Tasavvuf Sohbetleri_5

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 5

1974, İskenderpaşa, İSTANBUL

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bir nokta, kendisine tutmayan Habibtir O. Min evvelihi ilâ âhirihi, bütün enbiya ve bütün ümmetlerin kılacakları bütün namazlar, yapabilecekleri bütün taatın faziletini terazinin bir kefesine koysalar, Peygamber-i zîşanın kıl­dığı iki rekât namaza yetişemez.

Peygamber-i zişan onu kefesine koyduğu vakitte ümmetlerin günahları kalır mı? İki rekâtıyla oraya koyduğu anında günah nerde duracak. Onu bırak bir defa peygamberin Lâilaheillallah dedi­ği vakitte onun kuvveti yedi cehennemin içerisine koyuverirse cehennem yok olur gider, onun fazîleti yedi cehennemi mahveder. Bir kere Peygam­ber-i zişanın Lâilaheillallah dediği vakitte hâsıl olan nuru koyuverse yedi cehennemin hepsi mahvolur. O vakit nerde cehennem kalır. Biz böyle şanlı peygambere ümmet iken bunu takdir et­mezsek bizden ahmak adam olmaz. Elhamdülillah Allah bize bunu da işittirdi. Şanlı Peygamber, Yâ Resulûllah! Sizden şefaat istiyoruz. Evet, o şefaatli peygamber bize bakıyor, sırası geldi diyerekten de bizi çağırıyor. Evliya yol göstericidir.

«Siz olacak işlere bakınız. Yalnız size bir vasiyetim olacak, olana pişman olmayın. Ne olacaksa da ondan üzüntü duymayın, olan şeyden siz üzülmeyiniz, işin sonu­na dikkat ediniz.»

İşte bu kadar, size bir işaret veriyor. O işarette bir beşaret vardır. Olacak şeyden bize böyle söylemiş iken bambaşka bir işler oldu diye taaccüpte kalma, işin sonuna bak: nereye mün­cer olacak nereye munkalib olacak. Ağaçlar ham olduğu vakit meyvesini ağzına alırsan ağzını burar, karnına sancı verir. Sabredersen o bal olur, sana hayat olur. Onun için buruk buruk işler görülür. O hareket tatlılanmak içindir. Hiç merak etme, öyle şeylere aldırma.

‘   Aldırdığın vakitte,

‘   Me­raka düştüğün vakitte,

‘   Telaş ettiğin vakitte,

‘   Vesveseye kapıldığın vakitte,

İman nurunun sönmeye doğru gittiğine delalettir. Sakın dalma, geniş ol, daima Estaizübillah «lâ tahzen! İnnallahe meanâ»[1] Allah Azze ve Celle bizimle beraberdir. Bizimle beraber olduktan sonra korku yok.

   ─ Ahir zaman ümmetlerinin hakkında evliyalar ne der?

«Sütün kaymağı en üstündeki olduğu gibi ümmet-i Muhammedînin en kıymetli olanları, bu ahir zamanda, en son asırda gelecek ümmettir» di­yor. Musarrıfu’l kulûb olan, mukallibe’l-kulub olan Allah’u zülcelâl o salâhiyetten aşılayıp, yarınki gece­de o (Fahri Kâinat Efendimiz) rütbeyi de verip üm­metlerinin kötülerini Hakka doğru meylettirip o kerameti de Habibine giydirecektir. O peygamberdir ki, bir tek ümmetinin cehenne­me girmesine râzı değildir. O peygamberdir(S.A.V.) ki tâ onu içeri koyduruncaya kadar bir tek ümmetinin cehennemde kalmasından râzı değildir.

 «Benim içerde işim yok yâ Rabbi, benim ümmetim orada iken, ben içerde lezzet alamam.»

 Senin kırk evladın olsa, otuzdokuzu evde bulunsa, birisi hapiste bulunsa sen onlarla eğlenebilir misin? O otuzdokuzuna bakmazsın, acaba hali nedir? Diyerekten yüreğin o çocukta kalır. Peki, dört yüz çocuğun olsa bir tanesi eksik olsa, bir tanesi içerde olsa nasıl, ra­hat eder misin? Dört bin diyelim, bir tanesi içerde olursa geriye kalanlarla hoşnut olur musun?

 “El ihsân-ı bittamâm; ihsanın tamamdır ya Rabbi! Ümmetimin hepsini isterim” dedi,

“Ey Habib! Hepsini verdim. Ne istersen dahasını da vereceğim”

Allah (C.C.), Miraç gezisinde peygamber-i zîşana bir bâb açtı.  Peygamber-i zîşan : “Bunu da isterim, bunu da isterim, bu­nu da isterim. Bunu da ümmetleri­me,bunu da ümmetlerime, bunu da ümmetlerime” dedi.

Peygamberin isteyişi bizim isteyişimize benzemez. Peygamberin talebi bizim talebimize hiç benzemez. Peygamber kendi nübüvvetinin hakikati­ne göre Allah azze ve celleden talep ediyor. Münâcat; insanın Allah Azze ve Celle’ye, onun azamet, kudret ve atâsının sonsuzluğuna baka­rak, onun vericiliğinin, tükenmezliğinin hakikatini bildiği zaman, o bildiği nisbette talep etmesidir. Onu da, var olanın hakikatini bildiği derecede ister. Onu, Allah’ı peygamberimiz kadar bilen kimse de yok. O peygamber (S.A.V.) öyle istedi.

 “Ne istersen ey Habib! Veriyorum” Dedi. Peygamber-i zîşana verdi, verdi, verdi. “Var mı başka?” dedi.

“Ya Rabbi! Ey atâsına nihayet olmayan Rabbim! Sen bilirsin, varacağım yere vardım ya Rabbi!” dedi. O gecedeki Ümmeti! Ümmeti! Ey Rabbim ümmetlerim! Ümmetlerim! Diye istediğinde;

“Ey Habibim senin ümmetlerin benim kullarımdır. Bana senin ümmetlerin daha yakındır, bak”  dedi,  bir makam açtı. Peygam­beri zîşanın önünde bir deniz açıldı; ne ucu var, ne bucağı var, ne haddi vardı. Onu gördüğü vakitte Peygamber-i zişâna hayâ geldi.  

Ne gibi?

“Ey Habibim! Senin bütün istediklerin, bu senin ümmetlerine talep etmiş olduğun her şey bu denizin yanında nedir?( Bir nok­tadan ibaret olduğunu gördü.) Ey Habibim! Senin bunca şiddetle arzu edip münacat edip benden dilediğinin miktarını gösteriyorum sana. Bu sonsuz deniz o senin ümmete benim kullara vereceğimdir.”

Peygamberimizin ümmetleri hakkında istedikleri bir nokta gibi göründü. Ne büyük saadet ki, öyle bir Allah’ın kullarıyız.

Birgün Şeyh Efendi Hazretleri, başkalarının huzurun­da bana;

«Bu tarafa!» dedi,

«Bana güvenip de kendini adam sanıyor! » dedi benim için. Hakkı vardı.

«Yâ Seyyidî! Kendim adam değilim ama sizinle iftihar ederekten ken­dimi adam sayarım  » dedim.

Bütün evliya da peygamberler de böyle. Bü­tün evliyanın iftiharı peygamberleridir. Hay hay, iftihar ederiz. Ona nisbetimizle hepimiz de o peygamberlerle ve Allah’u zülcelâlin kul­ları olmaktan ne kadar iftihar etsek azdır, düşünen insana bundan büyük şeref mi var? Allahu zülcelâl o denizi açtı. Peygamber-i zişan;

“Aman yâ Rabbi! Benim istediğim, istediğim bir nokta kaldı…”

“Habibim! Ben bu denize muhtaç değilim. Bütün bu deniz o senin ümmetinin, benim kullarım için hazır duran rahmetlerdir. Onlara verilecek mükâfat ve derecâttır. Onların için hazır olmuştur, hep­si onlara verilecektir, Ey Habibim!”

Nerde senin amelin? Nerde bizim yaptığımız iş­ler? İşte onun için ihlâsın ilk adımı, ihlâs dairesinden içeri girdiğimizin ilk işareti, yaptığından utan­maktır. Bende bir şey yapıyorum demeye utanmak­tır. Muhlis adamın alâmetidir bu. Ya okuyorum, ya yazıyorum, ya kırıyorum, ya yapıyorum diyerekten hiçbir şey yok. Utanmak lazımdır. Bu ihlâsın ilk gi­rişinde alâmetinin işaretidir. Nerde bizim amel? Onun için Peygamber-î zîşan o vakit;

 «Allahumme la tekinnî ilâ nefsi tarfete ayn»: «Ya Rabbi! Beni yaptığıma, beni nefsime, beni bildiğime, beni benim istediğime bırakma; senin indinde olan, kadimi ihsan, kadimi rahmet, ihsanınla bize muamele et. Ondan ver ya Rabbi! Ondan ver ya Rabbi! Ondan ver ya Rabbi! » Diye başladı. Kendinin yaptığını bu tarafa attı. Böyle saklıyor gibi.

 Amelimizden utanıpta saklamak lazım. Aman ya Rabbi! Bak ya Rabbi! Amel­lerimiz sana takdim olunacak gibi bir şey değildir, de­meye dil öyle utanır. O zaman Allahu zülcelâl sana inayet nazarı ile baktığında sana verilecek olan hidayet evliyalara olan hidayet membâından olur. O za­man muhlislerden yazılırsın. Allahu zülcelâl seni o denizlerine dal­dırır.

 İşle böyle bu müjdeleri ben sabaha kadar anlat­sam, onlar da bizim kalbimize akıtır. Lakin her şeyin de bir haddi vardır, bir hududu vardır. Her şeyde bir vaktin içerisinde tayin olunmuştur ve her şey bir miktar iledir. Şimdi burada hâzır olan bu mümin ih­vanlarımızın hepsine bu müjdeyi, bu gecenin içerisin­de olan tecellileri, mevlid gecesinin arifesi olmak dolayısıyla bize bu kadar ki; kalb onu almaya muvaffak oldu. Yarın gecede ne olacağını, Allahu zülcelâl ne gibi membâından açacaktır, bilemeyiz.

 Bu gecede bize bu kadar fazileti, bu kadar rahmet ve inâyetinin müjdelerini işittirdi. Biz Cenabı Rabbü’l âlemine nihayetsiz hamd-ü senâ ederiz. Habibi Ekremine de nihayetsiz selâtü selam ve tâzimat ederiz. Bizi bu cezbet kuvvetiyle burada toplayan Evliyayı izâmın Sultanü’l evliyanın da, onun himmetinin de daima bizimle beraber olmasını temennî ederiz. Bu muhabbetimizin artıp eksilmemesini, Allah’ın rahmet ve inayeti­ne mazhar olan cemiyet olan toplantının, buradan dağıldıktan sonra da masum olan tecelliyle mahfuz dairesinde olmasını temenni ederiz.


[1] Hadis-i Şerif: Buharî: Menakıb,25

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet