artırsın. Kim dinleyip kabul ederse, o günlere, o saadet gününe onları da yetiştirsin. Ka­bul etmeyenler de yetişmesin. Madem istemiyor, kabul etmiyor, etmesin.

Deccal, Horasan cihetinden gelir, ilk Filistin’e iner. Yanında yetmiş bin taylasanlı yâhudla İs­rail’e inecek. İsrail, onu bekliyor, onun için orada kurulmuştur. Geldiğinde oturacak yerini bilsin diye onların meclislerinde büyük bir taht vardır, oraya kimseyi oturtmazlar. Onlar âhir zamanda gelecek peygam­ber diye bilir, hâlbuki kitaplarında yazılı olan Efendimizdir. «O değil, o değil» derken, şimdi işleri Deccal’a kaldı. Gelip oraya oturup, ondan sonra ilâm eder ki,

«Bütün dünyanın hâkimi benim. Tanrı­nız da benim, secde ediniz.»

Oradaki talebeler söyledi, Yahudiler böyle bir film çevirip onu Londra’da televizyonda göstermişler. Bir acayip isimle, o filmin adını koymuşlar. Harikulade işler gösteren bir kimse geldi, geliyor diyerekten kendi kitaplarına göre bir film ile onu intizar edip duruyorlar. Yahudiler bilir, on­lar hazır da beklerler.

İsrail devletinin orada muvakkat olarak kurulu­şundaki hikmet odur. Allah onlara kırk gün dünya hâkimiyeti verecektir. Kırk gün buzağıya taptılar, onları kırk gün buzağının üstüne bindirecek. Gezsin­ler, kırk gün dünya onların elindedir. Şimdi, bütün dünyada alttan alta, onlar hâkimdir. Lâkin o vakit zahirde de bütün yahudiler, bütün dünyanın idaresi­ni ellerine alır.

è  Deccal, Şam’a giremez.

è Mekke Medine’ye gire­mez.

Ordusu; bütün yahudiler ordusunda, bütün veled-i zîna olan kimseler ordusunda, bütün edepsiz, şerefsiz kadınlar da arkasında. İşte bu hippiler mippiler onun arkasına takılıp bir ucu mağripte bir ucu maşrıkta ordusu ile dolaşacak. İş yok, güç yok, oyun – eğlence çok. Milletin istediği o. O zamanda çalgıyı çengiyi duyan, oyun – eğlenceyi duyan, iş-güç yok diye onun arkasına takılıp dolaşacak. Ta ki Hazreti Îsa inzal olsun, Hazreti Îsa inzal olduğunda gökten indiğinde Deccal’ı katleder. Bütün yahudileri, Deccal’ın askerini de tüketip mağripten maşrığa yeryüzünde «Lâ-ilahe illallah» yazar. İnşallah o saadet günlerine de yetişiriz. Dâbbetü’l arz ise İsa aleyhisselâmın sonralarında çıkar.

Karaköy’de Yeraltı Cami’si vardır, Hazreti Mehdî a.s. yedi günlük olduğunda, onu tesmiye için orada Efendimiz a.s.’ın ruhaniyeti ve evliyaların hazır olduğu bir mecliste içtima olup Hızır a.s. o bebeği getirdi. Yedi günlük bebek, günde bir aylık büyümek sureti ile yedi aylık olarak geldi. Peygamberimiz onu «Muhammedü’l Mehdî» diye tesmi­ye etti. Sonra kendisi mübarek elini koyup vaktin sahibi olduğuna dair ondan beyat üzerine durup bütün evliyalar da orada beyat et­tiler. Ondan sonra burada durdurulmadı, tekrar yerine döndürüldü. Onun buraya gelişi Sancak-ı Şerif’i teslim almak için olacaktır, vazifesi odur. Şimdi kırk yaşını bul­du ve ilerledi. Lâkin kırktan elliye kadar kırk diye hesap olunur.

 Bulutu gördüğünüzde, yağmur her­halde yağar diye tahmin ettiğimiz gibi bu Ehlullah ortalığın haline baktığında onun gelişini öyle ya­kın görüyor. Onun ordusu ile gelip kuzular da kesi­lip, ziyafetler de verilir. Zikirlerde çekilip, ondan sonra göz açıp yumuncaya kadar yerimize dönece­ğiz. Arabaya binmeye hacet yok, atların üzerinde. Atlara bindiğimizde; bizim bineceğimiz atlar inşallah ufka basarak gidecek.

Altı ay, o genç halinde Mehdî’ye verilecek o mane­vî ilimlerin temelini Şeyh Şerafeddin Hazretleri dö­şedi. Ondan sonra hizmet, bizim Hazrete oldu, şim­di bizim Hazretten oraya kuvvet aşılanır. Ondan sonra o, meydana çıkacaktır.

Allahu, Hû, Hakk, Hayy. Zikrettik. Zikrin dışında mıyız? Zaten zikrin içindeyiz. Şâh-ı Nakşibendî Hazretlerine müritleri,

«Elhamdüllah, sizi bulduk ya Seyyidî!» demişler.

 O vakit Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri bir perde yaptı, kendisini kaybetti. Onlar «Nerdedir?» diyerekten oraya buraya koşup ara­maya başladılar. Sonra zahir oldu, dedi ki, « Ben Buradayım. Siz mi beni bul­dunuz? Yoksa ben mi sizi buldum? Hele bulun bakalım. Beni buldunuzsa niye burada bulamadınız?»

İşte, onlar bizi buluyor. Müritleri o mürşitler buluyor, topluyor.

Şimdi; ya Anadolu’da, ya Arabistan’da, ya buradaki meşayıhlardan, bu hakikat membalarını söyleyecek bir kimse, bu söze mezun olan şeyh yoktur. Bu, büyük şeyhimiz Hazretlerine açılmış bir kapı­dır. Ona izin vardı, izinle söyleniyor, söyleyen o dur, bizi zannetme. Bunu söyleyebilecek bir adam varsa, ben onun ayağının altını öperim. Mehdî’den haberi olmayan, Mehdî’den haber bilmeyen, haber söylemeyen adam daha çok uzaktadır. O, o haberi ona bildirecek adam ister. Siz Cenabı Allah’a şükrediniz ki, size bu haberleri işittirecek kimseyi ayağınıza yolla­dı ve size bu gibi hakikatleri kabul edecek, tasdik edecek bir kalpte vermiş, şeksiz – şüphesiz amen­na ve saddaknâ diyorsunuz.

Hazreti Mehdî a.s. buraya geldiğin­de, buradan Sancak-ı Şerifi, emanetleri de teslim al­dığında, o zaman Deccal’ın huruç ettiğine dair ha­ber gelecek ve kendisi buradan hareket edecektir. O zaman bütün dünyada ne kadar ehli iman varsa ilân olur ki;

«Deccal’ın fitnesinden sakınmak isteyen Şam’a, Mekke’ye, Medine’ye girip orada kendini gözetsin!»

Bu İstanbul’da bir veliyyullah var. Boğazda, sen onu bilmezsin. Bir tek Peygamber Aleyhisselâm’dan doğ­rudan emir alan, evliyadan bü­yük bir zat burada bulunuyor. O, İstanbul’da emanetleri gözeten zattır. Yedi düvelin kuvveti gelse onların çemberini kırıp ta içeriye adım ata­cak kuvvet yoktur. Bu emanet Hazreti Mehdî’nindir. Kim çalacak? Kim yaklaşabilir oraya? Yaklaşan bir kişi yanar, onun alevi görünür.

Vaktin Sahibi, tevhit sancağını açıp tamamıyla zulmü ortadan kaldırıncaya kadar bu insanlar arasındaki ihtilaflar devam edecektir. Hakk sahibinin hakkını, herkesin hakkını ve hukukunu adaletle tak­sim ettiği vakit; ihtilaf, kavga, ikilik, üçlük bi­tecektir. Şimdi herkes kendi yanında haklıdır. Cenabı Allah’ın (C.C.) onlara olan muameleleri ni­yetlerine göredir: iki taraf, üç taraf, dediğimiz kaç taraf olursa olsun onların niyetlerine göre Cenabı Allah (C.C.) onları muhakeme eder. Binaenaleyh ni­yeti hayır olan, Allah yanında niyeti makbul olan kimseye, Allah’ın muameleleri, Allah’ın rahmeti ola­caktır. Niyeti şer olduğu vakitte, o zamanda Allah’ın ona karşı intikamı haktır. Cenabı Allah intikam alıcıdır. Bu ahir zamanda bu fitnelerin olacağını aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz haber vermiş, ta vaktin Sahibi çıkıncaya kadar da devamını bildirmiştir ki, ölen ne için öldüğünü bilmeyecek, öldü­ren de ne için öldürdüğünü bilmeyecek. Ölen «ne için öldüm?», öldüren «ne için öldürdüm?» ondan ha­beri olmayacak diye bildirmiştir. Öyle karanlık bir devirdir şimdi. Onun için Allah, vaktin Sahibini bize tez gönderip o nuru açsın.  Bizim silâhımız «Allahu Ekber» dir. Bizim silâhı­mız üzerine silâhları varsa gelsinler. Siz, o silâhla si­lâhlanın korkmayın. Bu sözü ben size, doğrudan Peygamberin emri ile söyledim. Veminallahi Tevfik.


[1] Araf Sûresi: 176

[2] Neml Sûresi: 40

[3] İsra Sûresi: 81

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet