Tasavvuf sohbetleri_6

Posted on 26 Aralık 2010

0


Sohbet 6

1976,  İSTANBUL

 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Temiz hoş rızıklar, temiz hoş kimseler içindir. Çoğa tamah etmeyin, dünyanın çoğu insana yüktür. Aza kanaati olan rahat yaşar. Cenabı Allah, hikmeti iktizası, az olan şeye bereket ihsan eder. Siz çoğun talibi olmayınız. Ya Rabbi bize bereketli rızık ver deyiniz, bize çok dünya ver demeyiniz. Yâ Rabbi bereketli ömür, bereketli rızık, senin yolundan bizi meşgul etmeyecek hizmeti bize nasip eyle. İlk Senin hizmetini ileri tutanlardan, Senin kul­luğuna ikdâm edenlerden eyle bizi yâ Rabbi!

Bu çarşıda yeri olan kimse kalbini kiraya verir, ikinci bir çarşıda bir mağazası daha olursa kalbinin bir kısmını da oraya bağlar. Fatih te bir başka ma­ğazası olsa, bir parçayı da oraya aktarır. Üsküdar da bir başka yeri olsa kalbinden bir şuayı da oraya bağlar. Ankara da şubesi olursa kalbini oraya da uzatır. İzmir de olur bir de İzmir e. Dışarı ülkeler­de olursa ona da, böyle kalbini taksim eder. Gece yattığı vakitte de onların telâşesinden, onların kal­bine verdiği sıkıntıdan rahat uyku, güzel rüya gör­mekten mahrum olup sabah kalktığı vakitte, o gam kasavetin o sıkıntının içerisine ak­şama kadar tekrar düşer. Gece de rahatsız uyku ile bütün hayatı böyle zincirleme rahatsız geçer.

Peygamberi zîşan aleyhi efdalüs’salatü vesselâm Efendimiz, sahâbe-i kiramlar ile Uhud dağına, sabah namazından sonra ziyarete gidiyormuş. Oraya şehit Hamza’ya (R.A.) vardıklarında yolda bir vadi göstermiş, demiş ki;

 «Âhir zaman ümmetleri bu vadi dolusu altınları olursa, bu bize yeter demeyecekler, ikinci bir vadi daha dolduralım diye çalışacaklardır.»[1] Bu âhir zaman ümmetlerinin hâlinden şânından beyan etmiş.

Güneşin ilk do­ğuşu anında insanın gölgesi tabi uzun olur. Peygamber-i zîşan sahâbe-i kirama emredip onları bir saf olaraktan durdurmuş;

Şimdi şu karşıya doğru herkes koşup, kendi gölgesinin başını tutsun” demiş. Tabi gölgeler bu tarafa, onlar da o tarafa koşuyor­lar. O Sahâbe-i Kirâmlar ha gayret, ha gayret diyerekten, kendi gölgelerinin başını tutmaya koşmuşlar. Gölge durmuyor, gölge de koşup gidiyormuş. Ha gayret, ha bi­raz daha fazla gayret ediniz derken nefes nefese kalmışlar. Yorulduklarında,

“Şimdi durunuz, hanginiz tutabildi?”

“Hiç birimiz ya Resulallah! Bizden kaçtı.”

“Peki,  şimdi bana doğru koşunuz” demiş. 

Pey­gamber-i zişân, bana koşunuz dediğinde bütün sahâbe-i kiramlar o tarafa koşarken; “Şimdi geriye bakınız” demiş.

Geriye baktıklarında o kaçan gölge­ler onlara tabi olup koşturup geldiğini görmüşler.

“Bu burada oyun oynamak için, koşu yaptırmak için değil; size de, benim ümmetlerime de ders almak için Allah’ın emriyle size yaptırmış olduğum bir tekliftir.”

 Oradaki Sahâbeler gölgenin tutulmayacağını biliyorlardı. Lakin Sahâbenin sıfatı «Amenna ve saddaknâ» diyen kimsedir. On­lar peygambere karşı, «doğru söylersin, Hakk ger­çektir» der. Orada kendi aklını kullanmaz, böyle şey olur mu, olmaz mı dedi mi, olduğu yerde kalır.

«Alâmet-ül imân ettasdikun»: Söyleneni tasdik etmek müminin alametidir. Şüphe arız oldu mu imanın noksaniyyetine, içerdeki hastalığa delalettir ki; bu zamanda çok kimseler der ki;

Bu hadis sahih midir, za­yıf mıdır, şişman mıdır? 

Yahu hadis olduktan sonra uzun boylu ne soruyorsun? Amenna ve saddaknâ! De. Boyuna soru sormak, araştırmak, insanı daima her şeyden şüpheye düşürür. Feylesofların içerisinde bir meslek sahipleri vardır ki, her şeyden şüphe eder­ler. Hatta kendilerinden de şüphe ederler; “acaba biz var mıyız?” diyen şaşkın feylesoflar da var.

O sahâbe-i kiram, «Amenna ve saddaknâ» deyip, peygamberin emridir diye koşturup gittiler. Gölge tutulmaz amma, emir Peygamberin emridir. Sonra Peygamberimiz (S.A.V.) hikmetini bildirdi:

“Ey ashaplarım, ey ümmetlerim! Bunu size niçin yaptırdım? Bir kimse bu dünyanın arkasından ne kadar koşarsa, yetişmesine imkân yoktur. Bu, onun temsilidir. Lakin bana doğru gelenlere, niçin bana doğru geliniz dedim? Onda iki işaret var. Peygam­bere doğru gidenlere bu dünya Cenabı Allah’tan ‘Benim Habîbimin yoluna gidenlerin arka­sından gideceksin, arkasından koşacaksın! Onlar ne kadar süratle ona doğru giderlerse o kadar sürat­le onlara yetişeceksin diye emir almıştır.” 

«Ya dünya yehdinî men ha­demeni vestahkimi men hademek»[2]  Hadisi kutsiyle Allah Azze ve Celle dünyaya böyle hitâbetmiş. Ehli hakikat mağripten maşrığa bu yazıyı görür okurlar. Bu dünyanın üzerinde kudret hattıyla yazılmıştır.

 «Yâ dünya yehdinî men hademeni»: Benim hizmetim­de,   benim kulluğumda bulunanlara sen hadim ol, ey dünya! Ona hizmetçisin.

 «Vestahkimi men hademek»: Senin hizmetine koşup, benim hizmetimi tutmayanları kendine hizmetçi yap, kendilerini yorult, dur­durtma. Mağripten maşrığa ka­dar böyle yazın diyor.

 Dünyanın üzerine hakikat gözüyle bakan kimse, onu görüyor. Birinci vazife; Allah’ın emrini ileri tutup Allah’a ve Peygamberine doğru yürüyüşte bulunan kimsenin arkasından gelmeye memurdur. Cenabı Allah o pey­gamberlerin yoluna kendi kulluğuna yürüyen kimse­lerin dağınık işlerini toplayıverir. Bu Allah’ın vaadidir,

“Beni düşünen kimsenin dağınık işini toplarım, Beni düşünmeyenin toplu işini de dağıtırım.”

   İyi koş­sun toplamaya, o da boş kalmasın. Onun için dai­ma Allah’ın kulluğuna vakit ayırınız. Hiç olmazsa delikanlılar sabahleyin evden çıkmadan sabah namazını niyet yapıp iki rekât na­maz kılsın. İster güneşten evvel, ister güneşten sonra beş vakti yetiştiremeyen, kılamayan hiç olmazsa bu vakti gözetmesi vaciptir. Onu gözeteni Allah gözetir. Bu zaman fit­ne zamanıdır,   evden selâmetle çıkıp selâmetle döne­ceği şüpheli olan fitnelerin zamanındayız. Onun için iki rekât kıldığı vakit, bir kimsenin üzerinde olan himaye onu her fitneye karşı saklar. Onu kılmayan kimseyi yedi düvelin askeri bekleyecek olsa, ora­da o intikam ona yetişir. Onun için o iki rekâta dik­kat ediniz. Sabah kalktığınızda elinizi yüzünüzü yı­kayın. Bu, ihtiyar hoca efendilere değil delikanlılara ki, “Bizi de beş vakitten bir vakte mi erdirecek acaba?” diye bizim Hacı Mehmet Efendi Hazretleri şüpheye düştü şimdiden. Yok! Beş beş daha kılacak­sınız siz, beşe beş daha. Hatta sizin gibi kimselere bu tebligattır.

    “Benim muhlis ümmetlerim, beş vaktini muhafaza eden ve üzerinde kazası olma­yan kimseler yirmidört saat zarfında, bulundukları memlekette secde yapmayan kimselerin yerine vekâlet iki rekât kılsınlar” diyor. Böyle, ümmete şefkat şefaat göstermek lazımdır. Onlara vekâleten ben secde ettim,

“Ya Rabbi onlar bilmiyorlar, kısmet ettin, kılalım.”

 Bendenize Londra da bulunduğum andan itibaren, secde etmeyen kimselerin yerine iki rekât kılmak için bana emir vardı, yirmidört saatte onu tamam ederdim. Buralarda, İslâm ülkelerinde başka vazifeli olduğum için bize teklif olunmadı. Ama orada Allah’ın hikmeti, âhir zamanda İngiliz milletinin hepsi Müslüman olacaktır. Muhyiddin Arabî Hazretleri istidracında bunu Kur’ânı Azimuşşân’dan alıp bildirdi. Onlara manevi bir kuvvet aşılamasında, o iki rekâtın içerisinde bir tecelli vardır.

Şimdi bu söylediğim gençler içindir: Beş rekâtı yetiştiremeyen her genç iki rekât kılsın sabah öyle çıksın. Allah kendisi gözetir, işinde bereket olur. İnsan hasta olduğu vakit, kendine lazım olanı bilmez. Hangi ilacı alacağını hekim bilir, sana hekim söyler. Sen hangi ilacı alacağını bilemezsin, senin malumatın yok. Onun gibi bizim muhtaç olduğumuz sözleri ve hakikatleri ve irşadı bizim büyüklerimiz olan evliyaullah bilir. Bir yerde oturduğun vakitte zaten kalb onlarla her zaman için doğruda ittisal halindedir, kavuşmuştur.

Mezun olan kimsenin salâhiyeti nedir?

İzin verilen kimse; size bir telefon bağlandı demek manasıdır. Hem alıcıdır, hem vericidir. Kalpten kalbe yolun olmasının manası budur. Evliyalar izin sahibi olan kimsenin kalbine lüzum edeni bildirir, kalbine konuşur. Kalbine söyleneni hazır olanlara söyleyebilir, alıp verebilir. Öyle salahiyet olmasa, o kimse başına adam toplayıp ta idare edip, onları Hakk yolunda yürütmeye iktidarı olmaz. İşte o Hazret, bize bu mezuniyeti vermiştir. Mezun olduğumuz vakitte biz yokuz. O ruh onun, o zaman her şey ona ait. Bize onun imzası ile gelen lüzum eden kaç bin mesele var. Bizi cemal denizleri­ne, kemal ummanlarına yürütecek nice bin lüzum eden meseleler var. Lakin işte ilk hangisi lü­zum eder onu bilmek gerekir. Bir bina kurulacağı vakitte veyahut bir motor monte edileceği vakitte veyahut bir saati yerli ye­rinde yerleştireceğin vakitte, onun bir sürü aletleri, bir sürü levazımatı olur, hangisinden başlaya­cağını ustası bilir. Gelişi güzel korsa, o radyolar, teypler bozulur. Bana getirse ben ne bilirim, ben onu çalıştırmayı bilmem. Nerede kaldı ki bozulduğu vakitte onu tamir edebilelim, değil mi?

İşin ilk başlangıcı yol göstericiyi bulmaktır. Yol göstericiyi bulmadıktan sonra delil olmasa, Hi­caz’a gitsek, öyle alık alık bakacağız. Ne indiğimiz yerde yol buluruz, ne bindiğimiz yerde. Madem ki Allah’a yürümek istiyoruz, varlığımız Allah içindir, işimiz de Allah için, hedefimiz de Allah’a varmaktır. Allah için, Allah’a varmak için yola çıkmışız.   Peki, hedefimiz Kâbe olsa, Kâbe yi bulmak için, “Sen çok defalar bu yolu çekmişsin, gidip gelmişsin. Seninle gidersek rahat ederiz, çünkü yol sokak bilirsin” diye Hacı Cevat Efendiyi gelip bulurlar.

Herkes evvela arkadaşını yoldaşını bulacak. Sonra yol bulup çıkacak.   Mühim olan mesele işte budur.

 “İlk yol göstericiyi bulunuz, ondan sonra yola çıkınız.

Yol gösterici olmadıktan sonra ne kadar zahmet çekiyor insan. Onlar Hicaz’da; bulamadık, kaybolduk, ezildik, üzüldük, çalındık, çağrıldık diyerekten ne kadarda öfkelenirler. On­ların başına gelmedik hal kalmaz. Onun için mühim olan yol göstericiyi bulmaktır. Onu ara bul, on­dan sonra yürü. Onların içerisinde;

å  Adamı yaya yürüten de var;

å  Bazılarının traktörü var,

å  Bazı­larının arabası vardır,

å  Bazısının atı var,

å  Bazısı atsız,

å  Ba­zısı tren sahibi,

å  Bazısı vapur sahibi,

å  Bazısının tay­yaresi var,

å  Bazı yol göstericilerinde «elimi tut, gö­zünü yum aç» diyenleri de var,

å  Arşa bastırtacak adamda var.

Hangisini istersen bul bir tane de, ne yapalım ağır ağır yol keseriz. Yolda yayan gi­derken, arabalı rast gelirse arabalıya bin.

“Yok, canım işte bizimki var ya, nasıl olsa ay­nı yolda yürüyüp gidiyoruz”

“Yahu arabalı da var!”

 Arabalıyı bulursan parayla değil ya bu, o yolda se­fer Allah rızası içindir,

مَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ

 «Ma seeltüküm min ecr»[3] sınıfındandır onlar.

 O sürücüler; “Siz­den bir karşılık istemem, buyurunuz” der. O yoldaki­ler,

“Yok, canım işte biz gidiyoruz nasıl olsa, çok yol kalmadı ya” der, kendi hesabında “yürüyelim vesselam” der. Terler, yorulur lakin o araba geçer gider. Bazılarında bir adımda ufka bas­tıranda var,  öyle yol kestirende var. Ondan kuvvet­lisi o Tayy sahibi olan evliyalardır ki, onlar mesafe­leri yutar. Zamanı yutan, mesafeleri yutan evliyalar­dır. Elhamdülillah, onlardan bulmuşum, benim bulduğum o cinstendir. Şeyh Efendi Hazretleri bana,

 Mühim olan, o yol gösterici­yi ara” dedi. Aradığın vakitte bulunur. Yoktur deme. Çok kimselerden de işitiyorum,

 “Aradıkta bulamıyo­ruz” diyor.

“Yalan söyleme” diyorum, “aradık” deme. Arayan Allah’ı bulduktan sonra kulunu mu bulmaz? Nasıl lakırdı söylersin? Arayan Mevlâ’sını bulduktan sonra kullarını niye bulmasın. Bu hacı efendiler bana,

 “Hızır’ı göremedik” diyor.

Eh aradın mı? Niye bulamıyorsun? Hızır (a.s.) kibirli bir zat mıdır? Kibirliyse istemeyiz gelmesin. Kibirsizse, bizim gibi en külüstür­lerin yanına da gelir.

«Ey mübârek, ya­kın geldiğin vakitte haber ver, haber ver de benim de meclisin yükünü bir parça alıver.» Dedim. Hızır,

«Senin Şeyhin yetişmedi mi?» dedi.

«O da yetişir amma sizinle de beraber olduğumuz vakitte başka bir hava olur» dedim.

«Bizim maiyetimizden kuvvetli, sizin şeyhini­zin maiyeti varken o da lüzumsuz, o kuv­vetten size nazar eden kimseler var » dedi.

«Pekiyi onu da kabul ettik » dedim.

 Şimdi, bu mühim meseleden sonra bize lazım olan nedir? Aradık, hakikaten ararsak buluyoruz. Söyleyeceğimiz mesele oydu, arayan kimsenin bul­mamasına imkân yok, lâkin dediğimiz gibi bazen huzuruna gelir de daha farkında değil. Daha ötelerden arar, yanında oturandan haberi yok, daha başkalarına bakar. Bazı defa bir işaret verir, onların işaretleri var. Ya bir nuru zâhir olur veyahut onların her birerleri­nin kendi ruhânilerinin güzel kokusu vardır, o koku­dan anlaşılır. Kendi görünmese de onun güzel kokusundan, onlar kimin hâzır olduğunu ayırt ederler. Bu bizim buradaki oturmamız öyle bir mübârek celse oldu. Şimdi o yol göstericiyi de bulduktan sonra, yol göstericinin ilk vasiyetini de söyleyelim de artık bu işi, sohbeti o kadarla durduralım. O da nedir?

Yola çıkan kimse, ya sağa ya sola, kimseyle meşgul olmadan, kendiyle meşgul olup yürüsün”

O sağa seyrederek bunlar ne yapıyor, sola sey­rederek bunlar ne istiyor diye meşgul olmadan ken­dinden başkası kendisini meşgul etmesin, ken­dine bakıp, o yolda kendi yolunda olanlar içindir. Kimseye, kendi yolunun dışında olanlara bakmadan, onların ayıplarının arkasına düşmeden, onların yaptıklarını araştırmadan,   kendi yolunda yürümeye başlasın.

Üçüncü olaraktan da,

“Kendi yolunda olanlarla râbıtayı kaybetmesin.”

Aynı yolunda yürüyenlerle bağlantıyı kaybetmesin. Şimdiki askerin çoğunda ve Londra’da polislerinin hepsinin omuzlarında telsizleri vardır, merkezleri ile boyuna konuşurlar. Koca şehrin içerisinde nereye gitsen adım attıkça; “Filan yerde yürüyor, filan kimse yanından geçti, filan yerde filan geçti” diye ifade vererek yürürler. O teşkilatta duran polislerin nasıl ki merkeze sımsıkı rabıtaları varsa bu yolda olan kimselerinde birbirine böyle muhkem bağlantıları, rabıtaları olacaktır. O vakit siz bir şey söylediğinizde hepsi onu işitebilen, hepinizi alakadar eden bir mesele oldu mu anında bundan malumatı olacaktır.

“Ben filan yerde yürüyorum, filan makamda yürüyorum, filan tecelliye dâhil olmuşum” diyerekten o Allah yolunda adımlayıp yürürken, o yolda olan bütün kardeşlerimizden haberimiz olacak. Unutulmaya bir kimse bırakmayacaksın. O kendisini unutturmaya mahkûm etse bile biz unutmayacağız, unutulmuş bırakmayacağız. Biz öyle bir bağda, öyle bir rabtiyetle, o delillerle Haziretü’l Kudüs’e yürüyeceğiz. Haziretü’l Kudüs’e rabıtasız gidilemez. Haziretü’l Kudüs, kulların yetişeceği en yüksek makamların erişeceği en yüce devlettir. Sonsuz sürür makamıdır, sonsuz şeref makamıdır. Biz oraya yürüyüş yapıyoruz. Oraya dağınık kabul etmezler. Nasıl ki inci taneleri ipeğin üzerinde dizili duruyorsa öyle kabul eder, tek tek kabul etmezler. Orada dağınık inci­lerin itibarı yok. İnci avuçta takdim olunmaz, gerdana konulacağı vakitte gerdanlık olarak takdim olunur. Onun için biz Hakk yolunda yü­rürken, böyle birbirini tanıyıp birbirini bilip râbıta üzerine aynı yolu yürümeye gayret edeceğiz. Bu da vazifedir. Evliyaullahın bizim üzerimize olan nazarlarının tecellisiyle; o muhabbet, o aşk-ı şevk lahzadan lah­zaya ziyade olur ve biz o yolda her lah­za terakkî olan makamlara ulaşıp matlab-ı âlâya yetişeceğiz.

 Bu âlemdeki içtimalar ne kadar tekerrür etse de ikinci içtimâdır. Üçüncüsü o nihaî ve ebedî olan o içtimâ, ayrılığı olmayan içtimâdır. İşte asr-ı saadet ve surur-î kemâl ondadır ki, âşıklar toplandığı va­kitte ayrılmayacaklardır. Burada ayrılıkta iştiyakları artar, orada buluştukta iştiyakları artacaktır. Oradaki her şey bu âlemin aksidir. Buradaki noksaniyete doğru gider, oradaki dâim kemâle doğru gider, ar­tar, kemâlden ekmelü’l kemâlât makamlarına yürür. Allah’ın bitmeyen durmayan atâsına nihayet yoktur. Biz, o aşk ve muhabbet ummanlarının içerisinde, Allah Azze ve Celle’nin vahdaniyet denizlerinin içerisinde ebediyyü’l ebede dalıp gideriz. O denizin içerisinde ağzını açıp gi­den balık deryayı yutmak ister, o derecede onun aşkı vardır. O deryayı yutmakla bitirebilir mi? O doymaz, o bitmez. O zaman biz Allah Azze ve Celle’nin vah­daniyet denizlerinin içerisindeki yüzen samekler gibi­yiz, ne doyarız, ne o deryadaki lezzet biter, ne onun sonu gelir. O âlem başka âlemdir. Allah’ımız bizi orada da cem etsin.


[1] Hadis-i Şerif: Ahmed bin Hanbel. Müsned III. 236

[2] Hadis-i kudsî: Ebu Nuaym r.a.’dan rivâyet edilmiştir.

[3] Sebe Suresi: 47

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet