Tasavvuf Sohbetleri_15

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 15

1982, Beylerbeyi. İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

«Cem’an mefrurâ, ic’al teferrukânâ min mâlihi teferrukan masuma» Allah bizi iyi meclislerde kendinin razı olaca­ğı meclislerde bulundursun. Bu güzel bir duadır. Bu meclisimizi, bu toplantımızı güzel Senin yanında makbul olan bir toplantı kıl. İyi kimselerin toplantı­sından kıl ve buradan kalktıktan sonra dağıldığı­mızda masumiyet tecellisi ile hatalardan, günah­lardan gözetilen bir tecelli ile bizi buradan dağıt, Ya Rabbi! Âmin…

Bu çok hoş bir duadır. Toplantımız hayırlı bir toplantı olsun. Böyle hayırlı bir toplantıdan çıktıktan sonra da dışarının pisliğine bakmayalım, temiz kalalım. Cenabı Allah bizi masum tecelli ile dağılanlardan etsin. Kul; acizdir, zayıftır. Düşmanın kendisi zayıf olsa da fendi kuvvetli­dir. Cenabı Allah düşmanın zayıf olduğu­nu bildiriyor. Lâkin biz ona karşı hiç mukavemet etmiyoruz. Hiç mukavemet etmedi­ğimizden şeytan çok kuvvetli gibi geliyor. Azıcık mukabele etsek, azıcık karşı gelsek, derhal inayet-i Rabbaniye yetişecektir. Öyle karşılaştığı vakitte, bil ki, Estaîzübillah,

إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ

«İnne Rabbeke lebil mirsâd.»[1] Ce­nabı Hakk öyle nazar ediyor; şeytan seni azdırmak için geldiği vakitte Ce­nabı Allah “Bakalım Şeytan geldiği anda, o kulumun hâli na­sıldır? Hemen teslim olacak mı?” Diye gözetiyor, gözlüyor, bakıyor. Hemen teslim olan adama çare yok. Ama orada bir parça tereddüt edip «ona bir karşı koysam» diyebilirse derhal inayet-i Rabbanî yetişir, karşı kor. Ama biz kuzu gibi gideriz, mukavemet etmek aklımızdan geçmez. Biz artık gü­nahları tabii bir şey sayıyoruz. İşte belâ o, zaten belânın inzal olmasının sebebi de o. Günahlara alışmışız, kanıksamışız. Bizde alışkanlık haline gelmiş. Milleti, cemiyeti, cemaati harap eden budur; günaha alışmak, alışkan­lık haline getirip umursamamak. Bütün belânın, azabın sebebi o aldırmazlıktır. Hâlbuki sen her defa­sında o muameleyi çirkin göreceksin. Her defa­sında çirkin gördüğünde, Cenabı Allah o çirkin iş­lerden uzak tutacak. Lâkin alışkın oluyor, aldırmı­yor, «artık olağan işlerden olmuş, böyle geçer, böyle gider» diyor. O zaman kalbe bir siyah nokta, bir daha tekrar eder bir siyah daha. Bir daha tekrar eder, bir siyah daha. Bir bir derken kalp simsiyah olur. O zaman ne nasihat tesir eder, ne başka şey. Onun bunun sözüne göre, “Îsa’yı aç koyup, mer­kebi besleme!”

 İsa Aleyhisselâtü vesselâm mer­kebe binermiş. Merkebin önüne yem sürerler, Îsa Peygamberi aç bırakırlarmış.

Îsa’yı aç koyup, mer­kebi besleme’nin manası nedir?

Hikmet burada: o, bizim gibi cismaniyetimizi toplayıp, besleyip, ruhaniyetini aç bırakanlara temsildir. Îsa Aleyhisselâtü vesselâm bizim ruhaniyetimizin temsili, merkebi de bizim nefsimizdir. İnsanların umumu nefsini besliyor da ruhaniyetini ihmal edi­yor, aç koyuyor. İbadetten kaçan herkes Îsa’yı aç bırakıp Îsa’nın eşeğini besleyen adama benzer. Sen eşeğini iyi toyluyorsun. Misafirin, eşeğinin sahibi olan Îsa Aleyhisselâm’ı da aç koyuyorsun.

Ada­let, hiç olmazsa cismanî hayata göstermiş olduğun ihtimamı ruhun için de kabul etmekliğindir. Aynı hakla hiç olmazsa aynı derecede hak tanıyacaksın. Cismine ve ruhuna adalet en az mertebede bunu iktiza ettirir. Hâlbuki bu dünya ölçüsüne göre adalet­tir. Âhiret ölçüsünde ruhu takdim etmek ve merkebin olan nefsini ondan geri bırakmak adalettir. Öy­le ya, senin eşeğin Hâşâ minel huzur mer­kebin seni bu muvakkat hayat içerisinde taşır. Ruhaniyetin ise, o daimidir, sen dâima onunla olacak­sın. Binaenaleyh ona olan ihtimamın, dikkat ve iti­nanın çok daha fazla olması lâzım. Belki bütün itina­nı, bütün dikkat ve ihtimamı ruhaniyetine versen yi­ne adaletsizlik etmiş olmazsın. Cismâniyet için hiç bir şey tanımasan, bir su içirip bir lokma yedirip de bıraksan, bütün ihtimamını, ruhun ferahladığı, ru­hun ve ruhaniyetinin kuvvetlendiği ibadet zikir ve fikre versen, adaletsiz sayılmazsın sen. Belki aynı adaleti icrâ etmiş, adaleti hakkıyla yerine getirmiş adam sayılırsın.

Şeyh Sadi Hazretleri o müritlere ve boğazına düşkün olan kimselere böyle darılırmış;

« Yahu! Sen küp müsün? Boyuna, o küpü doldurmaya uğraşır mısın? Dipsiz küp dolar mı?» dermiş.

Bir kimsenin eli­ne evvel zamanda iki dinar geçmiş. Bir tanesi ile gidip şehvet membaından nefsini toylamış, bir altınla da kendi midesine ziyafet çekmiş; «iki altını bitirdim» demiş. Birisi sormuş,

 « Ne yaptın, nasıl bitirdin? » O,

« Bir tanesi ile keyif ettim, bir tanesi ile de karnıma ziyafet çek­tim, lâkin ey kardeşim! Ne nefsim doy­du, ne karnım doydu! »

İbret bu. Ne nefsimi doyura­bildim, ne de karnımı doyurabildim, demiş. Bunda büyük ibret var. İnsanın ne nefsi doyar, ne de kar­nı doyar ve insanoğlu aksine bütün hayatı boyun­ca «Nefsimi doyurayım ve karnımı doyurayım» diyerek koşturur.

Bütün hareketlerin bütün işlerin neticesi nedir?

İşte bu meseledir.   İnsan bir şehvet membaının arkasından koşturur, bir de midesinin arkasından koşturur. Bütün işlerin, bütün başların, di­dişmelerin,   yorulmaların hülâsası bu iki meselede­dir;

±  Nefsini tatmin. 

±  Karnını doyurmak. 

 Dün­yadan çıkan o kimse iki membadan da aç çıkar tat­min olunmaksızın çıkar.   Hiç bir kimse,   bu dünyadan ne nefsini doyurup, ne de karnını doyurup çıkmıştır. Ancak bu hakikati bilip nefsinde de doyan, karnın da da doyan kimse;  onlar dünyadan çıkarken,  ra­hat çıkmışlardır.

Ölümün acı gelmesinin sebebi ne­dir?  

Hiç bir cihetten tatmin olunmayışın hicran ve hasret ateşlerinin yanması neticesinde o kimseye ölüm acısı dehşet oluyor. Hâlbuki o marifeti bil; bir kaç lokma insanın midesini tatmin eder, o bir kaç lokmaya kanaat gösterse hepsinden hayırlı olur, diyor Efendimiz. Lâkin dediğimiz gibi insan daima şehveti için, onu tatmin etmeye atılır, bir de karnının doyması için uğraşır, uğraşır, uğraşır. O kimse « bir altın ile karnıma ziyafet çektim» diyor. O zaman bir altın, bir konak satın alacak gibi kuvvetli para «yine de karnım da doymadı» diyor. İşte dünyanın fitnesinden dünyanın hakikatini bilemeyenler kurtulamaz. Dünya en büyük fitnedir. Dünya insanoğlunun;

ƒ  Müminin de,

ƒ  Fâsıkın da,

ƒ  Fâcirin de,

ƒ  Kâfirin de

ƒ  Düşmanıdır, hepsinin yolunu kesici­dir.

ƒ  Enbiyaların yolunu kesmek ister.

ƒ  Evliyaların yolunu kesmek ister.

ƒ  Müminlerin yolunu kesmek ister.

Kâfirlerin yolunu kesmiş, on­ları küfrettirmiş, kendine bent etmiş. «Ben seninim, ben seni rahat ettiririm, beni iste» diyerek uğraşır o. Öyle demiyor mu, dünya? “beni iste, ben seni rahat ettireceğim” haydi bakalım iste. İstedik sonra rahatsız oluyor.

  “İnsanın açlığını teskin edici birkaç lokma onun için hayırlıdır” dedi Aleyhisselâtüvesselâm.

Fazlasına tamah insanı perişan eder, onda rahat huzur bırakmaz. Bu şimdi umumî hastalıktır. Tamah atına binmiş olan kimse, zapt olunmaz bir ata binmiştir. Ya onu sırtından yere çarpacak, ya uçurumdan atacak ikisi beraber gidecek.  Tamah atına binen kimse muhakkak onu bir belâya sardırmadan o attan inmeyecek. Bu çok mühim olan bir noktadır. Aza kanaat edebilmek çok az kimseye nasip olur da, çok kimse bu dünyadan ben doyacağım diyerek dünyayı toplamaya atılır.  Ne kadar atılsa gene der ki; ucunu bulamadım yine doymadım. Dünyanın hakikatini peygamber aleyhisselâtüvesselâm bildirmiştir.

Efendimiz bir gün Uhud şühedası Hz. Hamza r.a. efendimizi Uhud dağına sabah namazından sonra ziyarete vardığında güneş yeni doğuyordu. Ashabı Kiram-ı saf yaptırmış sonra onlara buyurmuştu,

“Şimdi gölgelerinizin ardından koşunuz ve herkes kendi gölgesinin başını yakalamaya gayret etsin”

Ha gayret derken ne kadar Sahabe-i Kirâm koşturup duruyorsa da gölge durur mu? O çok koştuğu vakit gölge de önce çok koşturur. Sahabe-i Kiram epey gitti, gölgesine yetişen olmadı, nefesleri yarılandı. O vakit efendimiz,

“Şimdi durunuz! Tutabilen oldu mu?”dedi,

“Yok, orada duruyor gene orada bekliyor biz durduk oda durdu. Biz arkasından bir yıl koştursak o yine koşacak”

“Peki, ey ashabım! Bana bakınız bana doğru koşunuz” deyince onlar Efendimize doğru koşmaya başladı. Süratle, hızla, bir parça daha kaldı diyerek koşturuyorlardı. Efendimiz,

“Geriye bakınız” dedi, baktılar

“Nasıl, gölgeler sizden kaçıyor mu?”

“Yok, gölgeler bizim arkamızdan koşturuyor bizi bırakmıyor. Biz ne kadar ondan kaçsak bizden ayrılmadan arkamızdan koşup geliyor.”

Aleyhisselatü vesselam Efendimiz bir kıssadan bu kadar ümmetin hepsine birden bütün insanlara bir hakikat dersi veriyor, diyor ki,

“Ey ashabım bakınız, benden kaçıp benden uzaklaşıp kendi gölgelerinizi tutmak için koşturduğunuz gibi dünya da beni bırakıp dünyanın arkasından koşandan o kadar kaçacaktır, tutmasına imkân yoktur, tutamaz. Lâkin bana dönün bana koşup gelin, bana ne kadar süratle geliyorsanız dünya sizin arkanızdan o süratle koşmaya mecburdur. Kaçmayacak arkanızdan koşup gelecektir.”

İşte dünya, peygamber a.s.’a doğru gidenlerin ona koşanların arkasından koşan hizmetkârdır, onların hizmetine koşmaya memur olmuştur. Efendimize yüz dönüp te dünyanın arkasından koşanlara, onlardan da kaçmak üzere uzaklaşmak üzere emir olunmuştur, onlardan kaçacaktır. Dünya Efendimizden kaçanların hiçbirisinin eline giremez.

“Sizin elinize girmem. Siz belki milyarlar sahibi olursunuz ama ben sizin elinizde değilim.” Diyor. Bankalarda ya? Cebimizde değil, cebinize girmez, karnınıza da girmez.

Ne cebinize sığarım, ne karnınıza, o zaman bana cebiniz de dar olur, karnınızda dar olur. Elinize girmem girmeyeceğim. Bana emir var, iki cihan serverinden kaçanların cebine de girmem, karnına da girmem. Bunların yiyip içebilecekleri birkaç lokmadan ibarettir. Birçok görünür, sonra azaltır, azaltır, azaltır, kendilerine bir lokma da fazla gelir. Sonra peygamber a.s. dünya­nın hakikatinin dersini bütün âleme vermiş;

 “İşte budur, dünyada tamah edip arkasından «hepsini ben ala­yım» diyerek koşturduğunuz vakitte, o sizden daha uzak kaçacaktır, bana gelin” diyor.

Külfetsiz dün­ya «al beni!» diyerek arkasından koşacak, lâkin «al beni» dediğine mümin iltifat etmez. «Senin ne­yini alayım?» der. «Neyini alacağım, taşınmazsın, burada kalmaya mahkûmsun» der. Dünya, sen iste­meden sana gelir.

 Mümin, hikmetle tasarruf eden bir kimsedir. Cenabı Allah, maksud-u ilâhi, hikmet-i ilâhi mümin kulunu yorultmamaktadır.

«Ey benim hizmetimle şe­reflenen kulum! Benim hizmetimi tercih eden kulum! Ben seni dünya meşguliyetiyle yormam. Dünya senin arkandan gelir ve sen onu lüzum eden yerinde har­ca.»

Müminin eline dünya ne kadar girse kenz olmaz, yani yere gömmez, bankada da biriktiremez. Bel­ki enine boyuna gelen, arkasından koşup akan dünyayı,  Li ma hulika leh[2] ile yakında harcanması gerekir. O yolda derhal sarf eder, durdurtmaz. Yığıp ta kalbine yük etmez. İşte manası odur. Yoksa dün­ya eline girdiği halde, onlar o dünyayı kullanma­dan bırakmaz. Lakin Cenabı Allah onları kulluk hizmetlerini serbest ve rahat olarak huzur içerisin­de yapabilmeleri için dünya ile meşgul etmez. «Na­sıl kazanacağım, nasıl geçineceğim?» derdinden onları azade kılar. Bir saat çıksa kendilerine bir aylık erzak açar,

Bir aylık idarelerini verir,

15 günlük ve­rir,

Bir haftalık verir,

Nihayet bir günlük verir.

 O ida­resini aldıktan sonra gelen fazlayı fisebilillâhta infak etmek için alır ve onların çoğu akşam her tarafa bakıp

 «Yanımızda dünyalıktan bir şey kaldı mı? Bu­gün Allah’ın hazinesinden bize gelip yarına beklettiğimiz bir şey var mı?” Der.

Yarına niye bekleye­ceksin?

 «Yevmul cedid, rızkul cedid»: Her yeni günde yeni rızık kapıları açılıp iniyor. Çoğu öyle bakar ne varsa dışarıya çıkarır. Şâm-ı Şerifte Şeyh Yahya Sabbah Hazretleri vardı. Meczup halinde bütün Şam ehlinin intilâbı olan bir kimse idi. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin (Allah sırrını takdis eylesin) kitaplarını anlayan ve anlatabilen fütuhat sahibi bir kimse idi. Cuma namazından sonra çıkış kapısına yakın otururdu. Heybetli oturup sonra sohbet ederdi. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin kitaplarındaki hakikatlerden söy­lerdi. Şeyh Efendi Hazretlerinin geldiğini görünce ağır olduğundan yerinden kalkamaz,  iki kişi bu taraftan, iki kişi öbür taraftan koltuğuna girip de kaldırırlardı. Şeyh Efendi Hazretlerini ayakta selamlardı. Sohbeti durdu mu ayağa kalkar hemen kucaklar, Şeyh Efendi Hazretleri selam verir, ondan sonra Şeyh Efendi Hazretleri çıkıncaya kadar bakar, çıkıp gidince otu­rurdu. Bir gün bana,

 «Ey oğlum! Şeyhin kimdir?»

 «Sultanül Evliya Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri’dir» dedim.

«Hakkan ve Sıdka» dedi. «Oğ­lum! Onun kapısına mülâzım ol. Bu Şam’da Aley­hisselâtü vesselâm Efendimizi yakazan uyanık­ken gören zat odur» dedi, bana.

 Rüyada gören çok olur da, uyanıkken görmesi, o kadar kolay me­sele değil. İşte o eve gittiği vakitte yatsıdan sonra eve gi­der, oraya buraya bakar. Ne var evde, diye. Bir şeyler varsa onları verecek yer bulursa verir, hiç kimse bulamazsa. O giderken arkada bir tayfa köpekler de gelirmiş döner içerde ne varsa, ekmektir, ettir, hepsini çıkarır onların önüne atar. Sabah ezanı olunca kapıyı açar, onlar kapının önünde bekler.

«Bekliyor musunuz?»

Bunların hepsi kalkar, kuyruk sallamaya başlar, camii şerife beraber gelir­ken, arkasından gelip kapının önünde beklerler.

«Bakınız!» diyor, (Hâşâ min’el-huzur) «kelpler nasıl dışarıda bekliyor? Bir lokma attım, bana bağla­nıp geliyorlar. Bir kemik için, arkamdan gelip ayrılmıyorlar. Size ne kadar söylüyorum, bu kadar cev­herler veriyorum, nefsin arkasından koşarsınız, benim arkamdan gelemezsiniz » diye azarlarmış onları.

 Bunlar o kimselerdir. Geleni yerine göndermeye erbâb olan kimse. Büyük Şeyh Efendi Hazretleri, Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin halîfesi Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri için ihvanlara, ulemalara şöyle söylermiş:

«Bir kimse, üzerinde Cibril’in sureti bulunan bir cevher getirip vasiyet etse,  üzerinde Cebrâil Aleyhisselâmın nakşı bulunan cevher, zamanın cev­heri ki, o elmas gayet nadirdir. İsmi işitilmiş ken­disi görülmüş değildir. Bir kimsede bulunsa, yedi kralın hazinesi onu bozamaz. Onun pahasını ödeye­mez, o kadar pahalı. Dese ki,

«Bu cevheri bu asırda, Cihadün Ekber’de en ileri adımı atan zata verilsin» diyerek vasiyet etse hiç şüphesiz Abdullah Efendiye verirdim. Cihadün-Ekber’de, onun ayak bastığı yere bir evliya ayak basamaz » demiş Şeyh Şerafeddin Hazretleri.

Millet şeyhliği kolay zannediyor. Şeyh dendiği vakitte inanıyor.

«Yine bu cevheri takdim için bir kimse vasiyet etse, onun parasını yine Abdullah Efendiye verir­dim. Bu asırda neyin nereye verileceğini ondan daha iyi bilen bir kimsede yoktur» di­yor.

 İşte o «Li mâ hulika leh» müminin sıfatıdır. O sana ne için gelmiştir, o yolda sarf edersen kork­ma. O zaman o kimsenin hâli deryanın üzerinde akıp giden gemi gibi olur. İçeriye biriktirmeye başlarsa gemi su almaya başlar, tehlike var. Şeyh Efendi Hazret­leri onu da böyle ifade ederdi,

 «Anam bana öyle söylerdi. Oğlum! Elini açık tut, sıkı tutma. Elini açık tuttuğunda burada bir şey varsa, ihtiyacı olan alır; bir şey koymak isteyen koyacak yer de bulur. Elini sıkı tutarsan ne almak isteyen alabilir, ne koymak isteyen koyabilir, Elin açık ol­sun» dermiş.

O birdenbire olmaz. Subhul nefis dediği nefsin gizliliğinde yatan bir bahillik, pintilik, cimrilik vardır. Gayet gizlidir, çok kesilip atılır insandan. Ondan Cenabı Allah’ın himaye ettiği kimseler selâ­meti bulur. O kimse hubbul dünya derdinden kurtu­lur. Gemisi su almayan adam odur, serbest seferini tamamlamıştır, o korkmaz. Gemi su almaya başlar­sa tehlike vardır. Yol uzunsa, muhakkak su alıp batacak. Ona da dikkat etmek lâzımdır.


[1] Fecr Sûresi:14

[2] Li mâ hulika leh: yaratılış amacı

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet