Tasavvuf Sohbetleri_13

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 13

1982, Akbaba Camisi, Beykoz, İSTANBUL

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bize dünya ve ahirette şeref kazandıran, Kelime-i Şahâdete buyurun:«Eşhedüenlâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühûveresulûh»

Başka bir sözümüz olmasa, yalnız bununla meş­gul olabilsek en büyük kazancımız olur, çünkü bu Kelime-i Şahadet, Cenabı Hakk’a kulların konuştuğu sözlerin içerisinde en sevgili olanıdır. Bunu bir kul ne kadar ziyade tekrar etse Cenabı Hakk’a o derecede sevgili kul olur ve yakınlık kazanır. Binaen­aleyh bir defa getirmek herkese farzdır. Ondan son­ra mümin ve sadıklara tekrar etmesi sünnetün müekkedir. Bizim gibi yaptığı hareketin ne olduğunu ve ne hüküm giyeceğini bilemeyen kimseler için onu tekrar etmesi vaciptir. Sen nereye ayak bastığının farkında değilsen;

Küfre mi basıyorsun, imana mı basıyorsun.

Hakka mı ayak basıyorsun, batıla mı?

İşlediğin sevap mıdır, günah mıdır?

İşlediğin taat mıdır, üryan mıdır?

Bunu ayırt edemeyen kimse­lerin, imanını tecdit etmesi vaciptir. İnsan gafletten kurtuluncaya kadar cihar etmesi lâzımdır. Gafletten kurtulan kimse düşmanın ken­disini nerede esir ve mağlup edeceğini bilip tedbirini ona göre alan kimse olur. Cenabı Hak bize:

«Ey müminler! Gafil olmayınız»[1] ve “ey insanlar! Gafil olmayınız” buyuruyor. Cenabı Hak, Kelâm-ı Kadimi ile yalnız bir zümreye, bir kavme veyahut bir zamanda bulunan kimselere değil bütün insanlara hitap eder. Cenabı Allah’ın hitabı umumîdir, bütün za­man ve zemine şamildir. Her zamanda bulunanlara ve her zeminde yaşayanlara hitap ediyor. Her za­manda yaşayan insanlar, Cenabı Hakk’ın kelâmına muhataptırlar. Her nerde yaşarlarsa,

ø  Avrupa’da ya­şayan da,

ø  Afrika’da yaşayan da,

ø  Asya’da yaşayan da,

ø  Rusya’da, Arabistan’da yaşayan da,

ø  Türkiye’de yaşayan da,

ø  Mağripte yaşayan, maşrıkta yaşayan da

Hepsi ilâ yevmil kıyamete kadar da bütün zaman boyunca ve bütün dünya üzerinde her nerede olurlar­sa olsunlar, Cenabı Hakk’ın hitabına muhataptırlar. Cenabı Hakk umuma hitap edip «Ey insanlar! Gafil olmayınız» buyuruyor.

Neden gafil olmasın?

Bütün insanlara gafil olmayınız diye ilân eden, onları uya­nık olmaya davet eden Cenabı Allah;

«Ey insan­lar! Size akıl vermişim, o akıl sayesinde uyanasınız ve akıl ile bu hayatı mütalaa edesiniz. Aklınız ile birbirilerinize yardımcı olasınız. Birinin görüp diğeri­nin göremediğini, birinin bilmeyip diğerinin bildiğini; görmeyen görenden, bilmeyen bilenden istifade edip akıl, akıl ile buluşarak tek başınıza bulunduğunuz hâl ve şânı mütalaa edemiyorsanız; akıllarınız birbiri­ne ilâve olunduğunda, birbirine yardımcı olaraktan gafletten kurtulmaya ve uyanmaya bakınız.»

“Çünkü görüyorsunuz. Bu üzerinde yaşadığımız dünya bize göre sonsuz; Cenabı Hakk’a göre başı da belli, sonu da belli olan bir âlemin içerisinde dönüp gidiyor. Bu küre-i arz üzerinde hayat seli akıp gidiyor. Siz de o hayat selinin içerisinde şimdi dün­yada görülen ve akıp gitmekte olan kimselersiniz. Binaenaleyh bakınız;”

Yerlere bakınız,

Göklere bakınız,

Etrafınıza bakınız.

Gelenleri, konan­ları ve boyuna göçenleri görünüz.

“Uyanın! Uyanma­nız lâzım. Sizin bu hayattan bir şey öğrenmeniz lâ­zım. Çünkü siz, dört ayaklıların sınıfından değilsiniz. Siz onların bakışı ile bu âleme bakmayınız. Bakıp uyanmanız gerekir. Bu dünyadan kaybolmadan uyanınız. Gaflette olmayın!” diyor Cenabı Allah.

Cenabı Allah umum insanlığı bu kâinatın hakikati­ne bakmaya davet ediyor. Onun için İslâm, umumî manada bütün insanlığı davet edip onları tefekküre çağırır. Kur’ân-ı Azimüşan’da ne kadar ayet-i kerimeler vardır ki, bu meseleyi Cenabı Hak beyan ediyor. Buna göre size gerektir ki; siz tefekkür ede­siniz. Tefekkür etmenizin ehemmiyetine işaret buyu­ruyor.

“Ey basit insan! Sen kendine gel ve düşün. Dü­şündüğün zaman bu âlemin sahibi, var edeni oldu­ğunu anlayacaksın ve senin içinde uyuyup duran inanmak ihtiyacını o zaman uyandıracaksın. O vakit inanacaksın!”

 İnanmayanları inanmaya davet ediyor. Çünkü inanmayanlar gaflettedir. İnananlara da gaflet musallat olur, inananlara da gaflet ge­lir. İnananları da Cenabı Al­lah gafil olmayınız diye yine uyandırıyor. İnananlar da gafil oluyorlar, inanan kimsenin gafleti inanmayanlardan daha za­rarlı olur. O, bir defa inanmamış lâkin inanan kim­sedeki gaflet daha ağır suçtur. Bunu, biz Müslümanların bilmesi gerekir.

Binaenaleyh, iman ettikten sonra sen her ha­reketinin hak yolda mı veya batıl yolda mı olduğu­nu, işinin sevap mı veya günah mı olduğunu yani her hareketinin kıymet ölçüsünü bilmen gerekir. Bizim bütün hareketimize kıymeti tayin eden ölçüler manasına, Efâl-i Mükellefin diye ilmihallerde bildirilmiş olan sekizyüz mesele var. Bizim işi uzatmadan, kestirmeden helâl ve haram olanı bilmekliğimiz lâzımdır. Bize emir olunan, emir olunmayan, ya­sak edilen; yani her hareketimizin emir mi veyahut yasak edilmiş olan bir fiil mi olduğunu seçmen lâ­zım.  «Bilemedim» dersen,

«Ne için bilemedin? Neden öğrenmedin?» denir.

«Kimden öğreneydim, soracak kimse yoktu» diyecek olursan; Sen hiç olmazsa sıdk-ü sadakatle vic­danına sorup danışmış olsaydın, vicdanının derinliklerinde yapacağın iş hakkın­da cevabını bulacaktın. Lâkin sen vicdanının sesini de boğup yalnız şeytanın zurnasını çalmaya alış­mış idin. O şeytanın zurnasının sesi, senin vicdanı­nın sesini bastırmış da, sen onu işitmedin.

 «Ben katiyen kulumu yardımsız bırakmadım. Hangi kulum çıkıp diyebilir ki, ben Rabbimden yardım diledim de bana yardım etmedi!»

Diyecek bir kimse var mı? Neyin üzerine sen yardım istedin, neden yardım istiyordun? Allah yanında, Fisebilillâh’ta bir hizmet için sen Rabbim Teâlâ’dan yardım istedin de, Cenabı Allah seni yardımsız koydu mu? Hâşâ hâşâ. Sen, kendi rızası yo­lunda bir hizmete niyet edesin ve kıyâm edesin ve diyesin ki; «Ya Rabbi! Bu hususta yardımını iste­rim.»  Sonunda Cenabı Hakk senden yardımını esir­gesin, bu Cenabı Hakk’ın şanına lâyık değildir. Bu Allah’a büyük bir bühtan olur. Herhalde senin talebine baktığı vakitte onda ihlâssız bir nokta bulundu, onun için men olundu. Sen halis olarak Cenabı Hakk rızalığını niyet etmediğinden dolayı sana yardım etmedi. Onda illâ bir kurt yeniği var derler, bir noksaniyet var ki bu makine çalışmadı. Bu işinin yürümediğine göre sen kendine dön bak bakalım; «Acaba benim tarafımdan mı, yoksa Allah’ın tarafından mı?» Hâşâ Allah’ın tarafından noksaniyet olamaz, o halde sendedir.

Cenabı Hakk, «Yardım et­mek için kuluma bakıyorum, lâkin o benim için hareket ettiği vakitte benim yardımım ona yetişecektir.» Bu mühim noktadır müminler! İşin içerisine nefsimiz karıştı mı yardım arama. Cenabı Hakk, kendisine isyan bayrağını açan, küfür araba­sını çeken nefse, senin nefsine kuvvet verecek de­ğildir, senin nefsine ön verecek değildir. Belki Ce­nabı Hakk’ın muradı nefsine karşı senin kılıç çek­mendir. Sen nefsine karşı kılıç çekip yardım dilediğinde Cenabı Hakk’ın illâ ki yardımına mazhar olacaksın. Kendini yokla, gafil olma. Yalnız sen yapa­cağın hareketin hükmünü bil. Bunu Allah ve Resulullah (S.A.V.) aşkına mı istiyorsun, yoksa nefsinin arzusuna uygun olarak mı?

«Canım günde beş defa ibadet içinde ben yardım istiyorum ve onda bile ağırlık gelip böyle yardımsız kalıyorum» dersen, onun hikmeti nedir?

Orada nefsinin arzusu vardı, nefsin o ibadet ve taatle görünmek kastındadır. Âbid,  zahit, âlim, fazıl olmak kastıyla uğraşıyordu, onun içerisinde o nefsin zehrini almış olduğu için seni daha ziyade zehirlemesin diye o imdadını sen­den çekiyor. Çünkü şeytan, evvelâ senin imanını çü­rütmek ister. Seni imandan, ibadet ve taat yolundan vazgeçirmek ister. Ondan da ümidini kesince başlar seni ibadet ve taate teşvik etmeye.

Acâyip! O da var mı?

O da var ya! Şeytanın fenni çok! Hem suret-i Hakk’tan derler: suret-i Hakk’tan gelip te azdırdığı ne kadar kimseler vardır.

«Belâm-ı Baûr» isminde âbid, zahit, âlim bir kimse vardı. Onun bereketine yetmiş bin tilmizi havada giderdi. Şeytan, onu sonunda ucube düşü­rdü, o kimsenin bütün salih ameli, kerametleri ve imanı da elinden gitti. Şeytanın hi­le ve tuzağı hesapsızdır. Onun için gafil olma! Diyor. İnanmayanlar için onun kurduğu tuzaklar başka, inananlar hakkında yine başka.

Âbid olur, zahir olur, âlim de olur; sonra onu ibadete de teşvik eder, taata da teşvik eder; ilme, hizmete teşvik eder. La­kin sonunda kendi balından bir parmak zehirli bal çalıp, ne yapar? «Senden ilerisi yoktur, senden âlimi, senden zahidi, senden iyisi bu zamanda buluna­maz» der. Kendi zehirli balından ağzına çalmaya başladı mı o adamı zehirler. Onun için taat yolun­da olan kimselere olan talimatı başka türlüdür.

Gaf­let, bu sebeptendir ki; bütün insanlara en büyük za­rarı verir. Cenabı Hakk onun için «Gafillerden olmayınız» diye uyarıyor. Bütün insanları hassaten inananları çağırıyor, çünkü inandıktan sonra gaflet çir­kindir, o zaman özrünüz yoktur. Allah’a ve Resulüne inandıktan sonra gafil olmak ağırdır ve o kimse ma­zur sayılmaz. İnanmayan belki mazur sayılır, lâkin inandıktan sonra o kimse ne özür beyan ederse o vakit öz­rü geçmez. Gafletten uyanmak lâzımdır ki, biz bütün hareketlerimizi bilerek yapalım. O zaman şeytanın aldatmasına fırsat verilmez. Değilse son nefeste sana (hâşâ),

º Allah yok dedirt­mek için karşına gelir. Sonra onu yapamasa

º Allah’ın oğlu vardır! Dedirtmeye gelir. Onu beceremese,

º Allah üçün üçüncüsü! Diyerekten aklını karıştırmaya gelir.

