Sohbetül hakkani_43

Posted on 27 Aralık 2010

0


Sohbet 43

Bismillâhirrahmanirrahîm, Lâhavlevelâkuvveteillâbillahilaliyyülazîm

“Tarîkatun essohba ve hayru fîccemia”

Şâh-ı Nakşibendi Hazretleri;“Bizim yolumuz sohbet yoludur” diyor.

Kısa bir hasb-i hâl olsun, vakit yoktur. Kısa da olsa isteyelim, evliyâların hazînelerinde bizim için sakladıkları cevherlerden isteyelim. Biz cevherlere muhtâcız. Bir de nefsanî hastalıklar var. Onlar için de derman taleb ederiz, bize derman versinler. Hak olan bir mecliste, ehli hakîkatın sohbetinde bir kimse hâzır olsa, onlar o kimseleri meclisten boş kaldırmazlar. Bilsin bilmesin, sevsin veyâ sevmesin o meclise inen rahmetten o kimselere mânevi bir fayda hâsıl olur. Kendilerine bir kuvvet verilir, takviye kuvvet gelir.

“İki davar sağacak kadar zaman olsa da sohbet ediniz”

 Sohbet, yalnız başına bir kimsenin kazanamayacağını onlara kazandırır.

 ― İki davarı sağacak kadar olan zaman nedir?

 Beş dakika. Bu mânevi olan bir sofradır. O sofradan yiyebilen kimseye aşk olsun. Yedikten sonra hazmeden kimseye de aşk olsun. Çünkü bazısı yer ama hazmetmez, dışarıya atar. Yiyip sonra hazmedip sonra da sindiren kimseye de aşk olsun. “Bu herkesin yutacağı lokma değildir” diyor Yunus Emre. Lokma, er kişilere göredir. Herkes onu yutamaz, nefsi kabul etmez. Bazı vücut kabul etmez, istifrağ eder.

 Herkesin nefsi hak olan sözü kabul etmez. Kabul etmediğinden Ebû Cehil; Ebû Cehil olarak gitti. Ebû Leheb; Ebû Leheb olarak gitti. Sâir müşrikler yine öyle gitti. Nefsi kabul etmedi. Hak sözü nefsi kabul etmedi. İnsanın nefsi mütekebbirdir,

  •  Ululanmak ister,
  •  Büyüklük peşindedir,
  •  Baş olmak sevdasındadır,
  •  Reis olmak sevdasındadır,
  •  En baş olmak sevdasındadır,

Onun için Firavun, “ben sizin en büyük tanrınızım” diye çağırdı. Firavunu öyle çağırttıran ne ise, sende de var, bende de var, onda da var. Nefis fırsatı bulduğu anda başını kaldırıyor ve enâniyet davası güdüyor. Ben benim, benden büyük yoktur diyor. Bütün peygamberlere karşı gelenler, nefislerine mahkûm olan insanlardır. Çünkü peygamberler kulluğa davet ettiler. Onlar ise kulluğu kabul etmez. O ululanmak isteyen kimse der ki,

“Ne demek ? Biz kul muyuz ? Biz başız. Biz büyüğüz. Büyük olan kimseye küçüklük olmaz.”

  •  Ubudiyette tezâhür vardır,
  •  Boynunu eğmek var,
  •  Secdeye kapanmak var,
  •  El pençe dîvan durmak var,
  •  Edeb üzerine tehiyatta durmak var,

Bunu kabul eder mi? Büyüklük dava eden nefis onu reddetti. Bu yüzden Ebû Cehil, Ebû Cehil olarak nefsiyle kahrolup gitti. Ebû Leheb,  Ebû Leheb olarak nefsiyle kahrolup gitti. Ne kadar Peygamber Efendimize kafa tutan müşrikler varsa, kendi nefisleri ile kahrolup gittiler, olamaz, biz kul olamayız, biz köle olamayız, biz büyüğüz diyerek ubûdiyeti kabul etmediler.

İşte asırlar boyunca bu devam etti. Bu asra gelinceye kadar gelen cümle insanlar, yâni kim peygamberine karşı geldi ise, büyüklük davası güttükleri için karşı geldiler, büyüklendiler, ibâdetten kaçtılar, ubudiyetten, kulluktan kaçtılar. Bugün 20. asrın insanı umumiyetle kulluktan kaçıyor. Çünkü 20. asrın insanında da büyüklük vardır. Kuruluyorlar, biz büyüğüz diyorlar. Ama neye dayanıp büyüklük iddia ediyorlar? Zamanın gidişatı onları edepsiz yapmış. Terbiyesiz yapmış. Büyüklük dava eden kimse edebin dışına çıkmıştır, edebsiz olmuştur. 20. Asrın insanında bu edepsizlik umumidir.

“Biz büyüğüz, bizim namaz kılmaya secde etmeye ihtiyacımız yoktur. Gereği yok, namaz niye kılacağız, biz iyiyiz, namazı günahı olanlar kılsın, iyi olmayanlar kılsın!” Diyorlar, onların öyle felsefesi var. Namaza gelmemelerinin sebebi nefsâni gururlarından dolayıdır. Tenezzül edemiyor, bir türlü kulluk seviyesine inemiyor, yukarıda dolaşıyor. Ama dolaşa dolaşa birgün benzinin bitecek. Ne yapacaksın? İnmezsin ama benzinin bitince pata küte aşağıya düşersin, kimse seni tutamaz. Benzini bitmeyecek adam yok. Mühim olan nokta bu. Dolaş dolaşabildiğin kadar sonra seni teneşir tahtasına düzeyine yatıracaklar. Ayakta durmayı bırak, oturamayacaksında. Öyle düzeltecekler seni. Dümdüz. 

“Ay sen, ne büyüktün sen, hey mübârek. Ne kadar büyüklük sattıydın sen.Hiç aşağıya inmediydin, dâima yukarıda dolaşırdın, inmezdin aşağıya. Ne güzel indin, şimdi ne haber? Başını kaldırsana be! Kalk otur! Ayakta dur! Yatmak yakışır mı? Bu kadar büyüklüğüne yakışır mı?”

Benzini bitecek. Benzini bitmeyecek adam yok. Cenâb-ı Allah indirecek.  Kudret ve azâmet sahibi Allah, nice firavunları aşağıya indirdi. “Ben sizin en büyük tanrınızım” diye çağıran o firavunu indirdi de kendisini boğdu,

“İn aşağı bakalım, çünkü sen ben tanrıyım diye dava ederdin, in bakalım aşağıya, yetişir yukarıda edebsizlik yaptığın. Sana fırsat verdim, sen edebsizlikte devam ettin, kulluk edebini takınmadın, in aşağıya bakalım, ey habis!” Dedi ve boğdu! Onun ruhu kabzolunup melâike birinci göğe çıkardığında oradaki memur olan melâike sorar;

“Kimdir? Kiminle geldin? ”

“Falan kimse ile geldim.”

“O habis kimsenin ruhu ile mi geldin?”

Deyip aşağıya atarlar. Haddini bilmeyen kimsenin âkibeti öyle olacak; indirilecek, tekmelenecek ve atılacaktır.

Büyüklük yalnız Allah’ın şânıdır. Baş olmak yalnız O’na mahsustur. Biz hepimiz yalnızca kuluz. Kulluk yaptığın derecede O’na yaklaşırsın, kulluktan kaçtığın derecede rahmetten dışarı çıkarsın. Kulluktan kaçan rahmetten kaçıp zahmete düşen adamdır. Kulluk yapmamasının cezâsını kendisi çekiyor zaten. Kulluktan kaçan rahmetten kaçan insandır, rahmetten kaçan insanın gideceği yer zahmettir, o kimse zahmet deryâsına düşecektir.

  • Kulluk yap ki, Allah’a yakın olasın,
  •  Kulluk yap ki, Peygambere yakın olasın,
  • Kulluk yap ki, Allah’ın has kulları evliyâsına yakın olasın,

 Onlara yakın olan bir kişi selâmettir. Sen bilirsin. Keyfine kalmış. Zahmete düştüğünde bil ki, rahmetten uzaklaştın. Rahmeti aramaya dön! Tekrar rahmete gel. Bu kısa bir sohbettir, lâkin gereken bir sohbettir. Belki sadece bu cemaata mahsus değil, dünya üzerinde yaşayan insan nesline yâni hepsine gerekir. Çünkü umumi büyüklük hastalığı var. 20. asrın insanı mağrurdur, mağrurlaşmıştır.

―Ne ile mağrurlaşmıştır?

 Cenâb-ı Allah’ın musahhar kıldığı bir kuvvetin tasarruf ettiklerinden dolayı gururludur, onun için büyüklenir.

  • Arabaya biner, büyüklenir.
  •  Tayyâreye biner, büyüklenir.
  •  Vapura biner, büyüklenir.
  •  Yolda yürür, büyüklenir.

Hâsılı kelâm her hareketinde bir büyüklük satmak hevesindedir, çalım ile yürür. (Allah onlardan râzı olsun) Bir sahâbe savaş meydanında birçok düşmanı kırdı. Efendimize gelip bir seyf, kılıç istedi, Efendimiz ona kılıcı verdi. Sahâbe o kılıçla harp meydanına yürüdü, pehlivanlar peşrev yaptıklarında salınarak heybetlendiği gibi o sahabe de salınarak meydana girdi. Peygamber-i zîşan ona baktı ve sahâbilerine buyurdu ki;

 “Cenâb-ı Hak böyle gururlanarak, salınarak bu mevkîden bu makamdan başka yerde yürünmesini sevmez”

Düşmana karşı heybetlenerek yürünmesini seviyor. Bu makamın gayrisinde büyüklenilmesini sevmiyor. İster kadın olsun ister erkek olsun öyle yürürler, dikkat edin. Bizde eski tâbir ile,

Tek atlıya selâm vermez.

 Çift atlı olursa belki selam verir, tek atlıya selam verilir mi? Böyle olmuş bu insancıklar, insancık bunlar. Ya cebinde beş on kuruş var, ya omzunda rütbe taşır veyâ şu bakanıdır veyâ yiyiciler bakanıdır. Şimdi yiyiciler bakanına ne derler? Belediye mi? Kimi çöpçüler bakanıdır, işkembeden uydurma rütbelerden yürürken öyle bir salınır o herif.

“Yâhu o kadar sallanma, düşersin, düşeceksin, elime düşeceksin, elime geçeceksin” Diyor imam.

 Hâsılı kelâm, bugünün şartları bu insancıkları kendilerini dev aynasında gösteriyor. Şimdi büyük dev aynası var, oraya bakan, bu kadar büyükmüşüm de haberim yok diye şaşırıyor. O aynaya bakıp kendisi büyük zannediyor. Şişirme balon gibi iğneyi batırdın mı BOM! Ne büyüklüğü kalır ne de bilmemnesi kalır. Bu, umumî insanlarda olan hastalıktır. Ufaksın, çok ufağız, hiçbirşey ile mağrur olmaya hakkımız yok. İnsan için ubûdiyet güzeldir. Kulluk insan için güzeldir, insana kulluk yakışır ama büyüklük yakışmaz. Çünkü küçüğe büyüklük yakışmaz. Küçüksün sen, nasıl büyüğüm diye iddia edersin? Küçüğe kulluk yakışır ama büyüklük yakışmaz. Bu insanlar şimdi akılsızdır. Akılsız değil, akıllıdır ama; bir kimse büyük bir kimse için; çok zekîdir ama akılsızdır demişti.

―Ne için?

Çünkü kendisini çok beğendiği için. “Çok zekîdir ama akılsızdır.” dedi. Ben de evet diyerek tasdîk ettim. Çoğu çok zekîdir ama akılsızdır. Çünkü zekâsını kullanmadığı vakit o kimse akılsız gibi kalıyor. Kendi hâline bak, büyüklük sana yakışıyor mu? Büyüklük sana yakıştı mı?

“Selim senin esvâbları Mustafacığa giydirsek nasıl olur? Mustafa içinde kaybolur.”

 Babasının esvâbını bir yaşındaki çocuğa giydirsen, acayip olur, çocuk içinde kaybolur, yakışmaz. Eh bu insancıklara yıldızlık veyâhut filan bakanlık, filan başbakanlık diye büyüklük giydikleri vakitte içinde kayboluyorlar, yakışmıyor. Büyüklük yakışmıyor ama kulluk yakışıyor.

  • Kulluk insanı parıldatıyor, parlatıyor.
  • Yüzünde de nur oluyor.
  • Kalbinde de ferahlık oluyor.
  • Kendisi de hafif oluyor.

Çünkü büyüklendiğinde yük çekiyor, büyüklüğümü devam ettireceğim diyerek topal gibi yürüyor.

― Niye?

Çünkü epey yük altında olan o kişi yoruluyor, canı çıksa da bırakmıyor. Ama canı çıkınca serilip kalıyor. İnsancıklar büyüklük sata sata o büyüklüğün belâsı ile insan insanı yiyor. İnsancıklar insancıkları yemektedir şimdi. İnsancık makamından çık ve insanlık makamına yüksel. Yüksel ki, Allah sana kerâmet giydirsin, kıymet kazanasın. Senin eğreti büyüklüğün sana kıymet kazandırmaz, bilakis, seni pek acayip yapar, gülünç olursun. Kulluk senin itibarını arttırır, büyüklük senin kadri kıymetini sıfırlar, sıfıra indirir.

Bu mesele bu kadar. Dediğimiz gibi bütün insanoğluna yetişen bir sohbettir bu. Kısa dedik ama yine miâdı doldurdu, vaktini biliyor onlar. Kısa dedik ortalama gitti, bu kadar ile iktifâ edelim. Sen az sözden anla, aradaki hikmetleri dedik ya. Hikmet versin bize, imânımıza takviye verilsin, istediğimiz o. Ondan sonra mânevi hastalıklarımıza ilaç dedik. Bak ne güzel ilaç geldi şimdi. Herkes kendini birşey yapmak ister, o mânevi hastalıktır. Ben filanım filâneyim diyerekten kendine bir kıymet takdîr eder. Sen takdir etme, bırak seni başkaları takdîr etsin. Senin kendi kendine kıymet vermenin bir itibarı yok. Başkaları sana bir kıymet veriyor mu? Yok, vermiyor.

“Oo, bizden iyisi yok, bizden kuvvetlisi yok, bizden bilmemnelisi yok.”

 Bir sor bakalım, sana ne derler, kaç paraya alırlar seni. Ne parası? Lira! Liranın kıymeti kalmadı, paranın hele hiç kalmadı. Eskiden beş paranın da itibarı vardı, onunla birşey alırdın, şimdi liraların kıymeti kalmadı. Sor bakalım kıymetimiz nedir, kaç para veriyorlar sana. Kıymetimiz sıfırlanmıştır.

― Neden?

Çünkü büyüklük satmada bizden ilerisi yok. Asıl olan hak yanındaki kıymetindir ki; Mahşer gününde karşısına çıktığında bakacaksın ve ne kadar olduğunu tartıda göreceksin. Nefsini sıfırla ki, adam sınıfına giresin. Nefsini sıfırlamadığın vakitte senin bir kıymetin yok. Nefis ise, kulluk yapmadığın vakit sıfırlanmaz ve kulluk yapmayan kimsenin nefsi ayaktadır. Allah’a kul olmayanın kıymeti yoktur. O kıymeti ara.

Yâ Rabbi, Senin yanında Senin kulluğunda bizleri dâim eyle, hidâyet buyur yâ Rabbi. Bu mübârek gün ve gecelerin hürmetine hidâyet buyur. İşte böyle dua etmek haddini bilmektir. Bu sözün hülâsâsı haddini bilmektir ve edeb dâiresinde durmaktır. Allah kulundan bunu istiyor. Kulluk edebini gözet, yâ Rabbi ben kulum de, büyüklüğü bırak, Allah senin kadri kıymetini ziyâde kılar.

Peygamber Efendimizin güzel yolunda yürümeyi güzel ahlâkıyla ahlâklanmayı, ahlâk-ı seniyyesi ile ahlâklanmayı evlâdımıza, ihvânımıza, ahbâbımıza nasîb eyle Yâ Rabbi, ümmeti Muhammedin kullarına sahip gönder yâ Rabbi.

  • Hayırlılarımızı başa geçirt Yâ Rabbi.
  •  Hayırsızları uzak eyle yâ Rabbi.
  • Zararlı kimseleri uzak eyle yâ Rabbi,
  •  Faydalı olanları bize tâyin eyle yâ Rabbi.

 Bi hürmetil Habib hürmetil Fâtiha[1]

Hikâyeler

Esâtiz-i Kiramdan Hâce Nakşibend Hazretleri merkebine binmiş bir yere gidiyordu. Onun yoldan geçtiğini gören bir mürid hürmeten ayağa kalkıp tâzim etti. Hâce Hazretleri:

“Sen benim için ayağa kalkıyorsun ama, bu durumda benim de merkepten aşağı inmem lâzım. Halbuki benim şu anda merkepten inmeğe kudretim yetmez,” Buyurdu.

Hâcenin bu sözlerine derviş içerleyerek yakışmayacak sözler sarf etti. Hâce Hazretleri hiç aldırış bile etmeyerek yoluna devam etti. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra o dervişin fenâ şekilde hasta olduğu, mahv olup gideceği haberi müridler arasında yayıldı. Hatta bu hadiseyi Hâce Hazretleri bile duymuştu. Fakat hiç nasıldır gibilerden sormuyordu bile… Yine birgün bir yolculuğunda o dervişin evinin önünden geçiyordu. Hazreti Üstâzın geldiğini gören bir kişi hasta olan dervişin evinden dışarı çıkıp tâzim gösterdi. Hâce Hazretleri hastanın durumunu sorunca adam:

“Efendim hâli çok fenâ, teşrifinizi bekliyor. Hatasını anladı ve affınızı istirham ediyor,” dedi.

 Hâce Hazretleri hiç küskünlük göstermezdi. Hemen eve girip nasılsın diye sordu. Derviş:

“Efendim büyük terbiyesizlik yaptım, edepsizlik ederek sizin kalbinizi kırdım. Ne olur beni af buyurun,” Diye yalvarmaya başlayınca Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend:

“Korkma! Allah şifâ ihsan edecek. O zaman kırılan kalbimiz şimdi tertemiz,”

 Buyurarak dervişi teselli etti. Daha sonra şu kıymetli incilerini dile getirdi: 

“İyi bilesiniz ki, üstazların kılıcı her zaman yalındır, kılıfında değildir. Halk bilerek veyâ bilmeyerek kendisi o kılıca vurur, yoksa mürşitler hiç kimseye kılıç vurmazlar.”


[1] 4 Ağustos 2006 tarihinde verilenm sohbettir.

Reklamlar
Etiketlendi:
Posted in: sohbet