Tasavvuf Sohbetleri_8

Posted on 26 Aralık 2010

0


 

Sohbet 8

1977,  Acıbâdem, İSTANBUL

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

İmam-ı Âzam, Hacca geldiği vakitte hiç bir za­man bâb-ı selâmdan ileriye geçmemiştir. İmam-ı Âzam’a; «Niye siz Mekke’de, Medine’de mücâvir olmuyorsunuz?» dediklerinde «Kalıbım burada olup kalbim Basra’da olmaktan ise, kalıbım Basra’da olup kalbimin burada olması daha güzeldir» demiş. Hakî­katen bizim umum insanların halini güzelce beyan etmiş. Burada çok âşıklar var ki, oraya gidince âde­ta mahpus gibi duruyor;

Aman memleketim,

Aman yerim,

Aman yurdum,

Aman evim,

Aman evlatlarım,

Aman ahbaplarım,

Aman işim gücüm!

 Diyerekten sıkılıyor, daralıyor, her şey orada aklına geliyor. O zaman burası kıymetli oluyor, buraya gelince ora­nın hasreti kalbine düşüyor. Oraya da gidince vata­nın hasreti, yerinin, yurdunun, ehlinin hasreti ken­dini yakıyor. Onun için o mübârek zat;

 «Basra’da olup kalbin burada olması, burada bulunup ta kalbin Basra’da olmasından daha yeğdir» diye söylemiş, bize çok güzel bir yol tarif etmiş.

Şimdi bu tarafların insanı Avrupa’yı bir şey zannedip de o tarafa meylediyor. Onlar ise bu şark ülke­leri, doğuya, gün doğuya çok dikkat ediyor. Kalbin bu tarafa bakması, o bakış esnasında imanı avlamasına vesile oluyor. O nura rast geldi mi, bir de­fa kalp o tarafa bakarken o nur tesadüf etti mi, bitti. O saadete girer. Doğu ismi de güzel, hakikati de gü­zel. Çünkü bütün enbiyanın doğdukları yer de, en­biyalar sultanının doğduğu tarafta orasıdır. Onun için kalpler fıtraten doğuyu sevmektedir ama içinde ya­şayanlar takdîr etmezler. Kalıplarımız burada oluyor, bizde o tarafa bakıyoruz. Bereket kalıplarımız üzeri­ne inen rahmet bizi kurtarıyor, yoksa kalp o tarafa baktığında imanı da kurtarması zor olacaktı. Lakin biz boyuna inen o rahmet tecellisi ile kurtuluyoruz. Öteki millet ise ümmetü’n da’ve; dâvette olan ümmetlerin de bu tarafa muhabbetleri oluyor.

Neden muhabbet ediyorlar?

Çünkü burada bütün enbiyanın cezbesi vardır. Bütün enbiyalar şarktan doğup yetiş­ti ve onların üzerine boyuna inen rahmet kesilmedi. O peygamberlerin (Aleyhimüs selâm âlâ Nebiyyina aleyhimüs selatü vesselâm),

Ü  Nereye adım attıysa,

Ü  Nerede yürüdüyse

Ü  Nerde oturdu,

Ü  Nerede kalktı,

Ü  Nerede hitâb etti,

Ü  Nerede ya­şadı,

Ü  Nerede defnoldu ise

 Üzerlerine rahmet inerdi. O inen rahmet, ALLAH’ın aç­tığı rahmet kesilmez. Onun için bu kadar kuvvetli is­yan, küfür, ilhat, zulüm, zulümât olsa da, o rahmet bu milleti tutuyor. O rahmet kesilmedi, o rahmet ile yaşıyoruz. Evet, o rahmet boyuna iniyor. Binaenaleyh o rahmetin cezbesi, o rahmetlerin envarları, insanın fıtratını, ruhaniyyetini muhakkak çekiyor. Ka­lıbı ne kadar uzak olsa, ruhaniyetine tesir yapıyor, tesir altına alıyor. Döndürdüğü vakitte, o taraftaki milletin kalpleri kendi ihtiyarlarının dışında olarak bu­raya bağlanıyor. Onların kalben olan bağlılıkları, akı­bette onların iman etmesine vesîle oluyor. Bu da sır­lardan bir sırdır.