Yaptığı işin ve itikadın hakikatini bulamayan, kıymetini tayin edemeyen kimselerden kıymetliyi alıp kıymetsizi tutuşturuverir. Ya­kutu, inciyi, elması elinden alıp cam parçalarını, katır boncuklarını veriverir, boynuna da takıverir. «Haydi, bununla çık!» der.

û Pırlanta ile katır boncuğu­nu ayırt edemeyen kimseye nasıl uyanık dersin?

û Toprakla altını ayırt edemeyen kimseye nasıl uyanık dersin?

û Dünya ile âhiretin kıymetini tâyin edemeyen mümine sen nasıl uyanık dersin?

 Biz o uykuda müminleriz. Bize dünyayı çok kıymetli satıyor da, âhireti çok uzakta, çok kıymetsiz bir şey gösteriyor. Uyuma!

En evvel uyanacağın mesele nedir?

Dünya ile âhireti karşında durdurup kıymetlerini takdir et­mendir. O zaman sen iman ile küfür arasındaki far­kı tayin edersin ve imanı sıkı tutarsın. Bütün dünya birikse onu senin elinden alamaz.

Büyük Şeyh Efendi Hazretleri seferberliğin ba­şında, Çanakkale’de cephe açıldığında sonuna ka­dar orada bulunmuş idi. Başından itibaren de orada idi ta cephe kapanıncaya kadar orada bulundu. İmanı nasıl tutmak gerektiğine dair bir temsil söylemişti.

“İngiliz’in, Fransız’ın, İtalyan’ın donanmaları gelip ora­yı bombardıman ettiğinde ve asker çıkarttıklarında, İslâm askeri oraya hücum edip ta denizin içinde düşmanı süngüleyip orada da tüketiyordu. Yalnız donanma uzaktan ateş edip denizin içerisinde o ha­linde, elinde silâh tuttuğu halde, şarapnel ile şehit olan kimseler olurdu. Onların elinden silâhını alma­ya uğraşırdım. Katiyen o silâhı elinden almaya im­kân yok, öyle defnediyordum, Huzur-u Rabbü’l âlemine onunla çıkmak istiyor, si­lâhı bırakmıyordu. Kaç kimseleri ben böyle defnettim, ellerinden silâhı almak mümkün olmadı. Hakikî şehit olanları onun gibi tutmak lâzımdır. O zaman, vatanın kıymetini bilen adam, öyle tutar.”  Peygamber-i Zişan (S.A.V.); Ey müminler! Ey ashaplarım, ey ümmet­lerim! Müşrikler size dilleri ile eza veriyor. Sizi kıs­kanıp, inanmanızdan rahatsız olup sizi yine kendi saflarına döndürmek için yapabilecekleri onların yalnız dilleri ile olan ezadan ibarettir. Size öyle eza veriyorlar, lâkin geçmiş ümmetlere olmuştur ki; onlardan iman edenleri bağlayıp çukura göm­müşlerdir. Toprağın içerisine onları muhkem gömüp başlarının üzerine testere koymuşlardır. O bıçkıyı koyup: Lâ ilahe illallah deyişinizden dönecek misi­niz,  yoksa sizi biz ikiye biçeriz diye,  böyle şiddetli imtihana ve belâya düşen müminler oldu. Başının üzerinde o testere çalıştığı halde,  diline yetişinceye kadar Lâ ilahe illallahı bırakmadı diyor. Şikâyet eder­sin ve alınırsın: sana ne eza var, sana kim eziyet eder, ey mümin? 

 Onlar öyle sıkı imtihanlar geçirip imandan dönmemişlerdir, çünkü imanın kıymetini bilmişlerdir. Belki o beş dakika içerisinde, belki on dakika içerisinde tamamlanacak olan bir geçici azaptır. Lâkin ona dayanmadan, o azap verenlerin sözüne döndüğü vakitte, yükleneceği ebedîdir. O kimse imanın kıymetini öyle takdir eder ki;  ebedî ha­yat bununladır. İman, ebedî hayatın canıdır. Bizim ahiretteki hayatımız «Lâ ilahe illallah» ile işleyecektir, onun durması yok. Âhiretteki müminlerin kalpleri;

^ Allah diyerek gençleşecek,

^ Hayatı devam edecek;

^ Hazzı, nasibi, zevk-û sefası artacak,

^ Nuraniyet ve ruhaniyeti ziyade olacaktır. 

^ Kemali ve devleti arta­caktır,

   İmanı böyle bilen uyanmıştır. İman eden, ilk olarak dünya ile âhireti bilecektir.

Dünya nedir? Bilmiyoruz. Âhiret nedir?  Onu da bilmiyoruz. İkisi­ni bir kefeye koyuyoruz. Gafiliz. Bu gafletten uyanmadıktan sonra Allah bize imanın izzetini giydirmez, zillete mahkûm oluruz. Bundan sakınmak lâzımdır.

Ey mümin!  Âhiretin hakikatine bak,  dünyanın da hakikatine bak;  Âhiret bakidir,  dünyada her şey tükenmek üzeredir. Sen de tükeniyorsun. Dışarıda yol yapımlarında yolun muhatarasını bildirmek üze­re yanıp sönen fenerler vardır. Fabrikadan gelir, çalıştırıldığı vakitte fabrikadan dolu olarak çıkar, sonra yoldaki işaret yerinde bir gün, iki gün yahut üç gün çalışır, geceli gündüzlü çakıp durur. Üç günden sonra bitip söner, artık o iade olunmaz. Onu atmak lâzımdır. O fabrikadan çıkıp oraya asıldığı andan itibaren, tü­kenmeye doğrudur. Sen de ana karnından çıktığın andan itibaren tükenmek üzeresin.

–  Bu hayatın neyine mağrur olursun?

–  Apartmanlara, hanlara, hamamlara mı; ?

–  Atlara, arabalara mı?

–  Çiftliklere, iş­gücüne, sahip olduğun dünyalığa mı?

–  Neyine mağrur olursun?

Tükenip gidiyorsun. Bütün o ka­zandığın, tükettiğin bir nefesi sana iade edemez. Edemedikten sonra sen nesine mağrur olup nesine aldanıp gidiyorsun? Uyan! Diyor Cenabı Allah. Uyanmanın sırasındayız, bu dünya tükeniyor. Gazeteler yazar, “dünyanın içerisindeki tabi kaynaklar tükenmektedir.” âlimler ne yapacağız diyor, gökyüzüne bakıyor, gökyüzünden indirelim, ama o da tükenmektedir, diyorlar. O da tükeniyor.

Bu âlem tükenmeye doğrudur, çünkü fena mülkü­dür. Baki olan, beka mülküdür. Aklını başına dev­şir, gafleti bir yana at, hakikate bak, hakikate bak­maya cesaret sahibi ol. O cesa­ret iman sahibinde olur, imansız hakikate bakamaz, korkar, yılar, yılışır, kaçar.

İşte bugün bu civardaki kaç evliyanın imdadı ile olan bir mâidedir; Akbaba Sultan, bu taraflarda Kırklar Sultan vesaire, Allah’ın has kullarıdır. Dünyayı ve âhireti anlayanlar sultan olur, on­lar âhiret sultanıdır, onların bize takdim etmiş olduğu kıymetli bir sofradır bu yiyebilene. Bundan ruhaniyetini takviye edene aşk olsun, imanına kuvvet kazanan kimselere aşkolsun. Cenabı Allah böyle âhiret sultanlarının himmetlerini bizden uzak etmesin. Himmetleri hazır olsun, imdatları hazır olsun. Nefis, hevâ, şeytan, dünyaya karşı bizi kayırıp, destekleyip onları mağlup etmeye Cenabı Mevlâ bize yar­dım eylesin. Âmin Âmin ve selâmun alel mürselin ve’l hamdülillahirabbi’l âlemin.


[1] Araf Suresi:205

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet