Tasavvuf sohbetleri_4

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 4

1976,  İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Ebu Ahmed-i Suhurî Hazretleri bizim Hz. üstadı­mız Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin üstâdıdır. Bizim Sultanû’l Evlîya Abdullah Dağıstanî Hazretlerinin de şey­hinin şeyhidir.  Onun şeyhi de Üsküdardaki Seyyid Cemaleddin Gumukî[1] Hazretleridir. Bu hikâyesini söylediğimiz zat, Gumukî Hazretlerinin halifesidir. Ebu’l Ahmed-i Suhurî, kırk sene kutbiyette du­ran kimse, onun kadar uzun boylu kutbaniyyet makamında kutupluk yapmış olan bir veliyullah yok­tu. Kalktığı zaman sülüsü’l âhirde kendi hücresinde «LA İLAHE İLLALLAH» dediği vakitte, Üsküdar’ın bütünü kadar memleket hepsi ay­nı kuvvetle yanında zikir çekiyor gibi duyardı. O, Peygamber-i zişan aleyhi efdâl’üs selâtü vesselâm Efendimize hakiki varis olan her velîde vardır.  Peygamber-i zişan, Kâbe-i Muazzama’nın önünde durup veya Haccü’l veda’da Arafat’taki kocaman ovada durdu­ğu vakitte 124 bin sahâbeler orada hazır olduğu halde, onlara hutbe îrâd ettiğin­de, sesi büyültecek, sesi ulaştı­racak îcatlar yoktu. Olmadığı halde peygamber-i zişan hutbesini îrâd ettiğinde herkes yanında gibi işitiyordu. Bu hal peygamber-i zîşan’ın mucizâtı ve Peygamber-i zîşan’ın haline varis olan evliyaların da kerâmetidir. İsterse mağrib ve’l maşrığın arasında işittirir ki, Hz. Mehdi (Âlâ nebiyyina aleyhisselatü vesselam) çıkacağı zaman tekbir aldığında işittirecektir.

Ebu Ahmed-i Suhurî Hazretleri gece sülûsü’l âhirde yani gecenin üçte ikisi geçip üçte biri kaldığı zamanda ayağa kalkıp bu zikre başladığında bütün memleketin hepsi ayağa kalkardı. Onun sesinin heybetinden çocuklar me­meden başlarını çekerlerdi. Cennet mekân Şeyhimiz Hazretleri, Yirmidört saatte üç vakit en kıymetlidir” derdi.

Zaten konuşan o ya, böyle işittim şimdi de öyle işitiyorum, ondan işiti­yorum ve ondan işittiğimi naklediyorum. Aslında ko­nuşan odur amma böyle söylemesek yine anlaşılmaz. Ondan işittiğimi size işittiriyorum. Çünkü din, mâneviyattır. Hakiki iman ve İslâm insanın kalbinde yer eder. Peygamber-i zîşan’dan tâ o kimsenin kal­bine kadar yol açılır, o Feyzü’l akdes, o mukaddes feyz onun kalbine dökülmeye başladığı vakit hakîki iman onun kalbinde yeşermeye başlar.

Bir eve su getireceğimiz zaman en yakın bir borudan suyu eve çekmek lazımdır. Yakın olmayıp uzak olsa, uzak mesafeden membadan suyu şehre getirinceye kadar boru döşemek lazım. Aradan bir yer eksilirse o su buraya gelmez. Onun gibi, peygamber-i zişan’ın ümmetlerine kalb-i Muhammedî’den aktarmakta olduğu o Feyzü’l akdes, Allah Azze ve Celle’nin onun kalbine dökmekte olduğu o rahmet-i ilahiyye ve füyüzat-ı Rabbaniyyedir. O çağlayanlar bi­zim kalbimize eriştiği vakitte biz hakîk iman, hakiki aşk ve şevk makamlarına mazhar oluruz. Şimdi bu içerisinde bulunduğumuz mübarek mevlit ayıdır.

Peygamber Hayy’dır. Peygamber hakîki hayat­la hayat sahibi, diridir. Peygamber ölürse ümmet kalmaz. Ümmetlere hayat, o peygamberin sayesinde ondan gelir. O Peygamber, yalnız ümmetlerinin hayatı değil, bütün kâinatın hayatı o dur. Bütün kâinat onun yüzü suyu hürmetine vardır. O olmasa kâinat yok idi,  olmayacaktı. Olanda onun hürme­tine, olacak da onun hürmetinedir. Zuhur edende zuhûra gelecekte hepsi onun hürmetinedir. Varlığa can, peygamberdir (A.S.V.). Bunu böyle bilmeyen gafildir.