Bizim de kalplerimiz hâzır olması bile kalıplarımızın burada oluşu saadete sevk ediyor. Onların kalıpları uzakta, kalpleri bu tarafa bakıyor. Kalp ile o nur ile birleştiğinde, dünyada imanlarını izhar etmeye fırsat bulamasalar bile, neticede dünyadan çıkma anında, o rahmetten o iman meydana çıkar. Cenabı Allah celle ve ala’nın insanoğluna kurbiyyeti, tekrim-i ilâhi dün verilmiş mesele değil, yevmül ezelde verilmiştir. Cennet mekân Şeyhimiz Hazretleri:

“Elestü birabbiküm kâlû Belâ hitabı, o zerrelere olan hitap, dünkü haberdir” buyuruyor. “Onun ötesinde olan haberler vardır ki, o sırrü’l-sır makamında, ondan ileride hafâ, ondan ileride ahfâ makamlarında olan sır vardır.”

 Allah (azze ve celle) Hazretlerinin huzurunda «Küntü kenzen mahfiyyen»[1] de biz mevcut idik, o Kenz’in içerisinde idik. «Ben gizli bir hazîne idim» dediği vakit Allah (Azze ve celle)’nin, o “küntü” hitabına mukabil, peygamberi zişan da “küntü nebiyyen” dedi. Allah’ın (Azze ve celle) “küntü kenzen: Ben bir kenz idim” dediği yevmi ezeldeki hitâbıdır. Peygamberin de “küntü nebiyyen” deyişi ezeldeki ahdidir, peygamberin sözüdür.

Elestü birabbiküm kâlû belâ’ ya ait olan hitap bu evliyaların indinde dünkü habere benzer. Onun gerisinde, onun ötesinde olan hakikat vardır ki o meydana çıkarsa kalpler eriyip gider. İstidat yok, istidat olmadığı için onu kapalı tutuyor. Tâ ki, dünyadan çıksın ve dünyadan çıkacak vakitte yedi nefes kaldığında yedi kuvvet aşılanır. O vakit, o yedi nefesin içerisinde peygamber-i zişan’na “Sen şimdi dur” denir. Peygamber Aleyhisselatü vesselam, ümmetin hizmetini tekvin eder. Ondan sonra tam yedi nefes kaldığında peygamber Aleyhisselatü vesselam aradan çıkar. O zaman, o ruhu Allah (Azze ve Celle) teslim alır. O yedi nefesin içinde, Allah (Azze ve Celle)’nin kuluna yaptığı muameleyi, ona verdiği kuvveti, aşıladığı sırrı kimse orada bilemez. Her nefes ne kadar infaal eder, bir nefesten ötekisine ge­çinceye kadar nefesin içerisinde neler girer, neler sığar. İlahi envarın ona giydirilmesi, o mua­meleye ait sır kaplıdır. Peygamber de ona muttali olmadan, orada durdurulur. Cenabı Allah kuluyla muamelesini o vakit tamamlar.

Nereden iblis girecek araya, ibliste araya gire­cek hal mi var? Aslanların durduğu yere (Hâşâ minel huzur) kelp araya mı sokulacak? Bir pençede bin tanesini parçalayıp atar. Hem orada duran derecesi dûn olan veliyullahtır. Bir kimsenin ruhunun kabz olunması halinde, onu derece derece hazırlayıp peygamberi davet eden hususi Kutbûl Mutasarrıf var­dır. Zamanın Kutbûl Mutasarrıfı kimse orada bir defa hazır olup, o kulu noksaniyyetten temiz yapıp ikmal eder. Sonra “Ya Resulâllah bu ümmet hazırdır” deyip peygamberi davet eder. Peygamber huzura gelir, o zaman ruhaniyyeti hazırdır.

«Bana bak. Beni tanı» der.

 «Tanıdım ya Resulâllah.»

Müşahadeten bakıp görüp ondan ahdini alıp iman telkin eder. Hazır olduğu o vakitte, o yedi nefes ta­mam olduğunda peygamberin vazîfesi tamam olur. Her ümmet hakkında o hizmeti yapan peygamberdir. O peygamberin hizmeti her ümmetini Huzûr-u Rabbü’l âlemine takdim etmektir ve bu onun vazîfesi­dir.

Tamâm oldu ya Rabbel Âlemin, ya Rabbel izzeti vel azame!

Yedi nefese kadar tamam, yedi nefeste Allah teslim alır. O anda vahdaniyet de­nizlerin envarlarını üzerine açar, yedi nefeste, yedi kuvvet aşılar, yedi sırdan ona verilir ve o kula ta­yin olunmuş olan makamı da açar. Bundan sonra dünyadan çıkmasına izin verilir, öyle çıkar. Nerede iblis oraya sokulacak, yaklaşacak. Böy­le müjdelerle bu ümmeti Cenabı Allah tazim etmiş­tir. Sen zannetme ki senin amelinden kurtulacaksın. Sen zannetme ki senin amelin âhir nefeste sana ima­nı kazandırmaya yetişecektir. Lakin bizim amelimiz, Allah Azze ve Celle’nin o bize olan muamelesine kar­şılık olup orada bize hayâ olmaması için, burada edep gözetmesi bize vâcibtir. Bütün Enbiya da o ede­bi bize bildirmeye gelmişlerdir. Edep dâiresini gözet­mek için bu teklifât gelmiştir. Şeriatın, şeriatların gelmesindeki hikmet budur. Şeriatların bize teklif et­miş olduğu hizmetlerin hikmeti, bizi Allah’a karşı edep dâiresinde durdurmak içindir.

«Herkes terler» diyor. Evliya da terler; Enbiya­lar da terler, orada. Peygamber-i zîşanın mübarek cismi şerîfine giymiş olduğu gömlek, dünyadan çı­karken su içinde kalmıştı. Onun da Veysel Karanî Hazretlerine verilmesini vasiyet ediyor. Hırka-i Şerif Câmisinde olan Veysel Ka­ranî Hazretlerine verilen hırkadır ki, o gül gibi koku mübârek terinin ko­kusudur. Yüzbin, yüzmilyon sene geçse o koku üzerinden git­mez, onu koklayana şekavet olamaz. Hır­ka-i Saadeti koklayan kimseye şekavet olamaz. O adam ce­hennemin kokusunu koklamaz.

Peygambere, Aleyhisselatü vesselam Efendimize ait olan bir esere yüz süren, Sakalı şerifi ziyaret eden, Hilye-i saadeti gözüne süren o gözleri cehennemin ateşi yakmaz, diyor. Onu ziyaret eden kimseler, oradaki o hilye-i saadetin üzerine inen rahmetin altına giren cibilli münâfık olsa, âhir nefesinde imana dönecektir, diyor. Peygamberin tâzimatıda bu. Evet, Cenabı Rabbül Âlemin bu Habibin ümmetini böyle tâzim ediyor. Herkes terler o zaman. Allah’ın (Azze ve Celle) ona göstermiş olduğu iltâfına, ihsanına bakıp kendi yapmış olduğuna kahren uta­nıp üzerinden ter akar;

Böyle Allah’a ben böyle mi kulluk yapacak­tım, ah bana yazıklar olsun diyecek. O zaman demeyecek insan yok, ruhlar orada utanıp hayâ teri döker diyor.Ruhlar utanacak. Allah’a sığındık,

 ─ Ne yapalım?  

Bizim dikkat edeceğimiz mesele­dir; insan cinsine kıymet vermek, Allah’a tâzim­dendir.

 ─ Miraç gecesinde Allah (c.c.) Habibini neye dâvet etti? 

“Ey Habibim! Zâtımı sana tarif için çağırdım, Zâtımı bildirmeye seni çağırdım, seni gönde­ren Rabbini göresin, tanıyasın diye çağırdım” diyor.

 Allah (Azze ve Celle)’nin doksandokuz İsmullâhı, Esmâü’l Hüsnâ’sı ile tecelli açıp zâtını tarif eyledi. İs­m-i Âzâm’ın tecellisi açıldığında, öteki doksandokuz ismin tecellisi o İsm-i Âzâmın tecellisinin içerisinde kaybolup gidiyor gibi oldu. Böyle zâtını Miraç gece­sinde tarif etti.

Bu kelam, Hazretin bizim kalbimize vermiş olduğu ulum, esrar, sırrûl hikmetlerdendir. Kitaptan, defterden söylenen mesele değil, bu hakîkat membaından açılan ulum, peygamberin kalbine Allah’ın döktüğü ulumdandır. Ümmî Şeyhimizin o silsileden, onun kalbinden, o yoldan alıp bizim lîsanımıza, kalbimize vermiş olduğu esrarlardan bir noktadan ibâret bir işarettir bu. Bize söyletiyor. Allah, size dinletiyor. Bu hitâbı, kim dinler, kim itikat eder ve onu kalbinde saklarsa ona göre onun bu gibi hakîkate mazhar olması, o envarları giymesi, o şerafete mazhar olması muhakkaktır. Cenabı Allah zâtını doksandokuz Esmâsı ile Miraç gecesinde bildirdikten sonra,

 “Ey habibim! Beni yine Hakkı marifet ile bil­mek istersen, Beni kullarıma böyle bildir; bir kimse Be­nim kullarımı, benim hürmetimde tutmadıktan sonra beni hakkı ile takdîr etmiş olamaz. Beni nasıl tâzim ediyor, Beni nasıl hürmet ve ihtiram üze­rine tutuyorsa benim kullarımı da aynı tâzim, aynı ihtirâm ile onların hürmet ve ede­bini gözetmedikten sonra, beni hakkıyla takdîr et­mekten uzak olduklarını bildir” diyor. İnsanlar çeşit çeşit olduğu halde bütün insanlara “Benim kullarım” dedi Allah. Hayra tayin olunan insanlar da var, on­lar hayır işlemeye tayin olunmuştur. Çünkü bu âlemde bu insanlar iki şandadır:

  1. 1.      Hayrihi
  2. 2.      Şerrihi

Hayrihi ve şerrihi minellahi teâla. Allah Azze ve Celle, bir kabza âdemin zürriyetinden aldı. “Bunlar ehli cennettir, bunları cen­nete koyduğum takdirde, onlara verilecek şeylerden Ben müstağniyim, Ben Ganiyyu Mutlağım, onlara veri­rim, veririm, veririm. Ve o verdiğim şeyler Benim gözümde yoktur, ne kadar versem de bir kabzada alıp bunlar ehli nardır derim. Bunların ehemmiyeti yok, bunlar Benim fadlıma mazhar olanlar, bunlar Benim adlime mazhar olanlardır. Mülk Benim, adl Benim­dir, mutlak tasarruf Bendedir. Siz edebi gözetiniz, Bana niçin demeyiniz. Sizi fadlıma, ihsanıma ehil kıldı­ğımda siz onu kendinizden zannetmeyiniz.”

 Ona karşı şükran manası bu edebi gözetmektir. Allah bizi fadlına mazhar kılıp hayra memur kıl­mış, bizi hayırda kullanıyor. Cenâbı Allah Âlimdir,

“Adlim­den şerre alet yaptıklarıma karışmayınız. Hikmeti bana aittir. Siz Fadl ihsanıma mazhar kul­larımsınız, edep üzerine olunuz, korkunuz. O fadl libasını sizden alıp, adl libasını giydirebilirim. Bana karşı bunu ne için yaptın? Diyecek kimse yoktur.”

 Onun için bir zâtın birisi bir gün giderken karşıdan bir yahudi geliyormuş.

 «Bu yahudidir» dediklerinde aklı ba­şından gidip de bayılıp düşmüş. Ayıldığı vakitte,

 «Efendimiz size ne oldu ki o yahudiyi gördüğünüz vakitte bayıldınız?»

«Ey evlatlar! Allah’tan hayâ ettim ve o hayâ ile beraber havf-u haşyet, sultanû’l havf beni öyle bir bastırdı ki; o korkunun heybetinden aklım başımdan gitti, düşüp bayıldım. O hitap geldi ki; “O kuluma sen aksi bakma,   onun sırtındaki Benim adlimin tecellisidir.  Sana verdiğim fadl-û ihsan libasını senin üze­rinden çıkarıp ona giydirmeye; onun üzerindeki adl libasını sana giydirmeye kadirim. Onu reddedecek hal var mı sende? O kuluma hor bakma.” O hitap geldiğinde Allah’tan korkudan, hayâdan aklım başımdan gitti» diyor.

Onlar mühim noktalardır. Biz Allah’ın fadl-û ih­sanına mazhar olup Allah bizi hayra, hayır yoluna kullanıyorken şükür lazım. “Ötekileri aşağı tutma” diyor, belki ondan o adl libasını alıp sana, sendeki fadl libasını ona giydirir. Öyle yaptığı takdirde senin ona karşı söyleyeceğin var mı? Yoldan çıktı derler, sapıttı derler, kaçırdı derler. Azgınlıkta kalıp gider. O idraki çekip aldığında, o his senden kaybolduğunda, o adl libasına sen layık olursun. O zaman her şey adliyle ve fadliyledir. Şeyhimiz Sultanü’l evliyâ Hazretleri onu da îzah etti;

Bir müride halvette iken levh-i mahfuz keşfolmuş. Bakmış, şeyhini şekavette görmüş. Ehl-i cehennem­den yazılı görmüş. Hemen secdeye kapanıp:

“Ya Rabbel izzeti ve’l azame! Sen, beni bu rütbe­ye yetiştiren şeyhimi,  ehl-i nâr olmaktan kurtar, ehli cennet kıl yâ Rabbi!” demiş.

Zaten o tecelliye mazhar olan kimsenin duası geri çevrilmez. Cenabı Allah, icâbet buyurdu cevap verdi.

«Şekavetten saadet tarafına, ehl-i cennet yazıldı»

O mürit sabah şeyhinin huzuruna vardığında:

 «Ya seyyidi! Bir zuhurat oldu: Elhamdülillah zâ­tınıza ait olan şekâveti saadete döndürmeye muvaf­fak oldum.» Demiş. Şeyhi hemen oradan bir cop almış da elinde tutmuş:

«Ya veledi! Otuzyedi senedir ki,  ben orada be­nim şekâvetimi görüyordum. Sen onu orda görmeye bir gece dayana­madın. Ben otuzyedi senedir or­ada o yazıyı görüyorum ve ubudiyeti terk etmedim! Benim vazifem o Allah’a ubudiyettir, kul­luktur. Oradaki yazı beni alâkadar etmez, o Allah’ın­dır. Kulunu ister cennetlik yazar, ister cehennem­lik yazar. Kul, kulluk yapacaktır, kul kulluğunu ya­par, Rabb Rabb’lığını yapar. Ora­sı bana ait mesele değil. Çabuk! Eskisi gibi yaptırmazsan böyle seni kopa­rır, tarikatı âliyyeden dışarıya atarım! »

Diye şiddet yap­tığında o titremiş hemen tekrar secdeye kapanıp:

 «Yâ Rabbel izzeti vel Azame, be­nim şeyhimi eskisi gibi yap. Aman yâ Rabbi, eski yazısını yaz.»  diye şeyhi ce­hennemlik yazılsın diye secdede iyice dua yaptı ki; o tecelliyi şeyh de huzurun­da gördü. Tekrar şekavet yazıldı, yazıldığı anında Hitâb-ı Rabbanî geliyor. O, doğrudan Allah Azze ve Celle’den gelen hitaptır;

«Yâ abdim!  Sen benim muhlis kulumsun, Hakken kulumsun. Şimdi ben siliyorum. O müridin müracaatı münacatıyla değil, Ben azimüşşan, seni sildim. Orada senin şekâvetin sıfır, seni sâidlerin başında yazdım» diyor.

İşte abd, Allah’a kuldur. Bizi kulluğumuz alakadar eder. Kimsenin kulluğu alakadar edemez. Her­kesi Mevlâsı nasıl yazdıysa yazmıştır, sen onu değiştiremezsin. Levh-i mahfuzda bizim yazımız bize görülse bile, cehennemlik diye yazsa bile, kulun edebi nedir? Kulluktur. Onu bırakıp ta başkasına yapacak kulluk var mı bizde? Onu bırakıp kime kul­luk yapacağız? Cehennemlik yazsa bile o Allah, biz kuluz. Bir kısım insanlar hayır işlemeye tayin olunmuş­tur. Bir kısmı da şerri işlemeye memur kılınmıştır.

İmam-ı Şarani Hazretleri, bu benim sözümü de burada söyle diyor bana.  (Kalallahü teala ve derecatihi dâima)O Evliyalar, Nakşibendî sadatının meclisinde isimlerinin zikrolunmasını arzu ederler. Onların isimlerinin zikrolunması onlara şeref ve derece kazandı­rır. Onun için diri bir kimsenin onların ismini anma­larını çok isterler. Geçmiş olan kimselere; rahmetlik babam, rah­metlik anam diye söylenen; hatta cennet mekân Şeyh Efendi Hazretleri öyle buyurdu;

 «Dil alış­kanlığı ile ‘rahmetli’ desen, o mey­yite ne kadar fayda var. Dirilerden bir kimsenin, avam sıfatında ölüp gi­dene ‘rahmetlik babam rahmetlik anam, rahmetlik filan’ diye söylemesin­den: üzerine toprak çöküp te altında bir adam kalsa, o adamı o toprağın altından çıkardığı­mızda ne kadar rahatlık duyarsa; o kadar rahatlık verir.»

Allah’ın evliyasını söylediğimiz vakitte, onları muhabbetle dinlediğimizde, onlara o kadar şerafet vardır. Onlara şerafet olduğu gibi;

 «Sizin isminiz zikrolunan meclise bir hizmette bulunacaksınız» di­ye peygamberden evliyaya emir var. Onlar isimleri anıldığı meclise ya ruhaniyetleri ile hazır olurlar. Onun için bazı zatlar, «Edep üzere olunuz, filan zatın ruhaniyeti hâzır oldu» diye meclisi edep üzerine oturt­ur. Ruhanî hazır olduğu vakitte o meclis­te cibilli münâfık bulunsa îmana tebdîl olacaktır. Onlar öyle bir kavım, öyle bir kimseler ki onların meclisinde oturanlara şekâvet olamaz. Onlar cen­netlik olur, cehennemlik olamaz diyor, onlar. Veya­hut onlara emir olur, müsâid değilse o zaman o meclisteki kimselere berzahtan bakarlar diyor. O meclisteki kimselere baktıkları zaman, onlar nazar altına girer. Onların nazarında Allah’ın (Azze ve Celle) nuru var. Bizim gibi boş nazar değil. O naza­rın altında olan kimseler, o âna kadar mahşer gü­nünde mesul olacakları her günahtan, o yükten te­miz olurlar.

Onun için şimdi burada Ebul Vakt Şaranî Haz­retlerinin bize işareti de oldu, “benim bir sözümü de söyle” dedi. Onun çok telifâtı vardır. O telifâtın içeri­sinden o kahpe kadın­lara, yolsuz kadınlara bile zikretmiş olduğu bir sözü var.

Onlar hakkında ne söylerdi?

«Cenabı Allah bu kimseleri mağfiret etsin. Allah bunlara rahmet etsin. Bunlar olmasaydı na­muslu kadın kalmayacaktı. Azgın, kızgın, yoldan kaçkın erkeklerin şerrinden, onların azgınlığına dal­ga kıran, dalgayı kırıyor gibi onların karşısında kendilerini fedâ eden kimseler bunlar» dermiş, o ma­halden geçerken.

Onlar nasıl nazardan bakar?

 Evliyalar yolsuz bir şey görür mü? Bak o yolsuz kadınlara da yol veri­yor. Onların da vücudu böyle büyük bir hikmete bağlıdır, o kadınlar kendilerini fedâ etmişlerdir, namuslu kadınlar için fedailerdir onlar diyor. Mahşer gü­nünde,

«Ey namuslu hanımlar! Bize de bakın baka­lım. Siz namuslu kaldınız, biz sizin için fedai olduk, biz sizi gözettik. Biz fedai olduk, biz namussuz olduk, siz namuslu kaldınız. Biz o namussuzluğu yüklenmeseydik, siz namuslu kalamayacaktınız. Bize merhamet edin, şimdi Al­lah’ın huzurunda şefaat edin bakalım.» Diye onları söyletecek. Ne hikmetler var… İşte böyle böyle herkes bir vazife yüklenmiştir.

 Hacı efendiler, hoca efendiler, mümin kardeşler, Herkes bu âlemde bir vazife yüklenmiştir. O vazifesini yapmaktadır, sen ona karışma, sen kendi kulluğuna karış, bak. Efendimize zehirlenmiş kuzu takdim ettiler. Eli­ne aldığı anında Cibril, o zehirli koyunu haber verdi. Cibril haber verdi ki, ağzına koyma bu zehirlidir diye. Bizim Şeyh Efendi Hazretleri.

“O peygamber aleyhissalatu vesselam bir lokma yese ona doku­nurdu, Hz. Ali Efendimiz, hepsini yese bir şey olmazdı. Bırak o ze­hirli koyunu, bütün dünyadaki ne kadar zehirler var­sa Hz. Ali hepsini yese, hepsini yakar bitirirdi, onun kılına bir şey olmazdı. Peygamber-i zîşan ona ta­hammül edemezdi.”

  Eh, şimdi Hz. Ali’nin derecesi da­ha mı fazla?

 Hayır! Şimdi sizin sorunuza karşı ona münasip hikâyeyle cevaptır bu. Peygamber-i zişanın o tevhidi kuvveti azadan kalbe toplanmış bulunuyordu. Hz. Ali Efendimizin daha bütün azasında olduğu için ona tesiri olmazdı. Onun her azada hal kuvveti var, yakar, ona o zehrin hük­mü yok. Lakin dıştan kemal aldık sonra, kemal makamına doğru o kuvvet kalbin içine indiği vakitte, vücut yine eski halinde olur.

Onun için evliyanın kemâli; kendisinde harikulâde bir hal olmayan, görülmeyen, sırf bütün avam gibi kendisini gösterebi­len evliyadadır. O pır-pır eden hal kuvveti ile çeşit türlü kerametler gösterene itibar etmez onlar. Millet ile beraber aynı kendi de onlardan gibi olduğunu on­lara da gösteren; lakin bütün dünyayı alt-üst edecek kuvveti kalbinde böyle tutan adamlardır onlar. Zâhirde avam, bâtında Allah’ın yeryüzündeki hilâfetini giyen zattır, kuvvet ondadır. Onun için veli, avam sıfatından başlar, yürür, yürür, yürür, yol alır, kemâle geldiğinde bu başlangıcına gelir. Ama başlangıcı ile sonu birleştiği zaman veli, kemâl makamı­nı alır. Bu yola yürüdüğü vakitte, hepsinde harikulade kuvvet var. Ta o daireyi tamamlayıp başlangıç noktasına geldiğinde avam sıfatı ile görülür. Ta ki görünüşte avamdır, hakikatinde kemale ermiş olan kimsedir. Onun için Hz. Ali Efendimizde daha o dış­taki seyri sulûk halindeki kuvvet vardı. Yakar, o ona dokunamaz.

Peygamber (S.A.V.) Miraçta rütbeyi aldıktan sonra, buradaki zuhuriyyet beşer sıfatındadır. Daha keskin ifade ile Ulûhiyyet sıfatını orada giydi. Lâhutta orada durdu. Nâs’ın sıfatında burada göründü. Pey­gamber (S.A.V.) ben, sizin gibi kimseyim dedi. Ona dokundu. Hz. Ali’ye dokunmazdı.

Seyri sulûkta olan kimsenin hâli başlangıçta olan kimseninkine benzemez. Tabî o boyuna taşıp dökülü­yor, genç insandaki hal başka. Yürüdük sonra o oturmaya doğrudur, durul­maya doğrudur. Nihayet o kuvvet, kalbin üzerinde durdu mu tamamdır. Bu Hakku’l hayatı aldığında o vücut artık çürümez. Allah o gibi makamlara bizi de nasip eylesin. Mühim olan meseledir o. İşte kemal, olgun­luk, o müşahede ile mücahedenin ateşlerine dayanan kimse de olur. 

Yunus, «Çiğdik, piştik Elhamdülillâh» demiş. Herkes çiğdi pişebilene aşkolsun. Pişmeden gi­denleri de or­ada pişirmeye büyük kazanlar hazır etmiş. Bazısı sekeratta kemâli alır. Dünyada ke­mali alanlar ise,

En yüksek olan rütbe sahipleridir,

Allah huzurundan hiç ayrılmayacak sınıftır

«İnnelmuttakine fiycennâtinvennehâr» hitabına mazhar olanlardır,  

Meliki muktedir olan Allah huzurunda, daim duranlardır

 Ora­ya, dünyada iken varlığını pazara koyup satan adam­lar girer. Varlıkla oraya giren yoktur.   Peygambere has olan makamı, peygamberin sünnetini tam tutan adamların yoludur. Yüzyirmidörtbin sahâbenin için­de o mertebede olan Sıddıktı.

Cibril, Sidretül Müntehâda niye durdu?

“Bu benim son durağım,  makamımdır, bundan ileri tecavüz edemem, bu benim hududumdur. Bu hududu geçtiğim vakitte varlıktan silinmen lazım gelir.   Allah Azze ve Celle’nin, cemâli­nin, celâlinin tecellisinin envarları beni yakar. İkinci defa icat olmaya sıra vermeyen yokluğa atar. Ben buradan bir adım bile atamam yâ Habib! Buradan ilerisi size aittir. ” demiş. O peygamber «Sen dur, orada sen var­lığını tut da dur» dedi. Kendi varlığını feda etmeyen kim­se, bir şeye yaramaz. Benim varlığım feda olsun onun yoluna. Ben yokluğu kabul ettim deyip tevhit deryasına oradan daldığı gibi, o masivanın sonudur, daldı bitti. Orada Muhammed arama.  O zaman Allah Azze ve Celle ona dedi ki, «Sen kimsin ey Habibim!»

«Sensin ya Rabbi! » Dedi. Bitti. Orada sen – ben ola­maz. İşte orada peygambere (S.A.V.) giydirdiği rütbe.

İnsan için kemal nedir?

Yokluğu kabul etmektir, varlıktan geçmektir.


[1] Kudsî Hadis: Acluni, Keşfül Hafa, C.2, S.132, H.2016

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet