Şeyh Nazım_Din dersleri 4

Posted on 27 Aralık 2010

0


EFENDİMİZ HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA

SALLALLAHU ALEYHÎ VE SELLEM

Efendimiz Hazretleri’nin hayatı hakkında kısa bilgiler edinmek her Müslüman için zarurîdir. Her ümmet kendi peygamberini tanımalıdır. Efendimiz hazretleri, Milâdi (20 Nisan 571) de, Arabî 12 Rebiyülevvel Pazartesi gecesi sabaha karşı tan yeri atarken doğmuştu. O gecede birçok harikuladelikler görülmüş, bunlardan olarak bin seneden beri hiç sönmeden yandırılan mecusilerin ateşgedesi birdenbire sönmüş, Acem şahı olan Kisranın sarayı sallanıp 14 burcu yıkılmıştı. Bunlar gibi daha nice acayipler o gecede zuhur edip herkes o gecedeki fevkalâdeliği hissetmişti.

Efendimiz hazretlerinin babası: «Hazreti ABDULLAH», an­nesi «Hazreti AMİNE» dedeleri de Kureyş kabilesinin ulusu «Hazreti Abdülmuttalib» idi.

Efendimizin babası 25 yaşında iken Şam’dan dönüşte Medine’ye gelmiş orada vefat etmişlerdi. Efendimiz ana karnında yetim kalıp babalarının vefatından iki ay sonra dünyaya doğmuşlardır.

Efendimizin valideleri de «ZÜHRE» kabilesinin reisi «Veheb» in kızıydı. Bu suretle Efendimiz gerek ana gerek baba cihetinden en asaletli kimselere mensup bulunuyordu.

Efendimiz 6 yaşında iken muhterem valideleri de vefat edip 8 yaşına kadar dedeleri «Abdülmuttalib» in himayesinde bulun­dular. Onunda vefatı üzerine amcaları Ebutalib‘in himayesine girdiler.

Efendimiz Hazretleri ilkin 25 yaşında iken Hazreti Hatice ile evlendi. Efendimizin çocuklarının -bir tanesi müstesna- hepsi de Hazreti Hatice’den olmuştur. Önce Kasım adındaki oğlu olmuştu. Bunun için efendimize Ebülkasım denildi. Sonra sıra ile Zeyneb, Rukiyye, Ümmügülsüm, Fatıma, Abdullah Tayyib, Tahir adların­da çocukları oldu. Daha sonra Hazreti Mariye‘den İbrahim isminde bir oğlu olmuştur. Efendimizin evlâdları –Hazreti Fatıma‘dan başka hepsi de kendisinden evvel ölmüşlerdir. Hazreti Fatıma, Efendimizden altı ay sonra hakkın rahmetine kavuşmuşlardır.

— EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLAKI —

 

Efendimiz hazretleri bir hadisi şeriflerinde «Rabbim beni edeplerin en güzeliyle edeplendirdi» diye buyurmuştur. Efendimizin mürebbisi Allah Teala olduğu zaman şüphesizdir ki ondaki edeb, ondaki ahlâkta en yüksek edeb ve en yüksek ahlâk olacaktır. Ta küçük yaşından itibaren onda olan ahlâkın büyüklüğü, edebinin yüksekliği kendisini gösteriyordu. Ona herkes Muhammedül Emin, doğru Muhammed diyordu. Dost, düşman, kendisini muhakkak takdir ederdi. Muhitiyle en güzel geçinir, daima sade yaşamayı sever, böbürlenmekten, büyüklenmekten katiyen hoşlanmazlardı. Elinden gelen yardımı geri bırakmaz, fakirlere yoksullara dullara yetimlere pek acır ve yardımlarda bulunurdu. Misafirlerini -istisnasız- hürmet gösterir, onları hoşnut ederdi.

Kabalıktan nefret eder; kaba hareket edenlere karşı dahi incelik ve nezaketten ayrılmazdı. Herkesle konuşur, her çağrılan yere gider, kimseyi incitmez, kimsenin sözünü kesmez, ayıbını yüzüne vurmazdı.

Çocukları okşar, kucağına alır, üzerini pisleseler de kaçınmazdı. ilk turfanda meyveleri çocuklara yedirmeyi severdi. Yolda gördüğü çocuklara selâm verir iltifat ederdi.

Meclislerde baş yeri aramaz nerede yer bulursa orada oturur herkese güler, umumî söz akışına katılırdı.

Hikmetli ve ciddî sözlere büyük bir ehemmiyet verirdi. Ko­nuştuğu zaman tesirli konuşur, Minberde hutbelerini, vaazlarını kısa ve tesirli yapar, dinleyenler gözyaşlarını zabtedemezlerdi. Boş ve zulümsüz bir kelâm konuşmaz her sözü muhakkak bir hikmet ve hakikat incisi olurdu. O konuştuğu zaman herkes susar, kulak kesilirdi.

Adalet ve hakkı her yerde tatbikten çekinmezdi. Zalimlere, haksızlara yumuşak davranmayı en büyük suç sayardı.

Cesareti pek yüksekti. En tehlikeli anlarda bile sarsılmaz bir irade içinde soğukkanlılığını muhafaza eder, telâş göstermezdi, şahıslarına ait hâdiselerden dolayı intikam almazdı. Affetmeyi, suç bağışlamayı meslek tutmuştu.

İnsanlara karşı müsamaha buyururlar, onları sıkmazlardı. farzlardan başka fazla ibadetlere düşkündü. Geceleri, kalkar Rabbinin divanına durur, uzun uzun namaz kılar, gözyaşları dökerdi. Allah’tan çok korkar ve «Allah’ı en iyi bilen de benim, Allah’ tan en çok korkanınız da benim» buyururdu. Daima Allah’ın kendisiyle beraber olduğunu unutmazdı. Düşünceyi, adaleti, yıllarca nafile ibadetten üstün tutardı.

Hülasa Efendimiz hazretleri yüksek ahlâk bakımından hiç kimsenin erişemeyeceği bir kemal zirvesiydi.

Efendimize tam 40 yaşında iken peygamberlik gelmiş ve in­sanları Allah’a davet etmeye memur edilmiştir.

Efendimize ilk Vahyi, Mekke’nin Hira dağında Cebrail – aleyhisselâm- getirmişti. Allah’ın kendisine ilk emri «Oku!» diye başlıyordu. Bu da bize İslâm dininde okumanın ne derecede ehemmiyetli olduğunu ispata yetişir.

Efendimiz üç sene kadar irşadlarını gizli yaptılar. Kendisine uyanlar çok az olmuştu. Geriye kalan herkes ise Onun düşmanı kesilmişti. Çünkü Efendimiz onların putlarının kıymetsizliğini ilân ediyor ve onları yalnız bir Allah’ın kulluğuna çağırıyordu. Üç se­neden sonra işi açığa vurmak emrini alınca alenî davete başladı. Bu ise öyle kolay olmuyordu. Efendimiz, bu arada türlü hakaretlere, ezalara da maruz kalıyor, lâkin tebliğden bir an geri kalmadan herkesi Hak dine davet ediyorlardı.

Efendimiz hazretleri ve Müslümanlar, Mekke’de pek çetin bir hayat geçiriyorlardı. Açlık ve ölüm tehlikeleri altında muzdarip bir hayat yaşıyorlardı. Fakat bütün düşmanlıklara rağmen Müslümanlık ilerliyor günden güne kuvveti artıyordu. Efendimiz, peygamberliğinin onüç yılını Mekke’de irşad ile geçirdikten sonra Medine’ye gitmek ve orada İslâm dinini yaymak için Allah’tan emir aldı. Bunun üzerine Efendimiz yanına Hazreti Ebubekir radiyallahü anhı alarak «Safer» ayında Mekke’den çıktılar. «Rebiülevvel» in onikinci pazartesi günü «Küba»ya vardılar. Bu varış Milâdın 622’inci senesi temmuzunun 17 sinde olmuştur. Bu tarih Hicrî senenin başlangıcı olup kamerî sene itibariyle hicretten bugüne kadar 1426 sene geçmiştir.

Küba, Medine’ye yakın bir yerdi. Efendimiz Küba’da Salı, Çarşamba, Perşembe günlerini geçirip Cuma günü oradan hareket edildi. Rânuna mahalline gelindiği sıra ilk Cuma namazı farz kılındı. Orada Efendimiz ilk Cuma namazını kıldırıp Medine’ye doğru hareket buyurdular. Medine halkı küçüğüyle büyüğüyle Efendimizi karşılamaya çıkmışlar, bayram neşeleri içinde çalkala­nıyorlardı. Efendimiz Medine’de Eba Eyyübül Ensari– radiyallahu anh hazretlerinin evine misafir oldular. Bu suretle Efendimiz on sene Medine’de kalıp bu esnada bütün dinî mes’eleler ve hükümler tamamlanmış ve nihayet Efendimiz Medine’de ahirete irtihal buyurmuşlardır.

Efendimiz hazretleri Medine’de iken büyük ve küçük muhare­beler yapmış; İslâm’ın istikbalini hazırlamıştır.

Efendimizin küçük muharebeleri 44-50 tanedir, bunlar küçük askerî kuvvetlerin katıldığı «Seriyye» lerdir. Büyük askeri kuvvetlerle yapılan muharebeler 27 kadardır. Bunlara   «Gazve» ta­bir  olunur.

Efendimizin muharebelerinde maddi kuvvetten ziyade manevi kuvvetler müessir olmuştur. Kur’anı Kerim’in ‘görünmez asker’ tabir buyurduğu manevi kuvvetler: Meleklerden ve insani şecaat, irade, sabır, gayret melekelerinden ibarettir. İman neşeleriyle gönülleri dolu olan ordulara daima bu görünmez askerin yardımı hazırdır, İslâm tarihinin birçok muharebeleri bu türlü takviyelerle zafere bağlanmıştır.

Efendimiz onuncu Hicret yılında 40.000 den fazla bir yekuna varan müminler ile hac ettiler. Bu Efendimizin son Haccı idi. Ora­daki meşhur hutbelerinde: «Benimle bir daha burada görüşemeyeceksiniz, sanırım!» buyurmakla âhiret âlemine göçeceklerini işaretlemişlerdi. Bu, Efendimizin Veda Haccı idi.

Hicretin onbirinci senesinde «Safer»in 28 inci Çarşamba gü­nü Efendimiz şiddetli bir baş ağrısına tutulmuştu. Bu hastalık (Humma) idi. 11 Rebiyülevvel Pazar günü hastalık iyiden iyiye şiddetlendi. Nihayet 12 Rebiyülevvel Pazartesi günü güneş zevalde iken Fahr-u Kainat Efendimiz Ebedî olan ahirete intikal buyurdu. “Rabbisine” kavuştu.

Efendimizin, şerif ve temiz naşını Hazreti Ali –radiyallahu anh teberrüken- yıkamaya başladı. Üşame ile Şikran su döküyor Abbas ile Kussem mübarek na’şı bir taraftan bir tarafa çeviriyordu. Fadl da örtüyü tutuyordu. Yıkanma bitti. Kefene sarıldı. Efendimizin vasiyetleri mucibince bir müddet tenha bırakıldı. Sonra: önce Ehl-i Beyt, diğer Ashab- erkekler, kadınlar, çocuklar, köleler, takım takım gelip tek başlarına cenaze namazını kıldılar. Tabiatıyla zaman uzamıştı. Mübarek na’ş ancak çarşamba gecesi seher zamanı yani 15 Rebiyülevvel Perşembe sabahı kabre konuldu.

Efendimiz artık dünyadan gitmişti. Ancak ümmetine,     bütün beşeriyete son bir hakikat hatırası ve saadet yadigârı  olarak İslamiyeti bırakmıştı. Kur’an ile sünnete dayanan Müslümanlık ebedi saadete ulaşmak isteyenlere en güzel ve şaşmaz bir rehberdir.

Allah Teâlâ hazretleri cümlemizi Efendimizin şefaatine mazhar kılıp onun izinden bizi ayırmasın. Amin!..

 

— SEVGİLİ PEYGAMBERSİZİN MÜBAREK VASIFLARI —

ŞEMAİLİ ŞERİF

Efendimiz hazretlerinin cismanî ve ruhanî yaradılışındaki güzelliklere şemaili şerif tabir olunur. Biz efendimizin bu mübarek vasıflarım -teberrüken ve kısaca- buraya dercediyoruz.

(Fahr-i âlem, Resûl-i muhterem «Muhammed MustafaSallallahü Teâlâ aleyhi vessellem-» hazretleri hilkatçe kâinatta bir eşi ve benzeri olmayan bir güzellik ve kemâlin sahibi idi.

Doğduğu zaman, Efendimizin vücudu temiz- sünnetli, göbeği kesilmiş bir halde bulunuyordu. Parlak istikbalinin bütün nurları yüzünde parlıyordu. Büyüdükçe güzelliği artıyor ve «Cihanın bir tanesi!» manzarasını alıyordu.

Uzuna yakın orta boylu, endamlı, her azası düzgün ve kuvvetli, karnı ile göğsü beraberdi. İri kemikli, gövdeli, güçlü, ne zayıf ne de şişman, ikisi ortası mütenasip bir dolgunluk içinde, sıkı etli idi.

Mübarek vücudu gayet güzel, teni ipekten yumuşaktı, Rengi: ne kireç gibi ak, ne de siyah… Belki gün gibi kırmızıya mail be­yaz, berrak, nuranî idi. omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, elleri kalınca ve parmaklan uzuncaydı. Tırnakları sedef gibiydi. Alnı, göğsü, iki omuzlarının arası, avuçları geniş, boynu uzunca ve mevzun, gümüş kadar saftı. Vücuduyla uygun büyük başlı, hilâl kaşlı, çekmek burunlu, az değirmi çehreliydi.

Kirpikleri uzun, gözleri pek güzel, büyücek ve karaydı. Göz­lerinin akında biraz kırmızılık vardı. Bakışlarında derin bir tesir ve hakimiyet gizliydi, iki kaşının arası açık fakat birbirine yakındı.  Yüzünde sanki güneşler akıyor; gülerken mübarek ağzından ışık­lar çağlıyor; inci gibi dişlerinden letafet şimşekleri çakıyordu. Tebessümlerinin duvarlarda akisleri incileşiyordu. Mübarek sesi tonlu ve ifadeliydi. Sözleri yıldızlar gibi ulvî, parıltılı ve pek manalıydı. Saçları ne pek kıvırcık, ne de çok düzdü, hafif dalgalı bulunurdu. Saçlarını uzattığı zamanlar kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sık ve ahenkliydi, tutamdan fazlasını daima alırlardı; traş oldukları veya kendi makaslarıyla sakalını kestikleri vakit kılları yere düşmez, etrafındakiler tarafından kapışılırdı. Dünyadan irtihallerinde saçı ve sakalı henüz ağarmaya başlamıştı. Başında pek az, sakalında ise yirmi kadar beyaz kıl vardı.

Mübarek cismi pek hoş ve kokuluydu. Teni ve teri en güzel kokulardan âlâ idi. Birisiyle musafaha etse veya bir çocuğun başını okşasa tatlı kokusu siner ve uzun müddet devam ederdi.

Yürürken: acele etmeden, sağa ve sola dönmeden, doğru ve kararlı hareket ederdi. Kolay yürür fakat süratli giderdi. Tabii yürüyüşlerinde bile yanındakiler- çabuk yürüdükleri halde- ona erişemezler ve geri kalırlardı.

Hülâsa, Fahr-u Kâinat Efendimiz her veçhile bütün yaratılmışların en güzeli ve en mükemmeli idi.[1]

Receb’in ilk Gecesi; Bu gecede İslâm âleminde pek mübarek bir gecedir. Allah Tealâ’nın kullarına rahmet kapılarını açıp dileklerini verdiği pek büyük bir gecedir. Bu gecede dualar kabul olunur.

Regaib Gecesi: Recebin ilk cuma gecesi İslâm âleminde Regaib gecesi (yani namaz kandili) diye anılır. Bu gece de pek kudsî bir gece olup Fahr-u Kâinat efendimizin zerresi ana rahmine bu gecede teslim edilmiştir. Bu gecede açtığı rahmetler ile Allah Teâlâ mümin kullarına nihayetsiz lütuflarda bulunmaktadır.

Mîraç Gecesi: Recebin 27 inci gecesi olup bu gecede Efendi­miz mucize olarak tabiat üstü kanunlar içinde Mekke’den Kudüs’e kadar gitmiş, oradan semalara, ilâhi âlemlere ve tecellilere yükselmişti. O gecede Allah Teâlâ Efendimize yedi gökleri, arş ile kürsî yi, Cennet ve Cehennemi oldukları gibi göstermiş ve yine bu ge­cede Efendimiz, Allah Tealâ’nın Cemâlini seyredip kendisiyle söyleşmişti. Beş vakit namaz kılmalarını da Allah kullarına bu gecede farz kılmıştır.

Berat gecesi: Şaban ayının 15 inci gecesine tesadüf eden pek kudsî bir gecedir. Bu gecede gelecek senenin berat akşamına ka­dar bütün dünyada her ne olacaksa ayrılıp yazılır;

  •   Ölecek kimse­lerin isimleri üzerine yazılı divan Azrail’e,
  •   Olacak harplerin zelzelelerin ve sair şiddetli hâdiselerin divanı Cebrail’e,
  •   Yağmurların bi­tecek ekinlerin ve buna mümasil hizmetlerin divanı da Mikail’e teslim olunur.
  •  Bu gecede müminlere cennetlik kâfirlere de cehennemlik beratları verilir.

Bu gece Efendimize ümmetleri hakkında şefaat etmesine izin verilen pek mübarek bir gece olup güneş doğduktan ta sabaha kadar rahmeti ilâhiye açıktır. Bu gece edilen duaların yapılan nizamların kabul olup Allah’ın mağfiret denizlerinin coştuğu pek kudsi bir gecedir.

Bu gece Allah’ın açmış olduğu rahmetler umumidir, yalnız dört sınıf halk bu rahmetlerden mahrum kalacaklardır;

  1. Sihir yapanlar,
  2. Zina yapanlar,
  3. İçkiden tövbe etmeyenler,
  4. Bir mümin kardeşine düşman­lık yapanlardır.

Kadir Gecesi: Senenin en mübarek sayılan gecesidir. Bu gecede yapılan ibadet içerisinde Kadir gecesi olmayan bin aydan daha hayırlıdır. Lâkin bu geceyi Allah Tealâ hangi gecede olduğunu gizlemiştir. Bundaki hikmette her geceye hürmet edilip her gecede kulluk vazifelerinden kullar geri kalmamak içindir. Ekseri­ya Kadir gecesi Ramazanın son on gecelerinde ve bilhassa 27inci geceye tesadüf ettiği görüldüğünden o gece Kadir gecesi diye iti­bar olunmuştur. Bu gecenin kudsiyeti pek ziyade büyüktür. Çünkü Allah Tealâ bütün âlemlere hidayet meşalesi olarak Kur’an-ı azimüşşanı bu mübarek gecede ilk olarak indirmiştir. Bu gecede de di­lekler kabul olunur, gökyüzünden bölük bölük Melâike-i kiram yeryüzüne inip müminleri ziyaret eder onlara selam verirler.

Bu mübarek gün ve geceleri bilip onlara hürmet ve riayet göstermek hiç şüphesiz Allah’ın rızasını kazanmaya vesiledir.

Cenab-ı Hak bizi dinini, imanını her şeyden yüksek tutan, mukaddesatına hürmet edip ve ettiren, millet ve Vatanına yararlı olan kullarından eylesin. Amin.

—EFENDİMİZİN BÜYÜK BİR SÖZÜ—

KUVVETLİ BİR MÜMİN ZAYIF BİR MÜMİNDEN HAYIRLIDIR

Efendimiz hazretleri bu mübarek kelâmı ile bizi en yüksek bir hakikate irşad buyurmaktadır. O hakikat ise; Kuvvet kimde olursa Galibiyetin de onda olacağıdır. Bu hakikat asırlar boyunca böyle devam etmiş ve edecektir. Hiç bir zaman bir zayıfın bir kuvvetliye galip olduğu ne görülmüş ve ne de işitilmiştir.

Efendimiz bize kuvvetli olmamızı tavsiye buyuruyor; Çünkü gerek ferdlerin gerekse cemaatlerin varlıklarını devam ettirebilmeleri ancak kuvvetli bulunmalarıyla mümkün olabilir. Kuvvetli olmak da biri maddi bakımdan diğeri de manevi bakımdan olmak üzere ikidir. Daima kuvvetli olabilmek için, gerek maddî gerekse manevi cihetlerden gelen kuvveti devam ettirip o kuvveti meneden sebepleri ortadan yok etmek en mühim vazife olarak ferdlere ve topluluğa tereddüp etmektedir.

Ferdlerin kuvveti; maddî cihetten vücutların sıhhatli ve gürbüz olmaları, manevi cihetinden de iman kuvvetiyle mücehhez bulunmalarıyladır. Vücutların kuvvetini temin için iyi ve kuvvetli gıdalarla beslenmek, iyi giyinmek, iyi uyumak, iyi ve sıhhî yer­lerde yaşamak ve vücudu takati nispetinde daima işlek bulundur­mak gibi çok önemli şartlara riayet etmek lâzımdır.

Buna mukabil toplanan kuvveti eksilten, tüketen her türlü kötü kullanışlardan sakınmak, vücudu yıpratan, gelecek nesilleri zayıflatan her şeyden de uzak olmak -yani- kuvveti muhafaza edebilmek kuvveti toplamaktan da daha mühim olan bir vazifedir.

Bunun içindir ki ferdler ve toplulukları – çocukları, gençleri ve ihtiyarlarıyla birlikte – daima murakabe altında bulundurmak en mühim dini bir vazifedir. Kendi zevkleri pahasına istikbalin nesillerini çürütmek temayülünde olan gayri tabii yaradılışlara tırpan atıp kendinden ziyade istikbalin ağır yükünü omuzlarına koyacağı nesilleri yetiştiren bir olgunluğa erişmek en büyük dini ve millî davamız olmalıdır.

Bunun için içki içilmemeli, tütün ve emsali zehirler kullanılmamalıdır. Bilhassa gençlik kudretini şuraya buraya boşalttıran zinanın sebeplerini tüketip kökünü kurutmak, istikbalin sağlam ve asil nesillerini yetiştirebilmenin ilk şartıdır. O zamandır ki «Türk Gibi Kuvvetli» sözünü bütün cihana darbı mesel yaptıran nesillerin inkirazı önlenmiş olacaktır.

Bu maddî kuvveti manevî kuvvetle donatabildiğimiz günler cihan titretiyor, devirler kapatıp devirler açıyorduk. Manevi olan kuvvet membalarımızı kurutmakla ancak bizi mağlûp edebileceklerini bilen düşmanların hilelerine karşı uyanık bulunmalıyız.

Dine sarılıp hep birlikte maddi ve manevi kuvvetlenme yarışına girişmek zamanındayız. En küçük ihmal bize çok pahalıya mal olmaktadır. Her halde tarih yaptıklarımıza şahadet edecektir, herkes mesuliyetini idrak ederek seferber olmalıdır, her hususta Tevfik Allah’tandır. 

4 Ramazan 1377

Birinci baskı: Nisan, 1958 (Ramazan 1377) İkinci baskı: Ağustos, 2010 (Ramazan 1426)


[1] Efendimize ait olan bu bahis kamilen A. Şerif Güzelyazıcı’nın Din Dersleri adlı kitabından hülâsa edilmiştir.

Reklamlar
Posted in: sohbet