Bu bildiğimiz onsekizbin âlemin canı kimdir?

Efendimizdir (A.S.V.). Daha onsekizbin âlemden ötede nice âlem vardır ki; onu ehli bilmektedir. Onların canı, efendimizdir (S.AV.). Efendimiz kalpten kalbe evliyalara, evliya­lardan da dediğimiz gibi kalbimize gelir, biz onu tebliğe memur olan kimseyiz. Yirmidört saatte en kıymetli olan üç vakit­tir:

¹  Birincisi: ikindi ile akşam arasında olan vakit,

¹  İkincisi: akşamla yatsı arasında olan vakit,

¹  Üçüncü­sü: sülüsü’l âhir ki; gecenin üçte ikisi geçtikten son­ra, tâ işrak vaktine kadardır.

Güneş doğup bir mızrak boyu yükselinceye kadar kerahat vaktidir. Bu vakitlerin içerisinde olan tecelli, günün diğer saatlerinde yoktur. O üç vakte Ehlullah, Evliyayı izam çok ehemmiyet verirler. O vakitlerin boşa geçmeme­sine dikkat ederler. O vaktin içerisindeki tecelliyi ka­zanabilmek için gayret ederler. Bu üç vaktin de bilhassa seher vakti, yani ge­cenin üçte ikisi geçip üçte biri kaldığı vakittir ki; Allah-u zülcelâl birinci gökten kullarına nazar edip on­lara hususi olarak o vakte mahsus melâike inzâl eder. Onlar da bütün dünyayı bir defa dolaşır.

Kim var ayakta, kim var huzurda?

Kim var divanda? Secde eden kim var?

Kıyam duran kim var? Rükû eden kim var?

Cenabı Mevlâ’yı tesbih edip zikir edip duran kim var?

O vakit onları tesbit ederler. Onları tesbit ettirdikten sonra, o vakitte ikinci bir takım melâike-i kiram yeryüzüne iner. Onlar, Allah Azze ve Celle’nin Zâtü’l Bühtunun envarlarından o lahzada îcat olan melâikelerdir. Öteki melâikeler onların nu­rundan onlara bakamaz.

O melâike her gece ne için îcat olur?

O melâike-i kiram, o gecede Hakk divanında du­ran, kıyam eden ümmeti Muhammedî’den kullarına tâyin buyurduğu hediyeleri getirmek için Allah’ın onlara tahsis etiği melâikelerdir ki; yedi göğün melâikesi bir olsa onlara tahammül edemez. Onlar, Melikü’l Mülk olan, Melik-i Muktedir olan Allah-u zülcelâlin indindendir. Onlar, o vakit ayağa kalkıp Hakk diva­nında duran muhlis kullara Allah-u zülcelâlin kendisinden başka kimse bilmeyen hazâinlerinin içerisinden, o hediyeleri taşımaya memur olan melâikedir. Başkasının o hediyeleri görmeye iktidarı yoktur. O kimselere hediyeleri takdim etmek için o melâike­ler, ikinci defa inzâl olur. Onun için gece kıyam edeme­yen ihlâstan noksandır, kurbiyyet olamaz. Şeyh Efendi Hazretleri buyururdu;

«İmanının gürleşmesini isteyen insan seher vaktinde; hiç olmazsa şafaktan, fecirden bir yarım saat önce ayağa kalk­sın. Güzelce abdest alıp Hakk divanında dursun.»

Hemşeri hanımları peygamber-i zîşan haber vermiştir,

 «Âhir zamanda din ehlini kadınlarda ve köylülerde arayınız.» Din ehli, erkeklere nisbetle kadınlarda fazla ve şehirlere nisbetle köylerde daha fazla. Kadınlarda gece kıyam edenler, erkeklerden daha fazladır. Bu, kalp yoluyla da malumumdur, zâhirde de onu işitiyorum. Teheccüde kalkan ka­dın ihvanlar çok, sabah namazını bile yetiştirmeyen erkekler pek çok. Şimdi Şeyhimiz Sultanü’l Evliya Hazretleri onlar için bu mühim olan müjdeyi söyletiyor bana. Bu her gecedir, meselâ akşam hediyeyle gelen melâikeler yüksek makama doğru çıkar. Öte­ki yedi göğün melâikesi onlara taham­mül edemez. Onlardaki nur Cenabı Hakk’ın zâtü’l Buht nurudur. Efendimiz Hazretleri,

«Fâtıma! O beşikteki çocu­ğu da buraya getir.» demiş.

Çocuklar çok vakit o seher vaktinde uyanırlar, o gafil ana babayı uyandırırlar.  Ana baba o çocuğu uykunun en lezzetli vaktinde uyandırıyor bizi diye tokatlar, o yavruyu tân ederler. Hâlbuki o yavru, o vaktin tecellisini hissediyor, onu melâike uyandırıyor. Bize de müvekkel melâike var, bizi de uyandırır ama bu taraftan uyanırsak bu tarafa dönmek için uyanırız.

O bir şeye yaramayan nefse uya uya, ne kadar faziletlerden mahrum gidiyoruz. Biz nefse uyup, dünyada o nefsin hatırını hoş etmek için uğraşıyoruz. Başka hiçbir şey düşünmüyor.

  insanın ga­yesi ne?

Nefsi şikâyet etmesin, nefsim darılmasın, canım eziyetlenmesin, canım mesut olsun. Başka hiçbir kimsenin, hiçbir şeyin hoşnutluğu bu za­manın insanını alâkadar etmiyor. Hoşnutluğu ara­nacak yalnız nefsidir.

 İşte onun için insanoğlunun başına ne felaket geldi ise kendi nefsinin hoşnutluğunun peşinde koş­masından dolayıdır. Nefsi hoşnut etmesine de im­kân ve ihtimal yok. Çünkü nefsin ihtirasına ve arzu­larına bir had yoktur. Hani arzuları sayıyla değildir ki, o sayı içerisinde onun arzularını yerine getiresin ve tamamdır diyesin. Şimdi rahat oldum yok. Yüz arzusu varsa,   yüzünü yapsan,   onun arkasından bin arzu daha getirir. Onu bitirdikten sonra çalış onları da topla. Eh işte bitirdik, başka? Şimdi onbin daha var. Böyle böyle, böyle böyle yani insanı hiçbir hizmete bırakmadan yalnız kendi hizmetine meşgul etmek ister nefis. Nefis insanı kendisine kö­le etmek, kul etmek ve Allah’a şeriklik davasındadır.  

«Başkasına değil bana kul olacaksın, ba­na çalışacaksın, beni hoşnut edeceksin, beni razı edeceksin, başka şeyi düşünmeyeceksin » der.

Bizde, pekâlâ efendim, başüstüne sultanım diyoruz. Bak, yirmidört saat zarfında ne için koşturuyo­ruz?

Hayatımız neyi razı etmek için, ne yolda geçi­yor?

Nefsimizi hoşnut etmek yolunda, nefsin ar­zularını yerine getirmek yolunda geçiyor. O arzular da birbirine dolanarak, boyuna artarak en son demi­ne yetişiyor.  Daha gözü arkasında kalıp o tara­fa geçiyor.

 Onun için nefsin senin düşmanın oldu­ğunu bil ve onun arzularının bitmediğini de bil. Hiçbir zaman “yeter, tamam, oldu, kâfi” diyecek diye bekleme,   ümit etme.   Nefis çocuk gibidir, nasıl insan çocuğa onun arzularını verdik sonra daha fazlasının arkasına koşturursa nefis de aynı tabiattadır. Ona haddini göstermezsen hudutsuz gi­der. İnsanı helak eder.

Evet, o yavru çocuklar seher vakitlerinde uyanıp ana babasını da uyandırır. Lâkin insanoğlu gafle­tinden o vakit soldaysa sağa dö­ner, sağdaysa sola dönerek yine bi­raz daha uyuyayım da uykusuzluğum kalmasın diye devam eder. Kendi nefsime diyorum ki,Kaç senedir uyu­yorsun?”

 Kaç sene var? Altmış sene, yetmiş sene, seksen sene? Bu kadar sene, kırk sene, elli sene uyuyorsun, hâlâ doymadın mı bu uykuya? Yeni gün, yeni uyku hani sanki elli senedir uyuyup doymayan ey nefsim, şimdi bu gece­nin en mukaddes vakitte biraz daha uyuyayım biraz daha doyayım da ona göre kalkarım demeye utanmaz mı­sın? De kendi nefsine. Beni niye aldatıyorsun? Çün­kü uykuya doyan cins değilsinsen ey nefis,  bırak, uykudan bir parça fedakârlık yap, kabrin içerisinde zaten uyuyacaksın, uyuturlarsa…! Uyuturlarsa…!

Peygamber Aleyhis selatü ve’s selâm,

 «Ya Rabbi!Kabir azabından sana sığınırım» diye münacat buyururdu. Kabrin içerisine gireceğini düşün, uykun biraz daha hafifler.

İşte Efendimiz Hazretleri, «Fâtıma! O beşikteki çocu­ğu da buraya getir, beşikteki ço­cukları da getiriniz, bu tecelliden onlar da nasiplerini alsınlar, mahrum olmasınlar» dermiş.

O vakit Hakk divanında bulunan kimselerin hepsine o melâike-i kiram gelir. İşte Suhurî Hazretleri Allah’ın has kul­larından büyük bir zattır, büyük Şeyhimiz Şeyh Şerafeddin Hazretlerini hayatta değilken ruhâniyetiyle irşad edip terbiye etti. Suhurî Hazretleri’nin âdeti oydu ki her kim huzuruna gelirse kelime-i şehâdeti getirtirdi; diz be diz oturtup kelime-i şehâdeti okuturdu. Öyle büyük bir zat huzurunda o kelime-i şehâdeti okuyan kimse­nin kalbine, kalbinden hiç çıkmayacak nakış­la nakşediyor, onun kalbine saadet mührünü basıyordu. Kelime-i şehâdeti söyledikten sonra onun imanını, bütün dünyada ins-û cinnin adedince şeytan olup üzerine gelse son nefeste o imanı ondan almaya imkân yoktur. Bitti, o mühür bastıktan sonra tamamdır. Onun için her gelene, o kelime-i şehâdeti getirttirir ve şöyle dua ederdi;

 «Kelime-i şehâdeyni indeke yâ Rasûlullah vahyelena ve biatün yevme’l kıyâmeti ya men erselehullahu tealâ Rahmetenlilalemiyn.»

 «Ya Rasûlullah! Bu okuduğumuz kelime-i şehâdeti sizin hazineye koyduk, size emanet eyledik, kıyamet gününde bu emanetimizi isteriz.»

Diyerek peygamberin hazinesinde mü­hürler, kıyamet günü olduğunda o emaneti bize tes­lim eder. O gelen ziyaretçilerine ilk bu hizmeti yaparmış, bu hizmette yeter zaten. Onun için ebedi olan iman rütbelerinin kemal makamları için o kelime-i şehâdeti bana okut dedi.

Şeyh Efendi Hazretleri, “bunların hepsi benim evlatlarımdır, hepsinin ahitleri bizdedir” dedi ve onlara bu hizmette bulunalım diye emretti. Gumukî Hazretleri’nin de şimdi onlara bu telkini yapmak için bana izni ol­du. Bu kelime-i şehâdet ki, onu da yapmaya muvaffak ol­duk.  Şimdi onların şahadetiyle onlara emanet teslim ettik. Kıyamet gününde o evliyalar bizim emaneti­mizi bize takdim ettikleri günde bu günü hatırlarsınız. Evet, mühim olan budur. İnsan kıymetli olan şeyini, iyi yerde kilit altında muhafaza altında saklayıp du­rur.  Çok kıymetli şeyini en sağlam yerde saklar. En kıymetli olan şey,  imanımızdır.  Şimdi onu bir defa sağlam yere koyduk. Bu, Allah’ın fazl-u keremindendir

bizim vazifemiz nedir?

Allah’u zülcelâl’ın lütf-u keremi ile bize bağışlamış olduğu bu en bü­yük nimetini gözetmek, bakımına dikkat edip de gürleştirmek; iman ağacını kalbimizde yeşertip, gürleştirip, sonra o ağacın meyvesini de yemek lâzım.


[1] Seyyid Cemaleddin Gazi Gumuki Hz. : (Dağıstan,16 Ekim 1788- İstanbul,1869). Kur’an hâfızı olup hadis ilimlerinde de onbinlerce hadisi rivayet zincirlerinin sağlamlık derecelerine göre tasnif edecek kadar iyi bilen, zâhiri ve batıni bilimlerdeki yetkinliği tartışılmaz bir âlim ve büyük evliya. Bir süre Dağıstan hanlarına idareci olarak da hizmet eden Gumuki Hz.’leri onbeş civarında yabancı dili bilirdi. Kabri Karacaahmed kabristanındadır. Allah ondan râzı olsun.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet